Tarafsız Habercilik

Bir yazar iki kitap

FERYAL ŞENER

Onur Bütün, peş peşe iki kitapla okuyucularıyla buluştu: “Marx’ın İşçi Anketi” ve ‘Gülümsemeler.’ Biri araştırma/inceleme diğeriyse kısa öykülerinizden oluşan ilk edebiyat metni. Biz de Onur Bütün ile iki kitabını ve yazım süreçlerini konuştuk.

»Son bir ay içinde peş peşe iki kitabınız yayınlandı. Birbirinden farklı alanlarda metin üreten bir yazar olarak sizi; maden işçilerinin örgütlenmesi ve tarihi, işgal/özyönetim ve arkeoloji metinlerinizle tanımıştık. Şimdiyse “Marx’ın İşçi Anketi” ve ‘Gülümsemeler’ isimli iki kitabınızla tanışıyoruz. Kitaplarınızın yazım sürecinden söz ederek başlayalım mı?

Ağırlıkla sosyal bilimler, felsefe ve politika üzerine çalıştım. ‘Gülümsemeler’ ilk edebiyat metnim ve acemiliğimin sözü… ‘Gülümsemeler’ için acemiliğimi anlatan kelimeler ağzımdan döküldüğünde arkadaşlarım genellikle uyarıyor, “öyle deme!” diyorlar. Bense edebiyat metinlerini üretmenin meşakkatli bir süreç olduğunu ve öncelikle nitelikli bir okur olmanın kendim için en önemli sorunsal olduğunu düşünüyorum. Yöntemli öğrenmeyi, okumayı ve yazmayı seviyorum. Zamanımın çok önemli bir kısmını okumak üzerine gerçekleşen ritüellere ayırıyorum. Sosyal bilimlerde yöntem üzerine çalışmak, edebiyata geçişte mekanik bir zorluk olarak karşıma çıksa da son üç yılda neredeyse her gün bir öykü kitabını çalışarak okudum. O nedenle öykülerim, acemi ve çekingen bir yazarın kalemidir.

“Marx’ın İşçi Anketi” ise üç yıl önce Soma’da maden işçileriyle anket çalışması yaparken dostum Nadir Sevinç’in bana fark ettirdiği bir metindir. Unutulmuş, üzerine düşünülmemiş bir Marx metnini de çalışmak ve yazmak benim gibi bir kadına kaldı. Allahtan Marksistim… (Gülüşmeler!) İki yayınevim de yakın zamanlarda iki dosyamı kabul ettiler ve titiz bir çalışmayla bastılar.

» Kısa öykülerinizi kitapta üç bölümde toplamışsınız. Gülümsemeler, Yeldeğirmeni Öyküleri ve Tedirginlikler. Kitap hoş bir açılışla başlıyor ve kadınlar; güçlü, cesaretli, yalnız, hüzünlü, neşeli, kâğıt toplayıcısı, akademisyen, sevgili, anne olarak erkek egemen aklı sorgularken karşımıza çıkıyorlar. Bu yüzyılda kadın olarak yazmak sizin için ne anlam ifade ediyor?

Aslında birden fazla anlamı içeriyor. Öncelikle kadınım ve bu kimliğimle yazıyorum. Bu ifadeyi kullanmam bile erkeklere oranla dezavantajlı olduğumuzun bir göstergesidir. Bizim görünür olma mücadelemiz hayatın her alanında sürüyor. Yayınevi emekçileri içinde çevirmen, editör vb gibi pek çok kadın görürsünüz ama genel yayın yönetmeni kadın sayısı dikkat çekici biçimde azdır. Özgürleşen, politikleşen kadınların yaşadıkları, düşündükleri ve hissettikleri öykülerimin de temalarını oluşturuyor. Ayrıca yazı yazmak, aynı çağı yaşadığım ve tanımadığım insanlarla bağ kurma şansı veriyor. Bir anlam dizisini, akıl yürütme zincirini oluştururken okumayı ve yazmayı kullanmak, konuşmanın da etkisini artırıyor. Eğer çalışma nesneniz (yazmak) üzerinde düşünürken yöntem sorununuz yoksa ve disiplinler arası okumayı önemsiyorsanız, ürettiğiniz metinler de birbirini destekleyen yol arkadaşları haline gelebiliyor. Öykülerim de bu bağlamın birer tedirgin, neşeli ve umutlu yolcusudur.

»Bir yazar olarak ‘okumak üzerine’ yaptığınız vurgulara dergi ve gazetelerde yazdığınız yazılarda da rastlıyoruz. Biraz da bu konu üzerine konuşmak ister misiniz?

Benim için nitelikli okur her zaman ayrıcalıklıdır. Levi Strauss, Brezilya Kızılderilileri arasındayken, onu yazarken izleyen ev sahibi, kâğıdını kalemini alıp harflere benzeyen bir şeyler çiziktirip, bunları Strauss’un ‘okumasını’ ister. Brezilya Kızılderilisi için, O’nun harfleri kadar anlamlıdır çiziktirdikleri. Okumak ve yazmak, okur ve yazar bu bağlamda eşitlikçidir. Türkiye’de ‘okur araştırmaları’ yalnızca kitap satış oranları üzerinden değerlendirilerek yapılıyor. Yazarların önemli kısmı da okumuyor. Düzenli okuyanlarınsa yazacakları tema/konu üzerine çalışırken olanakları çok kısıtlı. Nitelikli kitaba ulaşmanın tek yolu nitelikli okurun varlığıdır. Eleştirinin durumuysa yok olmaya yüz tutmuş bir canlı varlığın yalnızlığına benziyor. Bir kitabın üretim süreci, insanın yeniden üretim sürecinin önemli veçhelerinden biridir. Bunların dışında tefekkür, hayal kurma, oyun oynama vb becerilerimizin desteklenmesini sağladığı için okumayı seviyorum, okumak üzerine de sık sık düşünüyorum.

»Biraz da “Marx’ın İşçi Anketi” üzerine konuşalım mı?

Hiç sormayacaksınız sandım. Bir söyleşide iki kitap konuşmak ve bunu sizin yazmanız da zor ama ne yapalım. (Gülüşmeler!) Kitabımın tam adı; “Marx’ın İşçi Anketi Üzerine Bir İnceleme”. Marx’ın 101 soruluk İşçi Anketi, 1880 yılında Fransa’da yaklaşan genel seçimler için bizatihi kendisi tarafından hazırlanmış. 1970 yılında Genç Sinema Dergisi anketi broşür olarak basmış. Biz de 1970 yılında basıldığı gibi, kitabın sonuna soruları boşluklu olarak koyduk, okuyanların soruları çözebilmesini sağlamak istedik. Bu sorular niçin hazırlanmış, Marx kimlerle çalışmış, soruların yöntemi nedir, 1880 konjonktüründe neler oluyordu ve Marx işçi sınıfının nasıl bir özne olduğunu araştırırken bize ne anlatıyordu, gibi sorular üzerinden çalışmamı hazırladım. Soruların güncelliği bizim açımızdan en önemli sorunsalı oluşturuyordu. O nedenle kitabı sendikalar, siyasi örgütler, iş güvenliği uzmanları ve iş hukukçuları ilgiyle okuyorlar. Aslında ben Marx’a sadece aracılık ettim, umudum onun metninin okunması, üzerine düşünülmesi ve soruların güncellenerek pek çok işkolunda uygulanabilmesidir.

1880 yılında Fransa’da İş Yasaları, çalışma ilişkileri daha yeni yeni düzenlenirken Marx fabrikayı çok iyi incelemiş. Sorular dört bölümden oluşuyor. Sırasıyla; işçi sınıfının nicel özelliklerini (sayı, yaş, cinsiyet ve istihdam şartları bakımından) anlamaya dönük soruların ardından, işyerinin coğrafi konumundan işin örgütlenişine ve işyerindeki fiziki şartlara kadar emek sürecinin temel özellikleri anlamaya çalışmıştır. Marx, Fransız sosyalistlerini sınıf içerisinde günlük çalışma yapmaya yönlendirmek üzere, öncelikle işçi sınıfının çalışma koşullarının bilgisine sahip olmalarını sağlayacak sorular hazırlamıştır. İkinci bölümde çalışma saatleri, mesailer, ulaşım gibi kapitalist sömürünün o dönem için önemli olan mutlak artı değer üretiminin koşullarını sergilemeye çalıştığı sorulardan oluşmaktadır. Üçüncü bölüm ağırlıklı olarak sözleşme koşulları ve ücretlerle ilgili soruları içeriyor. Dördüncü bölümdeyse, işçilerin yüz yüze bulundukları koşulların iyileştirilmesi için yürüttükleri mücadeleyle ilgili sorular yer alıyor. Türkiye’de ve Dünyada işçi sınıfı üzerine düşünen herkesin Marx’ın ‘İşçi Anketi’yle karşılaşmasını bu nedenlerle çok önemsiyorum.

Kendin olmak en büyük özgürlük

AYŞE YAZAR

Bu iki kitabı okurken Michael Frayn’ın yazdığı Oyunun Oyunu adıyla dilimize çevrilen oyunu hatırladım. Bir oyun provası ve oyunun sahnelenmesinin perde arkasını anlatan oyun yetişkinler içindi. Benzer bir durumu çocuk kitabı için yapabilmek daha büyük ustalık gerektirir. Tekrara düşmeden bütün ayrıntıları bir yapbozun parçaları gibi eşleştirebilmek gerekir. Aynı günü iki çocuğun gözünden aktaran yazar olayları üç saatlik bir dilimde vermesiyle çocuk edebiyatında Ulyysses gibi bir kitap yazmak cesaretini göstermiş Gökçe Ateş Aytuğ. “Bugün Hayal Kuracaktım” Aslı’nın, ‘Bugün Çok Sıkıldım Ben’ Aret’in kitabı. Arka kapak renklerinden kimin kitabı olduğu rahatça anlaşılıyor. Okumaya hangisinden başladığınızın bir önemi yok. Bu size özgür bir okuma fırsatı veriyor.

Pervin Teyze’ye yapılacak zorunlu ziyaretten hiç de hoşnut olmayan Aslı gibi binlerce çocuğun duygularına tercüman olan bir olayla başlıyor hikâye. Aslı istemediği bir yere gitmektense hiçbir şey yapmamayı yeğliyor. An-geçmiş-hayal-yetişkin dünyası-gelecek arasında örülmüş bir kurgu ile oluşturulan yoğun bir kitabın içinde buluyorsunuz kendinizi. Basketbol gibi aynı anda bir sürü şeyi düşünmek ve takip etmek gereken bir sürecin keyifli bir şekilde sunulduğunu görüyorsunuz. Aslının Pervin Teyze’ye gitmemek için öne sürdüğü bahanelerle annelerin en güçlü silahı ‘ayıp’ ile karşılık veriyor Aslının annesi.

