Tarafsız Habercilik

‘Sevgileri yarınlara bırakmayalım’

BURAK ABATAY @abatayburak

İrem Candar ikinci solo albümü Gül ile Akide’yi yayımladı. Garaj Müzik etiketiyle yayımlanan albümde 9 şarkı var. Sevmeye Geldik şarkısında ise Candar’a Fırat Tanış eşlik ediyor. Alper Yamak’ın yönetmenliğinde de Beni Bana Bırakıp şarkısını kliplendiren Candar, Gül ile Akide’de sevgiyi ve özlemi özgürce işliyor. Birçoğumuz onu Turgut Uyar’ın Göğe Bakma Durağı şiirinin bestesiyle ve Teoman düetleriyle tanıyoruz. Candar ile Beşiktaş’ta buluştuk, albümünü ve müziğini konuştuk.

  • 5 yıl sonra gelen bir albüm oldu? Neden beklediniz bu kadar?

5 yıl boyunca kendimi araştırdım. İnsanın en önce öğrenmesi gereken şey kendisi. O yüzden bu yolda biraz emek harcadım aslında. O yüzden yaşadıklarımı yazdım. Şiirler yazdım. Besteler yaptım. Boş durmadım.

  • Bu süreç nasıl yansıdı albüme?

İlk olarak samimi bir albüm yaratmaya çalıştım. Yaşadıklarımdan yazdığım şiirlerden şarkıları oluşturdum. Bir klasik olmasını amaçladım. Çünkü yıllar sonrasında bile insanların dinleyebileceği tüketilmemiş bir müzik oluşturmaya çalıştım. Daha doğrusu şarkıların önemine odaklandım. Günümüzdeki albümlere ya da ‘Top 10’ listelerine bakınca birbirinin benzeri müzikleri görüyoruz. Bu yüzden de bir süre sonra sönüp gidiyorlar. Ben bunun olmaması için belli modalara uymayan, kendine has ve kalıcı bir şey yaratmaya çalıştım.

sevgileri-yarinlara-birakmayalim-473339-1.

  • Erik Ağacı daha sert bir albümken bu daha dingin ve sakin. Bu ne türden bir değişim?

O zamanki ben ile şimdiki ben çok daha farklı. O zaman bir adım atayım da ne olursa olsun şeklinde bakıyordum. Tabii ki çok emek vardı ama Gül ile Akide’nin yanında solda sıfır kalıyor. Deneyim oluştuktan sonra ortaya çıkan şeyler çok daha farklı oluyor diye düşünüyorum.

  • Dediğiniz gibi çok fazla albüm ya da müzisyen birbirine benziyor. Dinleyen sizde daha farklı ne bulabilir?

Bu albüm biraz var olduktan sonra insanların hayatlarında iz bırakacak şarkılara sahip olduklarını düşünüyorum. Gün gelecek kimisi flört ederken sevdiğine yollayacak. Kimisi ayrılırken dinleyip teselli bulacak. İçten ve gönülden yazılmış şarkılar olduğu için bir modaya uyması için değil, kalıcı olması için oluşturuldu. İnsanlara iyi geleceğini düşünüyorum. Mesela ‘Sevmeye Geldik’ şarkısında bence küs insanlar birbirlerini arayacak. Birbirlerini sevdiklerini söyleyecek ve sevginin ne kadar gerçek olduğunu dinleyip, bu gerçeğin hücrelerine işleyeceğini düşünüyorum.

  • Şarkı sözlerinde karamsarlık ve iyimserlik arasında bir yer var…

Her meselede bir denge olması gerekir ya; karanlığın içinde beyaz, beyazın içinde de karanlık var. Hayatın her alanında bir denge içerisindeyiz. Kötü bir durum varsa içinde iyi bir şey de olması gerekir onu var etmesi için. Tabii ki karamsar olan parçaların içine mutlaka umut aşıladım. Umudun zaten her zaman yanı başımızda olduğunu insanların hatırlaması için.

  • Albümde düzenlemeler dikkat çekiyor. Nasıl anlatıyorsun müziğini?