Mecburi ziyarete gitmekten kurtulan Aslı dışarıdan gelen davetkâr bir kedi sesiyle kendini koridorda bulur. Ancak bir sorunu vardır. Anahtarı evdedir, üstelik çorapla çıkmıştır dışarıya. Bu durumda ağlayıp şaşkın şaşkın etrafta dolaşan bir Aslı değil de duruma kafa yoran, çözüm üreten bir Aslı görüyoruz. Apartmandaki komşularıyla ve çevresindeki insanlarla sağlıklı ilişkilerin kurulduğu bir çevrede yaşayan Aslı daha önceki tecrübe kentinden yola çıkarak Nalbur Yakup’un yanında alıyor soluğu. Nalbur Yakup tadında bir yerellikle yaptığı konuşmalarla kitabın sayfalarından bize göz kırpıyor âdeta. Nalbur Yakup’la ilgili kısımları okurken Aslı gibi zaman zaman ‘balalar’ da satırlar arasında belirip kaybolan bir Nalbur Yakup görebilirler.

kendin-olmak-en-buyuk-ozgurluk-472675-1.Aslı’nın Aret’le ve karnının acıktığını düşünerek ona kete getirmek isteyen Nalbur Yakup ile diyalogları “Elin sakar olsun da dilin sakar olmasın” dedirtiyor.

Kediyi kurtarmak için çağrılan itfaiye kamyonu bile Aslı’ya hayal kurdurmaya yetiyor. Bu anlarda okurlar da eminim kendi hayallerine dalacaktır. Çünkü yazar okurun teklifsizce gireceği kapıları ustalıkla açık bırakmayı başarmış. Söylenecek, anlatılacak her şeyi kendi yapmamış. Bu da okuru hikâyenin içine almayı sağlıyor.

Çocuklar arasındaki küslüklere yetişkinlerin müdahale etmeyip ebeveynlere işaret edilen ‘fırsat yaratma’ yöntemi kitabın ebeveynler tarafından da okunmasını değerli kılacak bir yönü.

Başkalarına ait eşyaları kullanmak zorunda kalıp kendi olabilmeyi başarabilen bir karakter olarak ele alınmış Aslı. Aret’in Lusin’den değil de Aslı’dan hoşlanması, çocuklara kendi olabilmenin hayattaki en büyük özgürlük olduğunu gösteriyor. Bu yönüyle okura kendi olabilme cesareti veriyor.

En büyük zevki karo taşlarıyla maç yapmak olan Aret yumurta kartonlarından ve teneke kutulardan oyuncak arabalar yapıyor. Eğlenmek ve oyun oynamak için olağanüstü oyuncaklara ihtiyaç duymayan, gerektiğinde elinin altındakileri eğlenceye dönüştüren Aret zaman zaman mizah yönüyle karşımıza çıkıyor. Hayvanları çok seven Aslı’yı mutlu etmek için Aslı’nın kalemliğine koydukları “Deli kıza cilve yap demişler…” atasözünü hatırlara getiriyor.

Aret’in Aslıyla çaktırmadan yakınlaşma çabaları yetişkinlere de davranış okuma hususunda yol gösterebilir. Akran baskısıyla baş etmenin nasıl bir şey olduğunu Aret’in mizahi üslubuyla vermiş yazar. Nalbur Yakup, Aret’in anlattığı şekliyle her konuya uygun hikâyeler anlatan modern bir meddah olarak zihnimizde canlanıyor. Dış dünyanın sesini istediği gibi açıp kısabilen Aret’in kitabında Bakkal Nuray Abla ile Aret’in konuşmaları okuru tebessüm ettiriyor.

kendin-olmak-en-buyuk-ozgurluk-472676-1.

Aret’in doğum günü için hazırladığı davetiyelerde yaptığı küçük bir hata yanlış anlamalara sebep oluyor. Evin kara kutusu Arlin, söyledikleriyle her işin aslını eğlenceli bir şekilde ortaya çıkarıyor. Aret; maması, daydayı ve annesinin yaptığı topik ile Aslı’nın ailesinden ayrı bambaşka bir kültürün yaşandığı bir aileye konuk oluyor, çat kapı ziyaretlerin yapılabildiği, evinizi çocuğunuzu güvenebileceğiniz bir mahallede huzurlu birkaç saat yaşamaya ortak oluyorsunuz.

Kitapları, Merve Atılgan resimledi.

Her şey karşıtıyla var olur

SAİME BİRCAN SAK

Emel Kayın’ı öyküler, şiirler, denemeler, araştırma yazıları, belgesel metinlerle tanıyoruz. Yazarın 2008 yılında Kanguru Yayınları tarafından yayımlanan ve 2013 yılında ikinci baskısı yapılan ‘Mekân Hikâyeleri’ adlı kitabı, zaman, kent, ev, insan odaklı kısa, deneysel, imgesel öykülerle okura ulaştı. 1990’lı yıllardan beri uğraştığı kısa öykü türünde ustalaştığını ‘İyilik ve Kötülük İçin Mekânlar’ adlı son kitabında da görüyoruz. Mekân-insan ilişkisinde korku duygusunu ele alan ‘Mekân Hikâyeleri’ kitabına karşılık ‘İyilik ve Kötülük İçin Mekânlar’ kitabı iyilik ve kötülüğün döngüsel ilişkisine odaklanıyor. İnsan ruhunun karanlık derinliklerine bakmanın yanı sıra mitoslara göndermeler ile Gotik unsurlar taşıyan bu kitap, ‘Ev-Oda’, ‘Kent-Sokak’, ‘Hücre-Kuyu’, ‘Yol-Yeryüzü’ olmak üzere dört bölümden oluşuyor.

Kitabın yazar tarafından çekilmiş kapak fotoğrafındaki yeşil çayır ve at doğa özlemini, manzaranın insansızlığı da kötülüğün insan kaynaklı olduğunu düşündürüyor. Kitabın başında “Öyle iyiydi ki yeryüzünde o derece iyiliğin olduğuna inanmak istemeyen insanların inşa ettikleri eğrilerin ortasında bıraktıkları doğru, küçük, kuytu, kötü bir aralıkta yaşıyordu” ve “Öyle kötüydü ki yeryüzünde o derece kötülüğün olduğuna inanmak istemeyen insanların inşa ettikleri doğruların ortasında bıraktıkları eğri, küçük, kuytu, iyi bir aralıkta yaşıyordu” (s.9) cümleleriyle karşılaşılan zıtlıklar ve iyiyle kötünün iç içeliği ilerleyen sayfalarda okuru derinlemesine düşündürüyor; sarsıyor; içe döndürüyor. Satırlar boyunca “küçük-büyük, dar-geniş, cennet cehennem, gece-gündüz, hep-hiç, düş-gerçek, kalabalık-yalnızlık” gibi zıtlıklarla kurulan yaklaşım, her şeyin karşıtıyla var olduğu tezini anımsatıyor.

İyilik ve kötülüğün döngüsel ilişkisi

Yazar, iyilik ve kötülüğün döngüsel ilişkisini anlatırken yineleme tekniğine başvuruyor. ‘Hücre’ öyküsünde hem ölüme direniş hem de hiçlik duygusu yinelemeyle veriliyor: “Işık yok. Ses yok. Hayat yok. Zaman yok. Ölüm yok. Ölüm, ölüm, ölüm, ölüm, ölüm, ölüm, ölüm yok!” (s.61). ‘Büyük Bir Kızgınlık İçin Üç Büyük Neden’ öyküsünde “Hiç konuşmuyorlardı ama bana durmadan ‘İyi ol’ diyorlardı” cümlesiyle başlayan paragrafta ‘İyi ol’ on yedi kez yineleniyor (s. 84). Sözcüklerin seçimi, yan yana, alt alta dizilişi de anlamlı. Uzun uzun anlatmıyor yazar, doğru ve keskin yinelemelere başvuruyor. Emel Kayın, mimarlık ve şiirle de uğraşmasının etkisiyle her sözcüğü yerli yerinde kullanıyor. Kitabın tümü bir mimari biçemin parçaları gibi. Yazarın iki kitabına birlikte bakıldığında özgün bir biçem görülebiliyor.

Kitapta, sözcüklerin seçilişi, dizilişi, konuların seçimi ve kurgulanışı, yazarın insana, doğaya, yere, zamana, yaşam ve ölüme, hak ve özgürlüğe bakışını yansıtıyor. ‘Kötü Bir Adam İçin Bir Ev’ öyküsünde kente, insanlığa kötülük eden bir adam için korkunç bir ev tasarlarken kendi kendisini de sorgulayan bir mimarla, ‘Ucube Bir Ölümden Ucube Bir Hayata Geçiş’ öyküsünde içimizdeki katille, ‘Ölümcül Bir Issızlıktan Geriye Kalan’ öyküsünde annesini öldüren bir oğulla, ‘Evin ve Kentin Kokmasına İlişkin Kısa Bir Görüşme’ öyküsünde yatalak yaşlıların unutulduğu bir kentle karşılaşıyoruz. Kötülükler saymakla bitmiyor.

her-sey-karsitiyla-var-olur-472652-1.

Mitostan hakikate

Yazar, mitolojiye ve masallara dair unsurları öykülerine bir mimar ustalığıyla yerleştiriyor. Öykülerde üç, yedi, dokuz gibi mitik sayıları içerik-biçim kapsamında kullanması, Adem ve Havva, Yedi Uyuyanlar gibi anlatılara örtük göndermeler yapması ya da ‘Kurt Postundan Bir Düş’, ‘Fillerin Gecesi’, ‘Paslı Ay’, ‘Ay İle Kuyu’, ‘Cehennem ve Ayna’ gibi öykülerde kurt, fil, paslı ay, kuyu, orman, ayna gibi mitik öğelerin etrafında büyülü bir dünya kurgulamasında olduğu gibi. ‘Adına Ev Denilen Bir Araf’ öyküsü, Jean Paul Sartre’ın “Cehennem, başkalarıdır” sözünü anımsatıyor: “Bembeyaz kalabalık, adam ve kadın bir kapı gıcırtısı duymayı boşuna beklediler. Adamın cennetinin kapısı açılmadı, kadının cehenneminin kapısı da. İkisi de adına ev denilen bir arafta öylece kalakaldılar.” (s.27) ‘Yedi Yüz Yetmiş Yediler Uykusu’ öyküsünde, barışın, kardeşliğin, farkındalığın önemi, yaslanılan mitosla birlikte derinlikli bir anlatım ve yazarın kısa öykü ile uzun yıllar uğraşmış olmasından kaynaklı bir ustalıkla veriliyor: “Önce yedisi sonra yetmiş yedisi daha sonra da yedi yüz yetmiş yedisi uyudu. Uyandıklarında uykuya daldıkları gölgeli mağaralarını çevreleyen yemyeşil ormanı kan gölüne dönmüş halde buldular.” (s.78)

‘İyilik ve Kötülük İçin Mekânlar’ kitabında çağın boğucu yaşantısı sergileniyor. Günümüz insanlarının maskelerle dolaşmaları ‘Ipıslak Bir Hırsızlığın Kentsel Çeşitlemesi’ öyküsünde “Kentte bardaktan boşanırcasına yağmur yağıyordu yine de dışarıda dolaşanların yüzlerine su değmiyordu. Bütün yüzler su geçirmez maskelerle kaplanmıştı” cümleleriyle veriliyor (s.52). ‘Tozlu Zaman’ öyküsünde her şey birbirinin aynı: “İnsanlar aynılıklardan oluşan mekânın içinde öylesine aynı düşünüyorlardı ki birisi çıkıp başka bir söz söylemeye yeltenecek olsa korkuyla üzerine yürüyeceklerdi.” (s.46) Bu satırlar çağımız toplumunu ve öteki gerçeğini düşündürüyor. Yazar, “Yitik zamanın içinde koşanlar yılmadılar. Aramayı sürdürdüler. Zamanı, boğucu aynılıklarıyla yükselen binaların ardında, üst üste yığılmış eşyaların, tozun, yıkıntıların arasında bitkin buldular” (s.47) derken puslu ortamlardan çıkış yollarını da gösteriyor; umudu yanından ayırmıyor.