Kendi müziğimi bir forma veya kalıba oturtmak için yapmıyorum. Piyanonun başına geçip bestelediğim parçalar. Sound’ları kendiliğinden ortaya çıkmış şarkılar. Bir şarkı sözünü yazıp oturup onu bestelediğim zaman piyanoda, bittikten sonra enstrümanlarını duyabiliyorum. Bu şarkılar da aynen bu şekilde giydirildi. Hak ettikleri enstrümanlarla bezendiler. O yüzden sound’u ile ilgili net bir şey söyleyemem. Alternatif kategorisine giriyor. Herkesin dinleyip kendinden bir şeyler bulmasını istedim. Bu yüzden ‘popüler’ sayılabilecek şarkılar da var. Bencillik yapmak istemedim. Tutan şarkılar diye de bir şey var. Hit şarkılar. Yanyana koyduğunuzda birbirine benziyor. Bir moda var ve gelip geçiyor. Öyle bir gaye gütmediği için benim müziğimin alternatif olduğunu düşünüyorum. Aynı zamanda sözleriyle de iyi geldiğine dair geri dönüşler de alıyorum. Madem albüm yapmak istiyorum, ki yapabileceğim en güzel şeydi bu insanlara bir şeyler verebilmek için, onun için de en güzel ve en keyifli şekilde süslemek istedim.

  • Birçok kişi gibi ben de sizi Göğe Bakma Durağı şiirinin bestesiyle tanıdım. Ve Teoman düetleri…

Turgut Uyar’ın Göğe Bakma Durağı şiirini besteledim, evet. Ve daha sonra o şarkı kendini internette buluverdi. Mix’i bile olmamıştı. Hiçbir reklamı yapılmadan organik bir şekilde çok fazla insana ulaştı. Bu da içindeki niyetten sanırım. İnsanlara iyi geleceğini düşündüğüm için temiz bir niyetle söylemiştim. Gezi ile ilgili çekilecek bir belgesel için bestelemiştim. O esnada insanlar tarafından da çok sevildi. Gitmek istediği yere gitti.

sevgileri-yarinlara-birakmayalim-473340-1.

  • İkinci Yeni şiirininde iyiden iyiye popülerleştiği bir zamana denk geldi.

Bir hamle değildi bu. Gezi ile ilgili bir belgeseli tamamlayacak bir şekilde yapmıştım. Bir anda ortaya çıkmış bir birlik duygusunun nasıl temiz olduğunu anlatmaya çalışmıştım bestelerken. Bu yüzden de bir şekilde insanlara ulaştı.

  • Teoman’la tanışıklığınız nasıl oldu?

2005 yılıydı yanılmıyorsam, ortak arkadaşlarımız vesilesiyle tanışmıştık. Benim şarkı söylediğimi biliyordu. Cumartesi akşamları Kemancı’da çıkardım. Doğum gününe gittiğimde orada özellikle istedi. ‘Bir albüm yapıyorum. Beraber bir şarkı söyleyelim mi?’ diye. Ben de ‘olur’ dedim. İlk tanışıklığımız öyle başladı.

  • O nasıl buldu bu albümü?

Teoman kolay kolay bir şeyleri beğenen bir insan değil. Bir şeyleri beğenmesi zordur ve zaman alır. Dinledi ve beğendi bu albümü.

  • Kimler var bu albümde? Bir Fırat Tanış düeti dinliyoruz.

Levent Özer, ‘Bir Gün Parlamışsın’ parçasının aranjmanını yaptı. Aynı sözlerinde de ufak bir katkısı var. Ali Güven ile ‘Gitme Kal’ adlı parçayı birlikte oluşturmuştuk. Harika insanlarla çalıştık. Beni anlayan insanlarla birlikteydik. Fırat Tanış ise sevmeyi bilen birisi. O yüzden onunla bu parçada söylemek istedim ve kırmadı.

sevgileri-yarinlara-birakmayalim-473341-1.

  • Müzikte çok güzel üretimler var. Yeni bir nesil çok güzel yerleşti. Bu değişimi nasıl izliyorsun?

Bir kere hepimizin kalbinde ve yüreğinde değişim gelmeden önce kendini haberdar etmişti ilk başladığı zaman itibariyle. Hiçbir değişim engellenemez. Kişinin niyeti çok önemli. O kadar pırıl pırıl bir gençlik var ki, onlar yaşamaya devam ediyorlar. Onların da çocukları olacak ve bu nesil dünyaya yayılacak. Karanlık bir dönemden de geçsek tünelin ucunda ışık olacak. Olmak da zorunda. Keyfimiz ve sağlığımız yerinde olsun gerisi önemli değil. Tek istediğim sevgileri yarınlara bırakmamak.

Yağmur Ünal annesi Türkan Şoray’ın filmini çekecek

Yeşilçam’ın ‘Sultan’ı Türkan Şoray ve yapımcı kızı Yağmur Ünal, önceki akşam Ulus Sunset’te Fatih Aksoy’la yemekte bir araya geldi. Yemek sonrasında üç ünlü isim, fotoğraflarını çeken muhabirlere sürpriz projeleri hakkında bilgi verdi.

SENARYO YAZILIYOR

Fatih Aksoy, 1977 yapımı “Baraj” filmini yeniden çekeceklerini açıkladı: “Türkan Hanım’ın oynadığı, onunla ün kazanmış filmi Yağmur’la yeniden çekeceğiz. Şu an senaryosunu yazdırıyoruz. Önümüzdeki sezon bitmiş olacak.”

yagmur-unal-annesi-turkan-soray-in-filmini-cekecek-473033-1.

Travis’den Barış Manço sürprizi

BURAK ABATAY

Dünyaca ünlü İskoç müzik grubu Travis, önceki gün İstanbul’da Zorlu PSM’de hayranlarıyla buluştu. “Travis performing their album ‘The Man Who’ in full + other hits” turnesi ve Garanti Caz Yeşili Konserleri kapsamında İstanbul’a gelen Travis’in konseri için biletlerin tamamı günler öncesinde tükendi.

Grubun unutulmaz albümü “The Man Who” nun tamamını canlı çaldığı konserde grubun solisti Francis Healy, Barış Manço’nun ünlü şarkısı ‘Dağlar Dağlar’ı söyledi.

Öte yandan sosyal medyada paylaşılan görüntülere göre Healy, şarkıya böyle hazırlanmış:

travis-den-baris-manco-surprizi-473113-1.

Oyuncaktan toplum yapmak…

Dünyayı Kurtaran Adam’ın yönetmeni Çetin İnanç’ın yine Cüneyt Arkın’la 1985’te yaptığı Kaplanlar adlı bir film var. Bir sahnesinde Cüneyt Arkın, peşindeki katillerin kullandığı üç arabanın uçurumdan uçarak patlamasını sağlıyor. Söz konusu kaza görüntüleri üç oyuncak araba kullanılarak çekilmiş, bu yüzden seyirci inanılmaz derecede ilkel ve berbat bir sahnelemeye maruz kalıyor. Ama film o kadar saçma ve kötü ki, tıpkı Dünyayı Kurtaran Adam’da olduğu gibi, o ilkel sahneleme yapısal olarak hiç de aykırı durmuyor. Yani o oyuncak arabaları fırlatan set işçisinin elini bile gösterseniz akışın aksamayacağı denli mantık dışı, filmin biçimsel uygulamalarını tartışmaya bile gerek bırakmayan bir içerik söz konusu…

Yeşilçam’da aynı şeyin yapıldığı lakin tuhaf hikâyeleri yüzünden izleyiciye normal gelen başka birçok film var. Kendince ciddi bir anlatısı olan az sayıda filmdeyse oyuncaklı çekimler diğer unsurları bastıracak kadar rahatsız edici oluyor. Bence bunların başında Türkan Şoray’ın ilk yönetmenlik denemesi olan 1972 tarihli Dönüş filmi geliyor.

İbrahim (Kadir İnanır) karısı ve küçük çocuğuyla Almanya’dan köyüne doğru hızla giderken otomobilin kontrolünü kaybeder, sadece çocuğun kurtulacağı feci bir kaza olur. Gurbetçi İbrahim’in kullandığı vosvosu gerçekten paramparça edecek bir kaza sahnesi çekmek herhalde filmin bütçesi yüzünden mümkün olmadığı için, stüdyo ortamında kaya parçalarıyla oluşturulmuş bir maket uçurumdan mavi renkli bir oyuncak arabayı atarak yapmışlar çekimleri… Sonuç tam bir fiyasko tabii.
Burada “Ah o Hollywood imkanları bizde olacaktı ki!” tayfası lafa dalmak isteyebilir, aman dalmasınlar! Çünkü Dönüş filminde tartışılması gereken çok daha ciddi sorunlar var, hem de o kaza sahnesi gerçek bir vosvos parçalanarak çekilseydi bile ortadan kaldırılamayacak sorunlar…