‘İyilik ve Kötülük İçin Mekânlar’ kitabı, yeryüzündeki hayatın bütünselliğine dikkat çekiyor. ‘Köylülerle Kentlilerin Ölümcül Aynılığı’ öyküsünde köyde doğup yaşamış bir adamın kente, kentte doğup yaşamış bir adamın da köye yaptıkları yolculukta birbirleriyle karşılaşmadan benzer şeyler görmeleri konu ediliyor. Gördüklerine dayanamayan köylü de kentli de bir süre sonra ölüyor ama kimse nedenini anlayamıyor. Peki biz anlıyor muyuz? ‘İyilik ve Kötülük İçin Mekânlar’ kitabı, iyilik ve kötülüğün döngüsel ilişkisini düşündürürken yaşamı nasıl sorgulayıp doğaya nasıl ulaşacağımız, zaman ve mekânı nasıl kavrayıp değişimi nasıl yakalayacağımız konusunda ipuçları veriyor.

Kadınlar polisiye sever

TÜLAY GÜNEŞ KILIÇ

Yakın zamana kadar suç kurgusunun gelişim öyküsü bir erkekten diğerine, Edgar Allan Poe’la başlayıp Arthur Conan Doyle’la sevilen, sonrasında Dashiell Hammett ile devam eden bir hareket olarak tanımlandı. Gizem, sır ve aldatmacalar dolu bu türün eleştirmenleri, suç kurgusunun tarihini yazarken tuhaf bir şekilde kadınları içeren kitapları, yazar veya karakter fark etmeksizin görmezden geldiler. Altın Çağ ve seksenlerdeki feminist akım birdenbire ortaya çıkmış gibi davranıldı, Poe ve Doyle’un erkek dedektifleri edebiyat tarihinde unutulmaz yer edinirken öncü kadınların hikâyeleri son birkaç yıla kadar karanlıkta kaldı. Feminist araştırmacılar, Seeley Register ve Anna Katherine Green gibi tarihte gömülü kalmış kadın yazarları keşfettikleri ve aynı zamanda türün kökleri için gotik ve romantik kurguya bakmaya başladıkları için, bu çarpık ve kısmi tarih, ancak seksenlerin sonunda revizyona girmeye başladı.

Kadın pilot, kadın çiftçi, kadın madenci, kadın dedektif gibi isimlerinin başına, adeta bir ünvan imiş gibi iliştirilen ‘kadın’ terimi, aslında toplumda bu mesleklerin bir kadın tarafından yapılmasının ne kadar sıradışı olarak görüldüğünü gösterir. Genellemelerde bir doğruluk payı olduğundan yola çıkılırsa, bazı kurgu türlerinin diğerlerinden daha fazla belli bir cinsiyete hitap ettiği görülür. Örneğin kadınlar daha çok duygusal romanlar yazmaya ve okumaya eğilimlilerken, kovboy veya macera kitapları tipik olarak erkek yazar ve okurları cezbetmektedir. Buna karşılık her iki cinsiyetin de sevdiği ve tutkuyla bağlı olduğu türün polisiye kurgu olduğunu söylemek yanlış olmaz.

Suç edebiyatı tarihine bakıldığında, kadın yazar ve kurgu dedektiflerin, erkek meslektaşları kadar uzun bir geçmişleri olduğu kabul edilir. Dupin 1841 ve Sherlock Holmes 1887’de ilk kez okuyucunun karşısına çıkarlarken, 1864 yılında erkek yazarlar tarafından da olsa, iki ayrı kadın dedektif tiplemesi yaratıldı. Bunlar Andrew Forrester tarafından kaleme alınan Mrs. G (muhtemelen Gladden) ve altı ay kadar kısa bir süre sonra basılan, William Stephens Hayward’ın yazdığı Mrs. Pascal’dır. Her ikisi de İngiliz polisi için çalışırken, Mrs. G adını ve medeni durumunu gizli tutar, arkadaşlarına bir dedektif olduğunu göstermez ve mantıksal ve pratik tespit yöntemlerini kullanır. Mrs. Pascal ise para kazanmak için bu işe atılmış, kırk yaşlarında, silah taşımaktan korkmayan pek cesur bir dul kadındır. Bu kadınlar tamamiyle gerçeküstü bir kimlik taşırlar zira kadın polis kavramının hayata geçmesine daha bir yirmi yıl kadar süre vardır.

Literatürde Forrester ve Hayward’ın baş kahramanları en erken kurgu kadın dedektifler olarak geçmesine rağmen, on sekizinci ve on dokuzuncu yüzyılın gotik romanlarına bakıldığında daha eski öncülleri olduğu görülür. Ann Radcliffe tarafından yazılan The Mysteries of Udolpho (1794) gibi gotik metinlerde kadınlar genellikle suç mağduru ve tutsak olarak tutulurlar, fakat sonunda zafer kazanmak için ilkel dedektif yöntemleri kullanarak kaçarlar. Yine bu ilkler arasında Catherine Crowe’un, kardeşinin katilinin peşindeki bir kadın hizmetkarı yazdığı Susan Hopley (1841) ve Wilkie Collins’in arkadaşının cinayetini çözmeye çalışan bir kadını anlattığı The Diary of Anne Rodway (1856) yer alırlar.

The Dead Letter (1867) eleştirmenlerce bir kadın tarafından yazılmış ilk tam uzunlukta polisiye roman olarak kabul edilir. Seeley Regester’ın romanını bitirmek iflah olmaz ve son derece sabırlı polisiye okurları için bile müthiş meşakkatli geçecektir. Zira birkaç yüz sayfalık romanda yok yoktur; Brooklyn’den Meksika’ya kadar uzanan bir soygun ve cinayet, amansız bir kovalamaca ve gayri meşru bir ilişkinin öyküsünün kahramanları azımsanmayacak kadar çok sayıdadır. Reddedilmiş bir talip (ilki elbette öksüz ve yoksul), hemen arkasından bir başka reddedilmiş talip, bir çocuk müneccim, gizli sevdaya tutulmuş bir terzi, ahlaksız bir kimyager, aynı adama aşık iki genç kızkardeş, despot bir baba ve niceleri, kendini bu davaya adamış, zengin, dolayısıyla bedavaya çalışan bir polis memuru tarafından ancak iki yıl sonra bir salonda bir araya getirilerek çözüme ulaşılır.

Sherlock Holmes ve yetmişlerde feminist dedektiflerin ilk ortaya çıkışı arasındaki yıllar boyunca birçok kadın polisiye yazarı bulunsa da, çoğu geleneğe uyup tüm erkek yazarlarının yaptığı gibi yine erkek dedektifler yarattılar. Nadiren bazıları kahramanlarını meraklı ‘kızkuruları’ veya erkek dedektiflerin yardımcıları yapma eğilimindeydiler. Örneğin, Agatha Christie, uzun polisiye kariyerine bir erkek dedektif olan Hercule Poirot ile başladı, ancak on yıl sonra Murder at the Vicarage (1930) ile ikinci en ünlü seri kahramanı, Miss Jane Marple’ı tanıttı. Küçük bir köy olan St Mary Mead’de yaşayan, hiç evlenmemiş bir yaşlı kadın olan Miss Marple, yaşlı kız klişesini kendi avantajına kullanır. Nazik ve kırılgan görünümü, komşularının ve tanıdıklarının kötülük eğilimlerini değerlendirmek için keskin ve alaycı bir zihni gizler. Miss Marple kesinlikle bir hanımefendi olmasına karşın tamamiyle sevimli diye nitelendirmek yanlış olur, hatta biraz uğursuz olduğu bile söylenebilir. Miss Marple karşılaştığı davaları, insanın doğuştan iyi olması hakkında taşıdığı kuşkusunu, gözlem gücü ve yaşının verdiği deneyim ile birleştirerek çözer çözmesine de kendisine nadiren katili bulduğu cinayetlerin kredisi verilir.

22 yaşında kimsesiz bir genç kız, Miss Marple benzeri burunlarını her işe sokan yaşlı kadınlar gibi karikatürize karakterler furyasının hızını kesecektir. Dört yıl önce kaybettiğimiz P.D. James’in yazdığı, Kadınlara Göre Değil (An Unsuitable Job for Woman, 1972) daha kitabın sayfaları açılmadan, kurgu ve reel dünyadaki dedektif kadınlar hakkında genel ataerkil görüşü net olarak ortaya koyar. Ortağı Bernie Pryde ile birlikte bir özel bir dedektiflik bürosu işleten Cordelia Gray, adı gibi renksiz bir karakterdir. Polislikten atılma Bernie, bileklerini keserek intihar ettiğinde ajans ile birlikte tabancasını da genç kıza miras olarak bırakır. Sıradan fiziği ve silik kişiliğiyle çevresindekilerin küçümsemelerine maruz kalan Cordelia sık sık, “Bu iş kadınlara göre değil, en iyisi sen büroyu devret” türünden cümleler işitir. Hatta bir ara kendisi bile aynı şüphelere kapılır. Bir intiharı araştırması için tutulduğunda, hemen araştırmalarına başlar. Genç kızın en büyük -ve tek yardımcısı, kafasında oluşturduğu, onu doğururken yaşamını kaybeden annesidir. Kendini maktül ile özdeşleştirip onun yatağında yatar, kemerini kullanır. Olayın bir intihar değil de, cinayet olduğunu ortaya çıkardığında duygularıyla hareket ederek, suçlunun geleneksel yöntemlerle cezalandırılmasını önler. P.D. James’in asıl kahramanı, Scotland Yard’tan Başmüfettiş Adam Dalgliesh durumdan şüphelense bile elinde bir kanıt olmadığı için yapabileceği bir şey yoktur. Kitabın sonunda kendinden emin, ne isterse onu yapabileceğini bilen bambaşka bir Cordelia görürüz.

Kadınlara Göre Değil, feminist polisiye edebiyatının mihenk taşlarından biri olarak kabul edilir. Fakat heyecanla Cordelia Gray’in bir sonraki romanını bekleyen okurları büyük bir hayalkırıklığı bekler. Zira Cordelia, The Skull Beneath the Skin’de (1982) ana düğümünü çözemediği gibi, kalkıştığı aptalca hareketlerle kendini ve çevresindekileri tehlikeye atar. Bu durumda baştan beri onun bu işe uygun olmadığını söyleyenlerin haklı olduğunu anlarız, zaten Cordelia da bundan böyle dedektiflik yeteneklerini kayıp hayvanları bulmakta kullanacaktır. Böylelikle P.D. James de gönül rahatlığıyla gözbebeği Adam Dalgliesh’e döner. Eleştirmenlere göre Cordelia Gray’in değişimi, yazarın feminizmden muhafazakarlığa doğru dönüşümünün doğal sonucudur.

Bu sırada ABD’de, bir zamanlar Philip Marlowe’nun tek başına cirit attığı karanlık ve kaba sokaklar gitgide kalabalıklaşmaya başlamıştır, önce 1977’de Marcia Muller’in Sharon McCone’u adımını atar. Ardından, beş yıl sonra, aynı anda Sara Paretsky’nin V. I. Warshawski’si ve Sue Grafton’dan Kinsey Millhone belirir. Bekar, zeki ve otuzlu yaşlarında olan bu profesyonel özel dedektifler, ‘meraklı yaşlı kız’ olmaktan uzak, fiziksel olarak aktif bir yaklaşımı benimserler. Kendi kendine yeten ve sokakların dilinden anlayan tiplerdir, silahlarla haşır neşirlerdir, tehdit ve saldırılara maruz kaldıklarında kendilerini savunabilirler, gerektiğinde öldürmekten çekinmezler.

Günümüz yazarlarından Val McDermid, bir değil, birkaç ana kadın dedektif tiplemesiyle diğer yazarlar arasından göze çarpar. Polisiye serilerinden özel dedektif Kate Brannigan eğlenceli, lezbiyen gazeteci Lindsay Gordon donuk ve Tony Hill & Carol Jordan kasvetli ve dehşet verici kitaplardır. Özellikle bu sonuncusunda kullandığı vahşet ve şiddet sahneleri yüzünden çok eleştirilir. Polisiye dünyasının en bahtsız karakterlerinden, polis müfettişi Carol Jordan’ın başına gelmeyen kalmaz, ama o her seferinde ayağa kalkmayı başarır. Feminist polisiye kurgusunun başlıca kaygısı kadına yönelik şiddettir. Kadın kurbanlar kaçırılır, tecavüze uğrar, işkencelerden geçirilir, vahşice öldürülürler. Okuyucu kendisine, “eğer bir polis müfettişi bile bu çeşit saldırılara maruz kalıyorsa, adaleti temin etmek mümkün müdür?” sorusunu sorar. Bazı eleştirmenler bu tür şok edici sahneler kadına karşı şiddeti kanıksatır diye endişelerini belirtirken, diğerleri de, “şiddet vardır ve basitçe bunu ortaya koymak gereklidir, hiç değilse önlenemese bile dile getirilmiş olur” derler.

Kadın polisiyeleri okuyucusu kadınlar, kendilerini kolaylıkla ana kahramanla özdeşleştirebilirler, fakat bu karakterleri beyaz perde veya televizyonda kanlı canlı görünce işler karmaşıklaşır. Yetmişli yıllarda, klasik ev kadını kalıplarının dışında, aşk ve evlilik peşinde koşmayan karakterleri normalleştirmek için yanına ya bir erkek partner konuldu ya da mini etek, yüksek topuklar giydirilerek vamp kadın imajı çizildi. Zamanla, özellikle televizyonda, kadınlara görünüşlerinden çok yaptıkları işleri ön plan çıkaran daha farklı roller yazıldı ve böylelikle eskiden yalnızca erkeklere ait olan dünyaya adapte olabildiler.

İngiliz televizyonlarındaki polisiye dizilerde, kadın dedektifler ekseriyetle polistirler. Bu tür dizilerin en iyileri arasında sayılan The Prime Suspect’in (1991-1996, 2015) ana karakteri Başmüfettiş Jane Tennison kaba ve duygusuz erkek meslektaşları arasında kendini kanıtlamak zorunda olan, yalnız ve melankolik biridir. Fakat kırılganlığını sert yüzünün ardından görmek hayli zordur. Gölgeli ve karanlık ortamlarla bir kara film özelliklerini taşıyan dizinin arka planında, erkeklerin cinsiyetçi yaklaşımı ve Tennison’un kasvetli yaşamı ve giderek alkolikliğe doğru ilerleyişi işlenir. Helen Mirren canlandırdığı karakter için, “Pek hoşlanılacak biri değil ama sempatik, kafası karışık ve egoist ama kırılgan, sıradan bir insan işte” der. Dizinin -ve kitapların- yazarı Lynda La Plate’in ilham kaynağı Scotland Yard’tan gerçek bir kadın dedektiftir. Yazar seksenlerin başında, Londra Polis Örgütü’nde beş yüz erkeğe karşı, yalnızca dört kadın dedektifin bulunmasından çok etkilendiğini belirtir.

Şimdilerde ise söz ‘kız’lara geçmiş gibi görünüyor. Gillian Flynn’ın yazdığı Kayıp Kız (Gone Girl, 2012) ve Paula Hawkins’ten Trendeki Kız (The Girl on the Train, 2016) buna en iyi örneklerdir. Bu romanlar büyük ölçüde esinlendikleri, psikolojik gerilim ustaları Ruth Rendell ve Patricia Highsmith’in eserlerine, ‘felakete adım adım’ teması açısından benzemekle beraber en başta karakterlerin ilk ağızdan anlatımı ile ayrılırlar. Kitabın kahramanlarının anlattıklarına çok da fazla güvenmemek gerektiğini fark eden okuyucunun, adeta bir klasik polisiyede olduğu gibi ipuçları ve şaşırtmacaları yakalamaya uğraşırken başı dönecektir. Fakat zamanla, tıpkı tam cinayet saatinde durmuş saat benzeri bu yanıltmacalar da kanıksanacak, kahramanın kullandığı güvenilmez dile alışan okuyucu başka arayışlara yönelecektir.

Elbette, kadın dedektif kurgusundaki mevcut eğilimlerin hangisinin devam edeceğini veya nasıl değişeceğini tahmin etmek imkânsızdır. Bununla birlikte, son zamanlarda kadın dedektiflerin kadın yaratıcıları tarafından yapılan tüm değişiklikler göz önüne alındığında, kadınların suç kurgusunu şekillendirmede önemli bir rol oynamaya devam edecekleri kesindir.

Seyircilikten oyunculuğa terfi ettiler

KADİR İNCESU

Ataşehir Belediyesi kurulduğu 2009 yılından beri kültür ve sanata verdiği önem ile dikkat çekiyor.

Mustafa Saffet Kültür Merkezi, Neşet Ertaş Kültürevi, Düştepe Oyun Müzesi, Ahmet Telli Çocuk ve Halk Kütüphanesi, Ferhatpaşa Gençlik Merkezi, Cemal Süreya Etkinlik Merkezi, İçerenköy Sanat Eğitim Merkezi, Yenisahra ATAMEM, ATAMEM, Zübeyde Hanım Eğitim ve Kültürevi ile Ferhatpaşa Bilim ve Sanat Merkezi’nde düzenlenen etkinlikler, kurslar, atölyeler ve gösterilere Ataşehirliler yoğun ilgi gösteriyor.

seyircilikten-oyunculuga-terfi-ettiler-472728-1.

Ataşehir Belediyesi Kültür ve Sosyal İşler Müdürlüğü’nün “Sanat Eğitimini Mahallenize Getiriyoruz” projesi kapsamında gerçekleştirilen tiyatro kursları da sanatseverlerin ilgi odağı oldu. MSKM Tiyatro Grubu, Neşet Ertaş Kültürevi Tiyatro Grubu, Neşet Ertaş Kültürevi Kadın Tiyatro Grubu ve ATAMEM Tiyatro Grubu kursiyerleri iki yıl süresince aldıkları eğitimin meyvelerini vermeye başladılar.

İki yıllık eğitim sürecinde diksiyon, ses, nefes, oyunculuk, rol, mimik ve doğaçlama eğitimi gören kursiyerler MSKM’de sahne aldılar. Çeşitli meslek ve yaş gruplarından olan kursiyerler 2 yıllık çalışma süreci sonunda çıktıkları sahnede, gösterdikleri performans ile büyük beğeni topladılar. Öyle ki; Ataşehir Belediyesi Kültür ve Sosyal İşler Müdürü T. Volkan Aslan tiyatronun yanı sıra perküsyon, dans, bale, halk oyunları, gitar, piyano ve keman eğitimlerine katılan bütün kursiyerlerin azminden, dolayısıyla da başarılarından gurur duyduklarını belirterek, “MSKM’de sahnelenen oyunların belediyemizin gerçekleştirdiği tiyatro festivallerinde sahnelenmesini sağlayacağız. Gerçekten bütün oyuncularımız çok başarılı… Oyuncularımızı, eğitmenlerimizi yürekten kutluyoruz. Ataşehir Belediyesi olarak bu alandaki çalışmalarımızı devam ettireceğiz” dedi.

seyircilikten-oyunculuga-terfi-ettiler-472729-1.
Müge ve Tolga Hercihan çifti

ATAMEM Tiyatro Grubu da etkinlikler kapsamında Aziz Nesin’in yazdığı “Aziz Nesin Vapuru” adlı oyun ile MSKM’de sahne aldı. Akın Acar, Arzu Kahveci, Burak Daşdemir, Didem Küçükdoğan, Engin Tüyel, Hacer Kızılhan, Hakan Coşkun, Müge Mor Hercihan, Münevver Öztürk, Nadiye Karahan, Naz Atasoy, Rüya İçten ve Tolga Hercihan’dan oluşan ekip oyun sonunda uzun uzun alkışlandı.

Müge Mor Hercihan ve Tolga Hercihan da grubun başarılı iki ismi olarak dikkat çekti. Oyun sonrası görüştüğümüz Müge ve Tolga Hercihan çifti tiyatronun hayatlarını zenginleştirdiğini ifade etti. Anaokulu öğretmeni olan Müge Mor Hercihan, bir velisi aracılığıyla Ataşehir Belediyesi’nin gerçekleştirdiği tiyatro kurslarından haberdar olduğunu belirterek; “10 yıldır anaokulu öğretmeni olarak çalışıyorum. Okul öncesi öğretmeni olduğum için tiyatro ve drama ilgi alanıma giriyor zaten… Çocukluğundan beri tiyatroya ilgim vardı. Çocukluğumun geçtiği yerin imkanları pek de uygun değildi. Üniversite yıllarında mesleğim gereği çeşitli çalışmalarım oldu. Animatörlük ve çocuk tiyatrolarıyla ilgilendim,” dedi.

Evliliklerinin ilk aylarında önlerine gelen fırsatı değerlendirerek ATAMEM’de çalışmalara başladıklarını ifade eden Müge Mor Hercihan şöyle konuştu: “Tiyatro bizim için bir tutku, fırsat buldukça tiyatroya gidiyoruz. Özellikle Ataşehir Belediyesi’nin düzenlediği tiyatro festivalindeki oyunları fırsat buldukça izledik. Ancak çalışmalara başladığımız güne kadar kendimiz için bu anlamda bir çabamız olmamıştı. Eşim de benim isteğimi kırmayarak kaydını yaptırdı. Çalışmaları hiç aksatmadık. İlk yıl doğaçlama tiyatro üzerine çalıştık. Bizim için bir keyif, eğlence olmuştu. Günlük hayatta olamayacağımız karakterlere bürünmek bize çok şey kattı. Tiyatro bizim için terapi oldu. Tiyatro bize mutluluk ve pozitif enerji veriyordu. Bu durum da bütün yaşamımıza olumlu etki yaptı. Yakın çevremizden, eşimle çalışmalardan aldığımız keyfi görenler de tiyatroya ilgi göstermeye başladılar.”