En baştan başlayalım: Filmde, ağa zulmüyle inleyen bir köyde kocası İbrahim’i Almanya’ya işçi olarak gönderip bebesiyle yapayalnız kalan Gülcan’ın hikâyesi anlatılır. Köylülerin sadece alın terini değil cinselliklerini de sömüren ağa Gülcan’ın peşindedir, kadını elde edemeyince köylüleri namus sözcüğüyle yoldan çıkarır. Kocasına mektup yazabilmek için okuma yazma öğrenmeye çalışan Gülcan’ın öğretmenle ilişkisi olduğu yalanını uydurup hem köylüleri hem de “Namus elden gitti!” içerikli bir mektupla İbrahim’i kışkırtır. Gülcan’ın çok sevdiği ve uzun zamandır haber beklediği İbrahim, tabancasıyla mavi vosvosuna atlayıp ‘namus temizliği’ için büyük bir hışımla yola koyulur. Ama o da ne! İbrahim Almanya’da evlenmiş, bir de çocuğu olmuş, başka bir erkekle ilişkisi olduğu söylenen karısını öldürmeye bu yeni ailesiyle gidiyor!

Köylülerin namus linci sırasında çocuğu ölen Gülcan’ın ağayı öldürdüğü sahnede paralel kurguyla oyuncak arabalı kazayı görürüz. Ağa ölmüş, Gülcan’ın namusu temizlenmiştir. İbrahim ve yeni karısı da ölmüş, geriye sadece kaza yerinde ağlayan annesiz çocuk ve çocuksuz Gülcan kalmıştır. Gülcan çocuğu sahiplenir, böylece kutsal annelik kurumunu sürdürür.

Kabul etmek lazım, hikâyedeki en masum kişi olan Gülcan’ın erkekler tarafından kodlanmış hastalıklı bir ahlak düzeninde katlandığı onca çileden sonra, hem köydeki karısını aldatan hem de kadıncağızı öldürmek için yollara düşen İbrahim’in diğer çocuğuna sahip çıkmasının yarattığı bir sıkıntı var; bir yandan erkek-egemen üstyapı kurumlarına karşı elinden bir şey gelmeyen bir Anadolu kadınını merkeze yerleştirerek kadına biçilmiş edilgen kimliği yeniden üreten, bir yandan da kadının varoluşunu fizyolojik bir özelliğe -anneliğe- indirgeyip bunu kutsayan zihniyetin yarattığı bir sıkıntı… Resmi nikah kaydı altına aldırmadan ilişki yaşayabilecek kadar toplumsal normlardan uzak, özgür düşünceli, ekonomik bağımsızlığına sahip bir kadın yönetmen tarafından yapılmış özenli ve ‘ciddi’ bir filmi Dünyayı Kurtaran Adam ve Kaplanlar gibi ‘fantezi’ler seviyesine indiren, ülkenin kılcal damarlarına sinmiş bir zihniyet sorunu…

Oyuncak arabaların genellikle oğlan çocuklar hedeflenerek üretildiğini düşünürsek, sanki birileri birşeyleri oyuncak ediyor kendine ve ortalığa…

Ayin: Miras alınan delilik

Ayin, finalini biraz daha muğlak bıraksa ya da ne bileyim biterken seyircisine Rosemarie’nin Bebeği’ndeki huzursuzluğu yaşatsa bir başyapıt olacakmış. Bu haliyle de çok iyi bir film. İyi oynanmış, iyi çerçevelenmiş, iyi kurgulanmış, kısacası her haliyle iyi bir sinema örneğiyle karşı karşıyayız. “Ayin”, David Lynchvari bir film de olabilirmiş. Kayıp Otoban ya da Mulholland Drive benzeri akıl hastalığının merkezine bir yolculuk tadında giden film, başından beri ima ettiği doğaüstü olaylarla sonlanıyor. Doğaüstünü doğal olanın metaforu okumak her zaman mümkün tabii ki.