Bir sene boyunca hazırlandıkları “Aziz Nesin Vapuru” adlı oyunda sahne sırası kendisine geldiğinde çok heyecanlandığını söyleyen Müge Mor Hercihan, “Herhangi bir oyunu izlerken içinize bir ateş düşüyor, neden ben yapmıyorum diyorsunuz. Çekinerek başlıyor ve başarıyorsunuz, bu mutluluğun tarifi yok. Oyun başlayana kadar hiç heyecanlı değildik. Sıram geldiği anda inanılmaz bir heyecan yaşadım. Başladım ve bitirdim. Sanki yılların oyuncusu gibi hissettim kendimi” şeklinde konuştu.

seyircilikten-oyunculuga-terfi-ettiler-472731-1.

2 yıl süresince eşi Müge Mor Hercihan ile birlikte çalışmalara katılan ve sahnede gösterdiği performans ile beğeni toplayan Tolga Hercihan da oldukça heyecanlıydı.

Eşinin tiyatro çalışmalarına birlikte katılma önerisinin kendisini biraz şaşırttığını belirterek, “Çünkü geçmişimde tiyatro yoktu. Hayır dedim. Sonuçta çalışan bir insanım, fırsat bulamam diye düşündüm. Israrları karşısında eşimi kıramayarak çalışmalara katıldım. İyi ki de katılmışım. İyi ki Ataşehir Belediyesi bu kursu düzenlemiş. Tiyatro konusunda kabiliyetim olmadığı düşüncesindeydim. İlk bir ay tanışma ve kaynaşma dönemiydi. Sonrası ise harikaydı. Çok güzel bir ortam oluştu. Her işimizi erteledik fakat çalışmalarımızın olduğu Perşembe günleri için hiçbir plan yapmadık” şeklinde konuştu.

2 yıllık çalışma süreci içerisinde kazandığı tecrübenin olumlu yansımalarını iş hayatında da gördüğünü belirten Tolga Bey oyun öncesi yaşadıklarını da anlattı: “Ölmeden önce yapılması gereken 50 şey diye bir kitap okumuştum. Bir tanesi de buydu. Gerçekleşti. Ulaşması zor bir hedefti. Çok çalıştık, başardık. Oyun öncesi çok heyecanlıydım. Dışarı çıktım, arkadaşlarımla zaman geçirdim. Arkadaşlarım beni arayıp bulamamışlar. Kendimi düğünden kaçan damat gibi hissettim. Ekibimiz amatör olmasına karşın çok iyiydi. Motivasyon üst düzeydeydi. Oyun sonrası selam kısmında eşimle, kendimle, ekip arkadaşlarımla çok gururlandım. Yapamıyorum diye bir şey olmadığını düşündüm.

Son sözü Müge ve Tolga çifti birlikte söyledi: “Oyun bittiğinde bir kez daha sahneye çıkmamız gerektiğini düşündük. Ataşehir Belediyesi’ne hocalarımız A. Ercan Tulunay ve Yöntem Tican’a teşekkür ederiz. Bizi tiyatro seyirciliğinden oyunculuğa terfi ettirdiler.”

Ünlü televizyon sunucusu Anthony Bourdain intihar etti

CNN’in dünyaca ünlü programcısı ve yazar Anthony Bourdain, 61 yaşında intihar ederek yaşamına son verdi.

CNN’in AKP yorumu: ’Korku işe yarıyor’ CNN’in AKP yorumu: ’Korku işe yarıyor’

Anthony Bourdain bu sabah Fransa’daki otel odasında ölü bulundu. CNN, Bourdain’in bugün yaşamına son verdiğini doğruladı.

Bourdain’in, yakın arkadaşı olarak bilinen Fransız şef Eric Ripert tarafından bir otel odasında ölü bulunduğu belirtildi.

Programlarının yayınladığı CNN’den yapılan açıklamada, “Meslektaşımız ve arkadaşımızın ölümünü bildirmekten büyük üzüntü duyuyoruz.” ifadelerine yer verildi.

Açıklamada, “Macera severliği, iyi yemek sevgisi ve güzel hikayeleri Bourdain’i eşsiz bir hikaye anlatıcısı yapmıştı” denildi.

Bourdain, “No Booking” yapımıyla iki Emmy Ödülü ve fazla birçok ödül aldı.

Ayrıca ABD’de intihar vakaları 1999’dan beri yüzde 25 oranında arttı.

ANTHONY BOURDAİN KİMDİR?

25 Haziran 1956 tarihinde New York’ta dünyaya gelen Anthony Michael Bourdain, ABD’li yazar ve New York’taki Brasserie Les Hallen’ın baş şefidir.

Yemeğe olan düşkünlüğü genç yaşta ailesi ile Fransa’ya yaptığı bir gezi ile başladı. Bir istiridye teknesinde ilk defa istiridyeyi tattı ve o günden beri iyi veya kötü değişik tatlar bulmak üzere dünyayı dolaşmaya başladı. Anthony Bourdain, 2005’te bir TV kanalında “No Reservations” adlı bir TV serisi üretmiştir.

İyi polisiye iyi edebiyattır

MELİKE UZUN

Her İşte Bir Hayır Vardır, Ekin Açıkgöz’ün Ayizi Yayınları’ndan 2015’te yayımlanan polisiye romanı. Hikâyenin çatısını botulinum toksin deneyleri yapmak üzere evinin üst katında bir laboratuvar kuran Metin’le işini kaybetmemek için çırpınan ama başına gelen terslikleri bir türlü engelleyemeyen beyaz yakalı Demet’in yollarının kesişme süreci oluşturuyor. Ekin Açıkgöz bu süreci anlatırken okuyucunun merakını uyanık tutmayı başardığı gibi arka planda dönem özelliklerini, kahramanların ruh hallerini oldukça güçlü bir şekilde çiziyor. Ekin Açıkgöz’le romanı ve edebiyatla ilgili konuştuk.

»Polisiye yazma düşüncesi sizde nasıl oluştu? Yazmaya karar vermeden önce tereddüt yaşadınız mı?

Kendimi bildim bileli oyunlara, bulmacalara meraklıydım. Her şeyin kurgusu olsun, çözmeye çalışalım, sonu bir yere bağlansın isterim. Müzik kliplerinin bile hikâyeli olanını severim. Okumaya ve yazmaya da düşkünümdür. Bulmaca çözme merakı ile edebiyat merakının ideal bileşimi polisiye olduğu için, polisiyeye yönelmem kaçınılmazdı sanırım. İlk gençlik yıllarımdan beri polisiyeyle ilgileniyorum: Okuyorum, yazıyorum, polisiye sevgisinin yaygınlaşması için çaba gösteriyorum.

Yazmak doğal bir dürtü. İçinizde varsa, düşünmeden alıyorsunuz kalemi elinize. Fakat bir işe başlamaktan ziyade, o işe devam edecek kararlılığı göstermek fark yaratıyor. Bu noktada tereddüt yaşadım. Yazdıklarının basılıp basılmayacağını, okunup okunmayacağını bilemiyor insan. Motivasyonu canlı tutmak, koca bir romanı bitirecek disipline sahip olmak zor. Ucunda ışık görünmeyen bir tünelde ilerlemek gibi; sağa sola yalpalıyorsunuz. Yapılacak tek şey, karanlığa aldırmadan yola devam etmek.

»Romanınızda bir gizin izini sürdüğümüz kadar bir fikrin de izini sürüyoruz. Erkek şiddeti üzerine, kadın düşmanlığı üzerine düşünüyoruz. Bu sizin için bilinçli bir tercih mi, yoksa bu romanınızda kendiliğinden mi yerini buldu?

Derler ki; kitabın ne verdiğinden ziyade, okurun ne aldığı önemlidir. Çok doğru. Aynı metin için yüz farklı okuma yapılabilir, her birisinden farklı mesaj çıkar. Örneğin, siz bu hikâyede kadın düşmanlığı hissetmişsiniz. Hâlbuki ben bu mesajı verdiğimin farkında değilim. Şiddet öğeleri kullandığım doğrudur; ama bunları kadına yöneltme çabam olmadı. Demek ki bazı subliminal öğeler var size bu hissi veren… Benim yazma sürecim açısından da subliminal olabilir bunlar.

»Demet’in başına gelenleri dinlerken iş yaşamındaki vahşi rekabeti, Anya’nın yaşadıklarına tanık olurken Sovyetler’in çöküş sancısını da hissediyoruz. Erkek karakterlerde sosyal siyasal koşulların etkisi hissedilmiyor. Kadınlar toplumdaki sarsıntılardan, olumsuzluklardan daha fazla mı etkileniyor?

Kültürel önyargılar nedeniyle kadınlar toplumda erkeklerden daha az yer buluyor; bu doğru. Ancak ben, insanı insan yapan özellikler bakımından kadınlarla erkeklerin eşit olduğuna yürekten inanıyorum. Erkeklerin duyguları daha az veya daha yüzeysel yaşadığı savını bir kadın olarak kabul etmiyorum. Bu açıdan bakınca; toplumsal olumsuzlukların kadın, erkek, çocuk, herkese acı verdiğini düşünüyorum.

Günümüz kurumsal iş hayatı, kadınlar kadar erkekler için de yıpratıcı. Sovyetlerin belli dönemlerinde yaşananlar, Sovyet erkeklerini de çok yaraladı. Aytmatov romanlarındaki kadar kuvvetli örnekler veremesem de; Aleksey’i yazdım mesela. Bana göre Anya ve Aleksey’in bu bakımdan farkı yok. Demet ve Anya, öyküdeki sosyal arka planların nesnesi oldular. Kadındılar. Ama Demir ve Anton olsalardı da onlara benzer acıları çektirirdim.

»Botulinum toksin üzerinden kurduğunuz kurgu hayranlık uyandırıcı. Mesleğinizi merak etmekten kendimi alamadım. Bir de kitap sonunda verdiğiniz kaynakçaya bakarak yazmadan önce hazırlık yaptığınızı söyleyebiliriz. Bu süreçte hangi yöntemleri izlediniz ve süreç ne kadar sürdü?

Bana, “Sen kimya şirketinde çalışmıyor muydun?” gibi sorular soruyorlar. Sizi hayal kırıklığına uğratmak istemem ama istatistikçiyim ben. Üzerine de Türk Dili ve Edebiyatı okudum.

Pozitif bilimlere hep merak duymuşumdur. Çocukken dedemle Bilim Teknik okurduk. Şimdi de akademik tıp dergilerindeki makaleleri okuyorum. Başkalarına sıkıcı gelebilir, ama benim ilgimi çekiyorlar.

Bir yazı yazmadan önce aklımda kurguya dair sadece bir siluet oluyor. Bu siluetin şekillenmesi için iyi görebilmem lazım. Daha fazla veri elde etmek için daha çok okuyorum. İster roman, ister öykü, ister köşe yazısı olsun… Ben araştırma yapmadan hiçbir şey yazamam. Belki de hayal gücüm yeterince zengin olmadığı içindir.

Diğer taraftan; bilim ve teknoloji tarihi, devletlerin güç savaşı, silah teknolojilerinin gelişimi, benim diyen hayalperestin fantezi dünyasını zorlayacak tuhaflıklarla dolu. Her türlü garipliğin yaşanabildiği bir dünyadayız. Okudukça hayretim artıyor; daha çok okumak istiyorum. Ve daha çok yazmak…

Herhangi bir yazıya ayırdığım toplam sürenin yarısına yakınını kaynak taramaya ayırdığımı söylersem abartmış olmam. Kendimce bazı basit sistemlerim var: Öncelikle araştıracağım konunun alt başlıklarını çıkarırım, bu başlıklarla ilgili kaynakları derlerim. Sonra oturup elime fosforlu kalemimi alırım…

»’Düşünen hayatta kalır’ Metin’in mottosu. Siz romanın adını ‘Her İşte Bir Hayır Vardır’ derken bu mottoyo antitez geliştirmiş gibisiniz. Ne dersiniz?

Bu roman Metin’in ve düşündüklerinin romanı. Çünkü Metin dünya tarihinde iz bırakacak vizyona sahip bir karakter.

Ama yaşamda iyi şeylerin olacağına, yanlışların eninde sonunda iyiye vesile olacağına inanmamız gerekiyor. Yoksa hayat çekilmez bir hâl alır. Kadercilik de burada devreye giriyor. ‘Her İşte Bir Hayır Vardır’ olumlu önermesini doğrulayan bir kurgu hayal ettiğim için yazdım bu romanı. Tesadüflerin kaderi şekillendirdiği bir hikâye ortaya çıktı. Tesadüflerin ve olasılıkların hikâyesi. İstatistikçi olmam burada devreye girmiş olabilir… Üniversiteden mezuniyetimiz sırasında yaptığı konuşmasında kıdemli bir hocamız, “Yaşamınız boyunca her baktığınız yerde istatistik görebilmenizi istiyoruz” demişti. Mezuniyeti nerede kutlayacağımızdan başka gündemimizin olmadığı o yaşta çok anlamsız gelmişti bu söylediği. Ancak şimdi ne demek istediğini idrak edebiliyorum. Nur içinde yatsın Ömer Hoca.

»Romanınızın diğer bir özelliği tatlı bir ironinin elden bırakılmamış olması. Demet’in karakter olduğu bir romanda bu kaçınılmaz mıydı?

Kitaptaki en prototip karakter aslında Demet. Yüksek bir kariyer beklentisiyle yola çıkıp yolda telef olacak, yirmi yıl sonra emekliliğine gün sayar hale gelecek ve orta düzey koltuğunu bir yıl daha korumayı beceri sanacak, standart bir beyaz yakalı. Bugün pek çoğumuz bu döngüsel hayatı yaşıyoruz. Ben de dâhilim bu güruha…

Bu hayatın dışına çıkıp belli bir mesafeden bakabilsek, ne kadar absürt olduğunu daha iyi görürüz. Bu acınası halimiz aslında epeyce komik. Yazdığım ilk bitmiş metin, ‘Sıkıntı’ adında bir öyküydü. Kurumu tarafından kişisel gelişim eğitimine gönderilen genç bir kadının bir gününü anlatıyordu. İroniyi asıl orada görecektiniz!

»Has edebiyatla polisiyenin kesiştiği ya da ayrıldığı yönler olduğunu düşünüyor musunuz?

Polisiye edebiyat has edebiyat değil midir ki kesişsinler?

Tüm türlerin edebî açıdan zengin örneklerinin yanı sıra baştan savma yazılmış, ticari kaygılarla üretilmiş örnekleri var. Polisiye de bu açıdan farklı değil.

Hele bir de edebî değeri, metnin içerdiği ideolojik alt mesajlara endeksleyen bir akım var ki; külliyen karşıyım.

Polisiye, bilimkurgu, fantezi türlerinin edebiyat elitleri tarafından hâkir görülmesine yönelik mücadelemiz sürüyor, sürecek. İyi polisiye iyi edebiyattır.

» Polisiye türünde Türkiye ve dünya edebiyatında okuduğunuz kadın yazarlar kimlerdir?

Polisiyenin her janrını okumaya gayret ediyorum. Polisiye dünyası çokuluslu ve çok renkli. Kuzeyden Karin Alvtegen, Ada’dan Minette Walters, güncel Amerikan tarzından Kathy Reichs tavsiye edeyim ilgilenenlere. Elbette altın çağın taçsız kraliçelerini, Agatha Christie, Dorothy L. Sayers ve çağdaşlarını okuduğunuzu düşünüyorum.

Türk polisiyesinde de çok kuvvetli kadın kalemler var. Nihan Taştekin’in dilinden ziyadesiyle hoşlanıyorum. Son dönemdeki favorim ise, ‘police procedural’ türünü Türkiye’de harika şekilde uygulayan Nuray Atacık. Fener Balığı’nı mutlaka okuyun. Bizim altın çağ kraliçemiz Zuhal Kuyaş da yeniden basıldı. Okuyalım.

»Yeni bir çalışmanız var mı?

Ben de fikir çok… Fakat önceki cevaplarımda da söylediğim gibi, disiplin ve sıkı çalışma olmadıktan sonra fikrin bini bir para. Maalesef çok hızlı ilerlediğimi iddia edemem. İkinci roman üzerinde çalışmaya başladığımı söyleyebilirim sadece… Oyun sevgisine övgü niteliğinde bir polisiye olacak bu roman.

221B Polisiye Kültür Dergisi’nde ‘Polisiyelerin Ölümsüz Silahları’ diye bir köşeye başladım. Her sayıda polisiyelerde öne çıkan başka bir silahı inceliyorum.

İlaveten cinairoman.com sitesinde de yazılar yazıyorum. Sitemiz yepyeni görüntüsüyle sevenlerine kavuşacak çok yakın zamanda. Bol okuma, bol araştırma, daha çok polisiye…

Hepimiz aynı çuvalda

PELİN TEMUR

Bilimkurgu her tür dünyada ve her tür gelişmişlik düzeyinde işleri elimize yüzümüze nasıl bulaştırdığımızı anlatır. Hiçbir hayal, hiçbir kurtuluş umudu kurtulamaz onun metalik dişleri arasında parçalanmaktan. Bu, bir tür korku yaratır insanda; işlerin asla ‘başka’ türlü olmayacağına dair bir umutsuzluk. Artık ışıktan hızlı hareket edebiliyor ve başka gezegenlerde koloniler kurabiliyor olsak da, o en eski baştan çıkarmayla ‘dünyayı ele geçirmek’ isteyen -tabii artık ‘dünyaları’- birileri mutlaka çıkar ve sıradan insanların acı çekmesi, dünyanın yok olması pahasına arzusunun peşinde koşar. Biz de küçük yaşamlarımızın Moloch’un ellerinde nasıl parçalandığını çaresizce izleriz. Sonrasında ilk yapay zekâmız Arabistanlı Sophia’nın gözlerini süzerek espriler yapması korkudan saçlarımızı diken diken edebilir.

Ama Ernst Bloch’un Umut İlkesi’nde anlattığı gibi korku ve umut ikiz kardeştir. İkisi de geleceğe dair bir hayal içerir. İşte, bilimkurgu, bu en karanlık umutsuzluğun içinde kökten bir umut verir, tuhaf bir biçimde. Başka dünyalar, başka türlü varoluşlar olduğunu görmek, onları biçimleyen, bizimkinden farklı olmasına neden olan teknik, ekonomik, sosyal belirleyenleri görmek, halihazırdaki dünyamızın da belirlenmiş bir dünya olduğunu anlamamızı sağlar. “Kendiliğinden böyle olduğunu sandığım dünyamı biçimleyen şeyler neler?” Bu, dönüştürücü, devrimci bir sorudur. Hem insan dünyasını anlamamızı sağlar hem de başka türlüsünün mümkün olduğu bilgisini verir.

Kadın bilimkurgusu tüm bunların yanında farklı bir şeyle daha ilgilenir: Bu ‘sistem’ dediğim şey bana ne yapıyor? Ruhumda hangi karanlık hayaletleri canlandırıyor? Neleri öldürüyor? Neden öldürüyor? Onu değiştirmeye çalışırken kendimde neyi değiştireceğim? “…Vermediğiniz şeyi alamazsınız, kendinizi vermeniz gerekir. Devrim’i satın alamazsınız. Devrim’i yapamazsınız. Devrim olabilirsiniz ancak. Devrim ya ruhunuzdadır ya da hiçbir yerde değildir.” (Le Guin/ Mülksüzler)

Elbette bunu yapan erkek yazarlar da var ve bunu yapmadığı halde çok iyi yazan başka kadınlar ve erkekler de. O yüzden yazıyı cinsiyetler yarışına çevirmektense kadın yazarlarda tipik olduğunu düşündüğüm özelliklerden söz edeceğim. Alanın genişliği nedeniyle kadın yazarları Mary Shelley, Margaret Atwood, Connie Willis ve kalbimin beyaz saçlı kocakarısı Ursula Le Guin’le sınırlıyorum.

Ursula Le Guin, bilimkurgunun fantastiğin modern bir eyaleti olduğunu söyler. Fantastikse arketipseldir; ruhsal çelişkilerimizi anlatır. Bu temel ve kadim çelişkilerimizi, çelişikliklerine zarar vermeden, çözmüşüz gibi yapmadan anlatmanın tek yolu fantastik kurgudur, der Le Guin. Masallardan bilimkurgu edebiyatına kadar geniş bir edebi evren, başka türlü anlatamayacağımız ruhun karanlık bölgelerine bakıştır. Ya bilim? Kadın bilimkurgusunda bilim nerede?

Kadın bilimkurgularında vurgu bilimde değildir. Hatta neredeyse bilimkurgu değillermiş gibi dururlar. Erkek bilimkurgusunda görülen kavgacı ton yoktur kadın bilimkurgusunda. Sadece hikâyedeki kavgadan söz etmiyorum. Erkek yazar parlak bilimsel buluşlarını yazarken biraz da zamanla, şimdi’yle, okuyanla kavga eder. Hayal gücünün yüceliği ve kurduğu yeni toplumsal yapıyı kavrayışındaki zekâ ile bizi cezbetmek ister. Cezbeder de. Kadın bilimkurgusundaysa biraz perişan olmuş hissederiz kendimizi. Tam anlıyor gibiyken elimizden kaçıverir; tam tarafımı seçecekken kafamız karışıverir. Le Guin’in Anlatış kitabı mesela. Ana kahramanımla birlikte daha ‘inanç öncelikli’ diyebileceğim toplum biçimine tam hayranlık duyacak ve onu bir tür ütopya olarak kabul edecekken bu gücün ipleri eline aldığında neye dönüştüğünü anlatır yazar. Bunları okuyup tam bilimin ışığıyla aydınlanmış, saf akılcı bir toplum düşlemeye başlayacakken aynı şeyi ona da yapar. Rahatlayacak, kısa ve net bir cevap bulacak, rahatça taraf seçecek bir alan bırakmaz bize. Çünkü yapmaya çalıştığı şey akıl ve inanç arasındaki bu çelişkiyi, tam da çelişikliği içinde, göstermektir. Beni yapan, insan olarak beni, o ya da öteki değildir çünkü; ikisinin arasında devam eden çelişkidir. Kıyamet Kitabı’nda (Connie Willis) 21. yüzyıldan Ortaçağ’a gitmiş genç bir kızın vebanın tanrının cezası olmadığını, sadece bir hastalık olduğunu bir Ortaçağ rahibine kavratabildiğini ancak hastalığın korkunçluğu karşısında kendisinin bu konuda şüpheye düştüğünü görürüz mesela.