Bir yakının ölümü insanın hayatla verdiği en büyük sınavlardan birine dönüşebilir. Ölümle birlikte gelen suçluluk duygusu, ölümün kavranamaması, “ölenle ölmek”, yastan çıkamamak ya da yasa hiç girememek insanın ruh sağlığını derinden etkileyebilir. Bir de üstüne üstlük, bir yakının ölümünü başka bir yakının ölümünün izlemesi yani kişinin bir travmanın etkisinden çıkmadan yeni bir travmanın etkisine girmesi gibi durumlar deliliğe giden kapıları açabilir. Delilik de bir anlamda gerçekle bağı iyice yitirmek, bir anlamda doğaüstü bir hayal dünyasında yaşamak gibi bir şey değil mi?

Ayin’in kahramanı Annie (Toni Collette) iki çocuklu bir ailenin annesi. Annie, kendi annesini kaybedeli daha birkaç gün olmuş. Annie’nin annesi çoklu kişilik bozukluğuna sahipmiş, intihar eden erkek kardeşi ise şizofrenmiş. Annie’nin kendi ruh sağlığına dair kuşkuları olması beklenir doğal olarak. Anne kaybı ise, ruh sağlığını en sarsan şeylerden biri. Annie’nin kocası Steve (Gabriel Byrne) sakin ve pasif biri. Büyük kardeş olan oğul Peter ise tabiri caizse kafa bir dünya gezmekten hoşlanıyor. Ölen anneannenin en sevdiği torunu olan henüz ergenliğe girmiş olan Charlie ise asosyal bir kız.

Annie’nin çocuklarıyla, özellikle oğlu Peter’la arası iyi değil. Peter bir gece uyandığında annesinin üzerlerine tiner dökmüş ve kibriti çakmak üzere olduğunu görmüş. Annesi, suçu uyurgezerliğine yüklemek istede de, bir oğlun kolay kolay böyle bir travmanın altından kalkması beklenemez. Peter, boşuna ot içmiyor.

Ve sonra Peter bir partiye gider. Annesi Charlie’yi de yanında götürmesini ister. Charlie’nin partide alerjik şoka girmesi, bütün herşeyi değiştirecek bir süreci başlatacaktır. Korku filmlerinde bir yerde durmak lazım, çünkü filmi seyretmeden okuyanlar için filmin tadını kaçırmamalı.

Toni Collette’in büyük hatları olan bir yüzü var. Bu yüz çok güzel olabildiği gibi, hayvani bir şekle de bürünebiliyor. Toni Collette’in , yüzünün aldığı şekilleri izlemek bile filmi seyretmek için yeterli neden olabilir. Collette bir oyunculuk gösterisi sunuyor resmen.

Ayin, yönetmen Ari Aster’in ilk filmiymiş. Doğrusu Aster çok usta işi bir film yapmış. Her sene bir ya da birkaç korku filmi büyük sükse yapıyor. Bugüne kadar içlerinde beni en çok etkileyeni “Ayin” oldu. Buna meşhur “Get Out” da dahil.

Bourdain’in intiharına dair detaylar belli olmaya başladı

61 yaşındaki dünyaca ünlü televizyon sunucusu ve şef Anthony Bourdain’in intiharına dair detaylar belli olmaya başladı.

Neden intihar ettiği henüz kesin olarak belli olmayan Bourdain’in intiharına ilişkin ayrıntılar yavaş yavaş gelmeye başlıyor. AP’nin son dakika haberine göre, ünlü şefin Fransa’nın Colmar kentindeki otel odasının banyosuna bornoz kemeriyle kendisini asarak yaşamına son verdiği belirtildi.

Savcı Christian de Rocquigny, 61 yaşındaki Bourdain’in odasına kendilerini şüpheye düşürecek herhangi birinin gelip gelmediğiyle ilgili bulguya rastlanmadığını, toksikoloji testleri uygulanan şefin herhangi bir medikal ürün almadığını belirtti.

61 yaşındaki dünyaca ünlü televizyon sunucusu ve şef Anthony Bourdain, program çekimi nedeniyle gittiği Fransa’daki otel odasında ölü bulunmuştu. Ünlü şefin, otel odasındaki banyo kapısına kendini astığı belirtildi.