Kadın bilimkurgu öykülerinde büyük kötüler yoktur. Dünyayı ele geçirmeye çalışan zalim diktatörler, kötücül kahkahalar atan çılgın biliminsanları yoktur. Kötüler vardır ama; küçük kötüler; hiç de kötü olduklarını düşünmeyen kötüler. Kadınlar bin yılların ‘öteki’si olarak bilir ki, hayatımızın üzerine çöken asıl kabusu yaratan o küçük kötülerdir. Bağırıp çağıran diktatörler değil, onların söylediklerine inanarak ya da çok da inanmadan bir sebeple bağlanarak hatta bazen onların söylediklerinden tamamen bağımsız olarak hayatımızı cehenneme çeviren o küçük kötüler. Komşumuz, kocamız, patronumuz, mesai arkadaşımız… ‘Toplumsal yapı’ dediğimiz şey onların küçük davranışlarının, küçük onaylama ve reddedişlerinin çevresinde belirlenir. Onları belirleyen koşulları da kavrarız az çok. Her zaman sempati duymamızı sağlayan bir kavrayış olmaz tabii bu. Ama söz ettiğim yazarlarda hiç kimse yaradılıştan kötü değildir. Bu, elbette iyi yazarlığın alamet-i farikalarından da sayılabilir. Meseleyi kaba ve açıklamasız bir iyi-kötü çatışmasına kilitlemek,(sembolik düzeyde işleyen fantastik kurguyu bir yana koyuyorum elbette) en hafif deyişle, kolaycılık sayılabilir her tür kurgu eserde. Ama yine de kadın yazarlarda, neredeyse çatışmasızlık diyebileceğimiz, zaman zaman anlatının ritmini bile riske sokan bir yayılmışlık içinde anlatılır öykü. Kötülükler de yayılmıştır, onları belirleyen nedenler de. Tıpkı günlük hayatımızda olduğu gibi, hiçbir davranışı salt ‘kötülük’le açıklayamayız. Ve tabii salt ‘iyilik’le de. Kadın bilimkurgu öykülerinde sempati duymamız, özdeşim kurmamız beklenen kişinin temel özelliği ‘iyi’ olması değildir; başka türlü bakmayı becerebilmesidir. Sorular, belirlenimler karşısında, o dünyaya tamamen yabancı olan bizim gibi şaşkınlık duymasıdır. Eğer ‘kurban’sa kurbanlığı, anlıyor olmasından gelir; sihirli ‘neden’ sorusunu soruyor olmasından. Çoğu zaman nutuklar atan bir üst akıl gibi de değil; oldukça sezgisel bir şekilde anlamışlardır. Zalimliğiyse anlamıyor oluşundandır. Doktor Frankestein iyi ya da kötü değildir; sadece anlamaz. Yaratığın yalnızlığını, yarattığına karşı sorumluluğunun ne olduğunu anlamaz. Yaratıksa daha zeki olduğu için değil, öteki’liğin verdiği kendiliğinden bilinçle anlar.

Kadın bilimkurguları karakterle uğraşır daha çok. Toplumsal yapıyı bile karaktere yansıyışıyla kavrarız. Hiçbir zaman tam ve bütüncül bir tarifi verilmez bize. Damızlık Kızın Öyküsü’nde şehri ancak Fred’inkinin iki tarafı kapalı başlığından gördüğü kadarıyla görürüz. Öykü, şehir veya yeni toplumsal düzen hakkında değildir; Fred’inki hakkındadır. Onun dolayımıyla anlarız yeni toplumsal yapıyı. Söylemem gerek ki, bu kitapta denge karaktere doğru biraz fazla bozulmuştur. Onun melankolisine fazla kapılırız.

Söz Atwood’dan açılmışken, kendisinin bilimkurgu yazarı olarak adlandırılmayı ısrarla reddettiğini söylemeliyim. “Gerçekte olmamış hiçbir şey yazmadım ben” der. Yazdıklarının bilimkurgu değil, ‘varsayımsal kurgu’ olduğunu söyler. Damızlık Kızın Öyküsü’nde kurduğu dünya ise bir distopya değil ‘üstopya’dır. Bu kavram da Atwood’a ait. Çünkü, der, her ütopyanın içinde distopya ve her distopyanın içinde ütopya vardır; ikisinin de saf halini üretmek mümkün değildir.

Buradaki diyalektik kavrayış tüm kadın bilimkurgu eserlerinde görülür. Kategorik, modern erkek aklının işleyişini devralmaz kadın yazarlar. Çünkü Le Guin’in Lillian Smith’ten aktardığı gibi “Kadın uygarlıktan değil, uygarlığa sadakatten yoksundur.” Kategorik akıl şeyleri öncelikle birbirinden farklarıyla tanımlar; diyalektik akılsa farkları kadar benzerlikleriyle de. Belki bu yüzden bir kadın bilimkurgu eserinde ne kadar yabancı bir evrende olursanız olun size yabancı gelmez orası; ya da sadece içinde yaşadığınız kadar yabancıdır.

Yine aynı nedenle çözüm aramaz kadın bilimkurgusu. Yargılayıp iyiler – kötüler dökümleri yapmaz. Taraf tutmanızı beklemez. Anlamanızı ister. Hatta sadece üzerine düşünmenizi. Marks’ın dediği gibi “Radikal olmak, şeyleri kökünden kavramak demektir. Fakat insan için kök, insanın kendisidir.”

İnsanın teknolojik gelişimi silahla başlatılır. İlk kullandığımız alet taştan yontulmuş kesmeye, kırmaya, parçalamaya yarayan silahlardır, denir. Peki ya, ilk aletimiz her şeyi bir arada tutmaya ve oradan oraya taşımaya yarayan bir kap, bir çuvalsa? Evet, Le Guin’in aktardığı, Elizabeth Fisher’in ‘Çuval Kuramı’ bu. Kılıcını çıkarıp düğümleri kesmek fatihlerin işi. Ben Le Guin’i Gordion’un düğümünün başında kımıltısız oturmuş ona bakarken görebiliyorum. Ben de onunla birlikte bakıyorum. İktidarına düğümler vuran hükümdarları, düğümü devralmaya çalışan ötekileri ve kesmeyi çözmek sanan diğerlerini anlamaya çalışarak; kendimle düğümler arasında gerilmiş ipi hem o yandan bu yana hem bu yandan o yana, el yordamıyla takip edip kendi ruhumdaki düğümlerle iktidar düğümleri arasındaki ilişkiselliği anlamaya çalışarak… Ne şanslıyım ki elinde kılıç değil, hikâyelerle dolu bir çuval olan kadın yazarlarım var. Bana ipleri anlatıyorlar.

Gotik romanın kadın yazarları

NESLİHAN CANGÖZ

Gotik edebiyat Avrupa’da, özellikle İngiltere’de 18. yüzyılda ortaya çıkmış ve Horace Walpole (Otranto Şatosu -1764), William Beckford (Vathek, Bir Arap Hikâyesi-1786), Ann Radcliffe (Udolf Hisarı-1794), Mary Shelley (Frankenstein ya da Modern Prometheus-1818), Bram Stoker (Drakula-1897) gibi yazarlar ve eserleriyle oldukça popüler hale gelmiştir. Bu tür, ortaya çıkışından itibaren popüler kültüre dâhildir ve tam da bu nedenle edebiyat eleştirmenleri, akademisyenler gotik edebiyatı yazınsal anlamda değersiz bulur ve dolaptaki iskelet muamelesi yaparlar. Tıpkı polisiye ve bilimkurguya yapılanlar gibi. Bu kısa yazıda benim amacım ise gotik edebiyatın neden incelenmeye değer olduğunu veya özelliklerini tartışmaktan çok, zaten kanona dâhil edilmeyen gotik edebiyat türünde yazarak çifte görünmezlik kazanan (!) bir kadın yazara, Ann Radcliffe’e (1764-1823) dikkat çekmek.

The Castles of Athlin and Dunbayne, A Sicilian Romance (Sicilya’da Bir Aşk Hikâyesi) (Udolf Hisarı), The Italian ile Gaston de Blondeville adlı romanları bulunan ve Korkunun Kraliçesi (The Queen of the Terror) adı verilen Radcliffe, zamanının çok satan yazarlarındandır. En bilinen eseri The Mysteries Of Udolpho’dur. Kendine has bir stili vardır ve türün gelişmesinde ve devamlılığında etkisi büyüktür. O güne değin gotik kurgunun ana kahramanları erkek ve yan kadın karakterler ya çaresiz, zayıf bakireler ya da şeytanla işbirliği yapan korkunç cadılar iken, Radcliffe’in esas kahramanları kadınlar olmuştur. Romanlarında, zalim, korkutucu bir erkeğin tehdidi altındayken uzun zamandır kayıp annesini arayan genç kadın kahraman figürüne sıkça rastlanır. Gerilimin ve korkunun hiç eksik olmadığı romanlar, iyilerin kazandığı, kötülerin cezalandırıldığı bir mutlu sonla biter. Hikâye genellikle sarp dağlar, karanlık koridorlu kaleler, dehlizler, sık ormanlar ve uzak diyarlarda -mesela İtalya- geçer. Eh, ne de olsa İtalya 1700’lü yıllar için yeterince uzak ve egzotik bir ülkedir.

Ann Radcliffe’in gotik romanlarında doğaüstü sandığımız öğeler, sonunda mantıklı açıklamalarla bizi görünen dünyaya geri getirir. Örneğin Udolpho’nun Gizemi romanının kahramanı Emily, anne ve babasının ölümünün ardından teyzesi ve romanın kötü karakteri olan eşi Montoni tarafından Udolpho şatosuna hapsedilir ve burada elinde hançerle kilitli odaya giren gölgeler, gaipten gelen müzik sesleri, aniden sönen mumlar, hayaletler gibi akılla açıklanamayacak olaylarla karşılaşır. Ancak, romanın sonunda doğaüstü gibi görünen tüm bu olayların bu dünyaya ait ve mantıklı bir açıklaması olduğu anlaşılır. Bu nedenle, Radcliffe’in romanları ‘açıklamalı doğaüstü’ ya da tekinsiz fantastik sınıfında değerlendirilir. Dönemin diğer gotik romanlarında ise şeytanlar, iblisler, hortlaklar gerçekten vardır! İşte bu fark gotik romanların incelenmesinde sıkça kullanılan korku ve dehşet ayrımının ortaya çıkmasına neden olmuştur. Bülent Somay’a göre Ann Radcliffe’in yapıtları yayımlandıkları dönemde fazla evcil bulunarak şiddetle eleştirilmiştir. Marquis de Sade, Matthew Lewis’in Keşiş adlı yapıtını “her açıdan Bayan Radcliffe’in parlak muhayyilesinin uçuşlarından daha üstün” bulurken, Sir Walter Scott “Bayan Radcliffe’in tanıttığı hikâyenin mistik ve olağanüstü olayların tümünün çok basit ve doğal nedenlere bağlanarak sonuçlandırılması tarzını hiç onaylamıyoruz” diye yazmıştır. Radcliffe ise ‘On the Supernatural in Poetry’ adlı makalesinde bu eleştirilere “Korku (terror) ve dehşet (horror) zıttırlar; birincisi ruhu genişletir ve [ruhun] melekelerini yüksek bir yaşam derecesine çekerek uyandırır, diğeri ise bunları büzüştürür, dondurur ve neredeyse yok eder…ve dehşet ile korku arasındaki büyük fark, birincisinin o dehşet verici (dreaded) şer karşısındaki belirsizliğinde ve bulanıklığında değilse nerededir?” diyerek cevap vermiştir.

Radcliffe’in bu makalesi aslında ölümünden üç yıl sonra yayınlanan Gaston de Blondeville (1826) adlı romanının sunuş bölümüdür ve iki erkek gezginin Shakespeare’in anayurdunda yaptıkları seyahat esnasında aralarında geçen konuşmalar olarak kurgulanmıştır. Radclifffe’in Shakespeare’in gotik yazının öncülü olduğunu öne sürdüğü bölümde yazdığı bir cümle dikkat çekicidir: “gerçek cadılardan bahsediyorum-şairin cadılarından; korkuya ilişkin tüm duygularımız ve fikirlerimiz bununla uyumlu olarak gelişmiştir.” Bence Radcliffe de dönemin gotik yazınının cadısıdır. Kadınların yalnız yürümesinin dahi hoş karşılanmadığı bir dönemde (Udolpho’nun Gizemi’nin 1794 yılında yayımlandığını akılda tutarak) Radcliffe’in roman kahramanı Emily İtalya’ya seyahat eder ve yalnız olsa asla yapmayacağı şeyleri kötü karakterlerle mücadele etmek için uzak bir ülkede yapar. Kaldı ki Radcliffe’in Udolf’’u yazdığında, bırakın İngiltere’nin dışına çıkmayı, Londra ve Bath’ın dışında bir şehre gittiği bile şüphelidir. Roman kahramanı Emily ise Alp Dağları’nı tırmanan, düşmanlarla kuşatılmış ormanların derinliklerine giren, şatoda gizli odalar bulan, karanlık dehlizlerden kurtulan, diğer bir deyişle, harekete geçen, karar alan ve mücadele eden bir kahramandır. Ellen Moers’in Literary Women adlı çalışmasında belirttiği gibi, “Radcliffe için gotik roman, genç kızları, kurallara karşı çıkmalarını gerektirmeksizin uzak yerlere, heyecanlı yolculuklara göndermenin bir aracıdır… [G]otik roman Radcliffe’in ellerinde pikareskin dişil alternatifi olmuştur” (126).

Radcliffe’in, 18. yüzyılda hem cinsiyeti hem de ait olduğu sınıf itibariyle seyahat etmesi çok zor olduğundan, şahane İtalya tasvirleri için erkeklere ait seyahat kitaplarından, Salvator Rosa, Claude ve Gaspar Poussin gibi ressamların tablolarından ve tiyatro oyunlarının dekorlarından yararlandığı biliniyor. Aynı nedenlerle kendisi gibi seyahat edemeyen kadın okuyucuyu romanlarında yepyeni bir deneyimi paylaşmaya davet etmiştir Radcliffe. Onun gotik romanlarında seyahat egzotik bir ülkede, açık alanda, müthiş manzaralar eşliğinde yapılan mutluluk verici bir deneyimdir. Üstelik bu, sadece okuyucu için değil, diğer yazarları da etkileyecek bir yenilik olmuştur. Pek çok kadın yazar, hayatlarındaki sınırlamaya benzer türde romanslarla cevap vermiştir; romanların sadece isimlerine bakmak bile yeterlidir: The Wanderer (Gezgin-Fanny Burney), Lettres d’un Voyageur (Bir Gezginden Mektuplar-George Sand), The Wide Wide World (Uçsuz Bucaksız Dünya-Susan B. Warner) gibi.

Diğer taraftan, bu dönemde bir romanın kadın kahramanı ancak kapalı kapılar ardında seyahat ederek yani kalenin, evin, manastırın, şatonun içinde gezerek cesur ve özgür olabilir, daha önemlisi saygın kalabilirken, Radcliffe’in ağırbaşlı kadın kahramanları her nerede olursa olsunlar hanımefendiliklerinden hiçbir şey kaybetmezler. Mesela çok ani ve tehlikeli bir yolculuğa çıkarken yahut kaçırılırken dahi hanım hanımcık bir İngiliz kızı gibi yanlarına birkaç kitap, çizim materyali, bir müzik aleti (örn. Emily lut çalar ve lutunu yanından ayırmaz) almayı başarırlar! Bir kulenin tepesinde kasvetli, hayaletli bir odada kilitliyken “…küçük kitaplığını düzenler…kalemlerini çıkarıp penceresinden görünen görkemli manzarayı çizme düşüncesinin verdiği mutlulukla sakinleşir.” Bir başka bölümde Emily kalenin dar merdivenlerinden uçarcasına inerek, dehlizlerden geçerek kaçar, geceyi dağlarda geçirir ve sabahın ilk ışıklarıyla bir köye varır ama köylülerle ilk karşılaşmasında “görünüşü şaşkınlık uyandırır.” Emily’nin şapkası yoktur.” Neyse ki sonraki sayfada Emily’nin bu acil durumla başa çıkmak için bir hasır şapka alıp taktığını öğrenir ve rahatlarız. Ayrıca biliriz ki usturuplu kıyafetler, konuşma ve davranışların yanında hanımefendilik kitinin en önemli parçası edeptir ve Radcliffe, Emily’yi babasının öğütleriyle uyarır: “Sevgili Emily, sokulgan, tatlı gönlünün romantik hatalarına, ince duyguların gösterişine boyun eğme…Duygusallığın zarafeti ile övünmekten kaçın…Duygusallığına olan direncinin ne kadar değerli olduğunu her zaman hatırla.” Kız kardeş Laurentini de yine ölüm döşeğinde babanın tavsiyelerini “tutkunun ilk hazzına karşı uyanık ol…Onun akışı çok hızlı, gücü kontrol edilemez” diyerek daha açık bir biçimde yineler.

Radcliffe’in hayatına ve kişiliğine dair bilinenler çok sınırlı. Hatta kendisi de bir şair olan Christina Rossetti, Radcliffe’in biyografisini yazmak istemiş ancak materyal eksikliği dolayısıyla vazgeçmek zorunda kalmıştır. Moers’ten öğrendiğimize göre, Radcliffe bir gazeteciyle evlenmiştir, çocuğu yoktur, utangaçtır, bir kadın ve yazar olarak da saygınlığı hususunda çok hassastır. Bu aşırı hassasiyetinin sebebi, Moers’e göre, muğlak sosyal pozisyonudur (134). Radcliffe’in babası küçük bir dükkân sahibidir ama dönemin en aristokratik ürününü, yani Wedgwood porselenlerini satar. Moers’in görüşüne tamamen katıldığımı söyleyemem. Bu hassasiyetin, sınıfsal pozisyonundan çok, tıpkı kendisinin faziletli, ağırbaşlı, kibar kadın kahramanlarında olduğu gibi 18. yüzyılda yaşayan genç kadınların korkularından, yani şimdi olduğu gibi yeterince iffetli olamama ve kadınlığın “saygın” sınıfına ait iken bir alt sınıfa (mesela hafifmeşrep) kolayca kayıverme tehlikesinden kaynaklanması daha muhtemel görünüyor. Üstelik Radcliffe’in, yazın dünyasında bir kadın yazar olarak varolması yeterince güç ve yazarlığın saygınlığına gölge düşürebilecek bir uğraş iken -sürekli karşılaştırıldığı dönemin erkek yazarlarının eserleri müstehcenlik sınırlarını zorlasa bile- roman kahramanlarını ‘saygın hanımefendiler’ olarak kurgulamasını anlaşılır buluyorum.

Radcliffe sadece 32 yaşındayken aniden yazmayı bırakır. ‘Gizemli’ bir yazar olduğundan, hakkında çok tuhaf söylentiler çıkmış tır: Devrim sırasında Paris’te ajan olarak çalıştığı ve yakalandığı yahut olağanüstü hayal gücünün onu delirttiği ve bir akıl hastanesine kapatıldığı, göreceği kâbusları romanlarında kullanmak için uykudan önce çiğ et yiyip yattığı gibi. Bu söylentilerin doğruluğu kanıtlanmış değil ama son romanı The Italian’ın (1797) yayınlandığından itibaren sessizleştiği biliniyor. Bitmeyen hırslı küçümsemelere, alaylara, popüler parodilere sekiz yıl dayanması ve son romanının da durumu iyileştirmediğini görmek yazmayı bırakmasında etkili olmuş olabilir. Bu arada, Jane Austen’ın Northanger Manastırı (1803) adlı romanının da Radcliffe’in eserlerinin bir parodisi olduğunu söyleyelim. Londra belediye başkanının oğlu ve kendisine Otranto Şatosu’nun tıpkısını yaptıracak kadar zengin olan Walpole veya yine soylu, İngiltere’nin Lahey büyükelçisi, İtalya’da, Fransa’da değerli sanat eserleriyle dolu şatoları olan Lewis gibi, gotiği gösterişli bir biçimde yaşayan çağdaşı erkek yazarların aksine Radcliffe evinde sessizce yaşıyordu.

Yaklaşık 250 yıl sonra hâlâ Ann Radcliffe ve eserleri romansı, gotik yazını veya tarihi kurguları küçümseyici imalarla eleştirmek için hedef tahtasına konulabiliyor, edebiyat tarihinde, gazetelerde, ansiklopedilerde değersiz bulunmaya devam ediliyor. Ama diğer yandan kitapları da hâlâ basılıyor, çevriliyor ve okunuyor. Gotik yazın ve Ann Radcliffe’in eserlerinin değersizliği üzerine sayfalarca yazan Mina Urgan’ın bile Byronvari kahraman tiplemesini edebiyata kazandırdığını belirttiği, kahramanlarına ve okuyucularına daha önce olmadığı kadar bağımsızlık ve özgürlük sunan ve gotik yazını hem kendi döneminde hem 21. yüzyıl Neo-Gotik yazınında dahi bolca taklit edilecek biçimde değiştiren bu yazara özür ve saygı borçlu olduğumuzu düşünüyorum.

Simge Pınar’dan ilk tekli: Biz Hep Aynı

Sofar İstanbul’daki başta olmak üzere çok sayıda canlı performansıyla adından söz ettiren müzisyen Simge Pınar, ilk teklisi Biz Hep Aynı’yı yayınladı.

Emir Yargın’ın yönetmenliğinde çekilen video klibi YouTube’da yayınlanan şarkıya tüm dijital platformlardan ulaşılabiliyor.

Söz ve müziği Simge Pınar’a ait olan şarkının düzenlemeleri Harun Tekin’e ait.