61 yaşındaki dünyaca ünlü şefin, CNN televizyon kanalı için çekim için gittiği Fransa’da otel odasında ölü bulunması tüm dünyada şok etkisi yarattı. İntihar nedeni henüz aydınlamasa da, Bourdain’in oyuncu ve yönetmen sevgilisi 42 yaşındaki Asia Argento’nun Roma’da 28 yaşındaki Fransız gazeteci Hugo Clement ile ‘öpüşme’ fotoğraflarının basına yansımasının ünlü şefin intihar sebebi olup olmayacağı tartışılıyor.

Mahkeme Sezen Aksu’yu haklı buldu

Sanatçı Sezen Aksu’nun “Gülümse” adlı eserinin izin alınmadan bir kek reklamında kullanıldığı iddiasıyla açtığı 150 bin liralık tazminat davasında bilirkişi izinsiz kullanım olduğu kanaatine vardı.

Hürriyet’in haberine göre; Sezen Aksu’yu haklı bulan bilirkişi, izinsiz kullanım için ünlü sanatçının 30 bin lira maddiTazminat alması gerektiğini, manevi Tazminat hakkının ise mahkeme tarafından belirlenmesi görüşünde bulundu

İstanbul Fikri ve Sınai Haklar Hukuk Mahkemesi’ne iki yıl önce açılan davanın dilekçesinde bisküvi firmasının Sezen Aksu’yla özdeşleşen “Gülümse” isimli eserinin sözlerini kek reklamında ve tanıtım amaçlı sosyal medyada kullandığı anlatıldı. Dava dilekçesindeki iddialara göre yapılan incelemede bisküvi firmasının sosyal medya hesaplarında, “Gülümse hadi gülümse bulutlar gitsin Sezen Aksu” ibaresi yer alan bir resim ve #sezenaksu hashtagi ile paylaşımlar yapıldı. Bunun üzerine Sezen Aksuavukatı aracılığıyla davalı bisküvi firmasının eylemlerine son vermesi için noterden ihtarname gönderdi. Sezen Aksu’nun avukatı, “Müvekkilim hukuka aykırı kullanım nedeniyle maddi manevi zarar görmüştür. Davaya konu reklamın haksız rekabet ve izinsiz bir kullanım olduğunun tespitini istiyoruz. Ayrıca izinsiz kullanım nedeniyle 100 bin lira maddi ve 50 bin lira manevi olmak üzere toplam 150 bin lira tazminatın davalı şirketten tahsilini talep ediyoruz” diye konuştu.

Sezen Aksu’nun açtığı davada haklı olup olmadığının tespiti için mahkeme dava dosyasını bilirkişiye gönderdi. 1 Haziran’da mahkemeye ulaşan bilirkişi raporunda dava konusu reklamda Sezen Aksu’nun isminin izinsiz kullanılarak kişilik haklarına tecavüz edildiği anlatıldı. Raporda, bisküvi firmasının Sezen Aksu’dan izin almadığını, kek reklamı ve tanıtımlarında Sezen Aksu’nun isminin kullanılarak onun şöhret ve popülaritesinden faydalandığı görüşüne yer verildi.

’30 BİN LİRA ALABİLECEĞİ KANAATİNE VARILDI’
Raporda, “Toplum tarafından tanınan davacı Sezen Aksu’nun izinsiz olarak kitle iletişim aracı ile birçok kişiye ticari amaçlı olarak ulaştırılması davacının manevi Tazminathakkının da gerçekleştiğini gösterir. Davalının haksız eylemleri nedeniyle davacının isteyeceği manevi Tazminat miktarını mahkemenin takdirine bırakıyoruz. MaddiTazminat olarak davacının yoksun kaldığı kazancın 30 bin lira olabileceği kanaatine varılmıştır” dedi.

Davanın önceki gün görülen duruşmasına davacı Sezen Aksu’nun avukatı katıldı. Duruşmada söz alan Sezen Aksu’nun avukatı, “Bilirkişi raporuna karşı beyanda bulunmak için süre istiyoruz” dedi. Mahkeme taraflara bilirkişi raporuna karşı cevap haklarını kullanmaları için süre vererek duruşmayı erteledi.

HBO’dan yeni proje: ‘Game of Thrones’un öncesi’

Son dönemin en popüler dizisi Game of Thrones’un 2019 yılında yayınlanacak final sezonu heyecanla beklenirken HBO seriye ilişkin yeni bir proje için harekete geçti.

Evrensel’in haberine göre; HBO, Game of Thrones evrenine ait 5 yan proje geliştirme kararı alırken serinin yazarı George RR Martin ve Senarist Jane Goldman’ın çalışmalara başladığı bildirildi.

HBO’nun çekilmesini talep ettiği pilot bölümün, dizinin şu anki döneminden binlerce yıl öncesinde geçeceği belirtildi. Yapımcılar, yan projelerin Game of Thrones’un finalinden önce yayınlanmayacağının altını çizdi.

HBO’nun yazılı açıklamasına göre Game of Thrones’un “öncesini” anlatacak projenin, “Dünyanın, kahramanların altın çağından en karanlık dönemine nasıl geçtiğini” izleyiciye göstereceği ifade edildi. Bir başka deyişle dizi, ‘Ak Yürüyenler’in nasıl ortaya çıktığına odaklanacak

Jurassic World: Etik bir savaş

Jurassic Park’ın beşinci, Jurassic World üçlemesinin de ikinci filmi olan Jurassic World: Yıkılmış Krallık filminde, dinozor tema parkı kapandıktan dört yıl sonra volkan patlamasının eşiğinde olan adaya dinozor türlerini yok olmaktan kurtarmak için geri dönüyoruz.

Film büyük bir mahkeme salonunda serinin en önemli kahramanı olan Dr. Malcolm’un dinlendiği dev bir mahkeme salonunda yapılan etik bir tartışma ile başlıyor. Bu sahne ile hikâye, kalbi ve ruhu olan bir alana kayıyor. Jurassic Park (1993) filminde Ian Malcolm’un söylediği ‘Yaşam her zaman yolunu bulur” felsefi bakış açısı Jurassic World: Yıkılmış Krallık filminin de omurgasını oluşturuyor.

Bu franchising film aslında bir sorumluluğu da üstlenerek; hayvanlara etik olarak nasıl davrandığımızı göstermekle kalmıyor, gezegenimize ve de gezegenimizdeki hayvanlara karşı sorumlu olduğumuzun altını çiziyor.
Film bir yandan hayvanların günümüzde, tıbbı; deneyler, evcilleştirme, vahşi hayvanların hayvanat bahçelerinde tutsak edilmesi, ordu tarafından silah olarak kullanılması gibi, maruz kaldıkları kötü muamelelerin alegorisi.
Filmin, anlaşma masasında büyük para olunca açgözlülük ile akla gelebilecek olan en kötü veya en salakça şeyi yapan insanlara karşı bir duruşu var. Yani film, açgözlülük sonucu hırsla dolan insanın karanlık tarafa nasıl rahatlıkla geçebildiğine odaklanıyor.

Filmi Colin Trevorrow’un yönetmemesinin sebebi, 2015 filminden sonra kendisinin Lucasfilm ile yeni Star Wars üçlemesinin Star Wars: Episode IX (2019) filmi için yazar olarak anlaşmış olması. Jurassic World’ün hikâyesini gelecek film için alternatif yaratabilecek şekilde bırakan yönetmen Colin Trevorrow’un yerine bu filmi çok yakından bildiğimiz iyi bir yönetmen olan J.A. Bayona üstlenmiş. Yönetmenin filmografisini aklımıza getirirsek bu filmi rahatlıkla The Impossible ve The Orphanage filminin dinozorlarla buluşması olarak esprili bir şekilde özetleyebiliriz. Yönetmen Bayona bir yandan ne beklediğini bilen fan seyirciyi tatmin etmek için uğraşırken, bir yandan filme yeni ve sürpriz denebilecek şeyler dahil etmiş. Özellikle bir kahraman arayışı içindeki dinozor hayranı kız çocuk karakterinin varlığı filmi hikâye açısından daha farklı bir alana taşırken, mekân tercihinde kullanılan malikane ise filmi daha farklı bir sinematografiye taşımış. Yönetmenin A Monster Calls filmindeki iç mekân çekimleri ve klostrofobik sanat yönetiminin bir benzerini bu filmde dinozorun küçük kızın odasına saldırdığı sahnede görmek mümkün.

Filmin ilk yarısı, bir Jurassic filminden beklenecek ne varsa seyirciye sunuyor. İkinci yarısı ise tamamen farklı bir çevrede geçiyor ve hikâye bizleri bir malikane içine sokuyor. Ve böylece filmin bu kısmı daha karanlık daha klostrofobik hatta biraz da gotik bir hava içinde geçiyor. Bu sahnelerde kullanılan Lockwood Malikanesi son derece göz doldurucu, harika bir yapı olarak karşımıza çıkıyor. Bu malikanenin içi, Dr. Wu’nun mahzendeki laboratuvarı, dinozorların hapis tutulduğu alanların hepsi Pinewood stüdyolarında tamamen baştan inşa edilmiş. Filmin CGI teknolojisi her yeni filmde daha da ilerliyor özellikle bu filmde dinozorların ayaklarının fiziksel olarak daha yere basar gözüktüklerini söylemem gerek.
Filmin zayıf ayağı kötü karakterlerinin çok sıkıcı, bildik ve hatta karikatür oluşuydu. Daha yancı kötü karakterler ise berbattı; açık artırma sahnesinde ’20 milyon’ diye bağıran Rus alıcı gibi. Owen (Chris Patt) ve Claire’in (Bryce D. Howard) aralarındaki sataşmalı tatlı ilişki ve Owen ile Blue’nun duygusal bağı gene (dişi Velociraptor) gayet keyifliydi. Özellikle Chris Pratt karizması, esprili tarzı ve aksiyon sahnelerindeki başarısıyla göz doyurucuydu. Bu filmin sonu da seyircinin daha fazla istemesini sağlayacak şekilde ‘gelecekte ne olacak’ merakı ile sonlandırılmış, o yüzden filmin başlı başına bir film olmakta ziyade episodik bir anlayışı var. Filmden aklımda kalan en güzel söz ise ‘Onların bizim yardımımıza ihtiyacı yokmuş, bizim yokluğumuza ihtiyacı varmış’ oldu.

NATO Genel Sekreteri: NATO, Irak istediği müddetçe ülkede kalmaya devam edecektir

NATO Genel Sekreteri Jens Stoltenberg, Irak’taki eğitim misyonunun ülkeden gelen talep üzerine başlatılacağını belirterek, “NATO, Irak hükümeti istediği müddetçe ülkede kalmaya devam edecektir.” dedi.

Brüksel’de düzenlenen NATO Savunma Bakanları Toplantısı öncesinde basına açıklamalarda bulunan Stoltenberg, toplantının ana gündem maddelerini anlattı.

Toplantının gelecek ay düzenlenecek NATO Brüksel Zirvesi’ne hazırlık amacı taşıdığını aktaran Stoltenberg, savunma bakanlarının caydırıcılık, savunma kapasitesinin güçlendirilmesi, askeri hareketlilik, siber savunma, terörle mücadele ve Avrupa Birliği (AB)-NATO iş birliği gibi farklı konuları ele alacağını kaydetti.

Irak eğitim misyonu

Brüksel Zirvesi’nin ardından Irak’taki eğitim misyonunun resmi olarak başlatılacağını ifade eden Stoltenberg, temel amacın ülkede istikrarın sağlanması ve terör örgütü DEAŞ’a karşı elde edilen kazanımların devam ettirilmesi olduğunu söyledi.

Irak hükümetinin çağrısı üzerine NATO’nun eğitim misyonunu üstlendiğini ifade eden Stoltenberg, “NATO, Irak hükümeti istediği müddetçe ülkede kalmaya devam edecektir.” açıklamasında bulundu.

“Katar üye olamaz”

Katar’ın NATO’ya tam üye olma konusunda istekli olduğunun hatırlatılması üzerine Stoltenberg, Katar’ın NATO için önemli bir müttefik olduğunu belirtti.

Stoltenberg, “NATO’nun kurucu antlaşması olan Washington Antlaşması’nın 10’uncu maddesine göre sadece Avrupa ve Kuzey Amerika’da bulunan ülkeler ittifaka üye olabililir.” dedi.

www.pornolarim.info