Tarafsız Habercilik

Seyircilikten oyunculuğa terfi ettiler

KADİR İNCESU

Ataşehir Belediyesi kurulduğu 2009 yılından beri kültür ve sanata verdiği önem ile dikkat çekiyor.

Mustafa Saffet Kültür Merkezi, Neşet Ertaş Kültürevi, Düştepe Oyun Müzesi, Ahmet Telli Çocuk ve Halk Kütüphanesi, Ferhatpaşa Gençlik Merkezi, Cemal Süreya Etkinlik Merkezi, İçerenköy Sanat Eğitim Merkezi, Yenisahra ATAMEM, ATAMEM, Zübeyde Hanım Eğitim ve Kültürevi ile Ferhatpaşa Bilim ve Sanat Merkezi’nde düzenlenen etkinlikler, kurslar, atölyeler ve gösterilere Ataşehirliler yoğun ilgi gösteriyor.

seyircilikten-oyunculuga-terfi-ettiler-472728-1.

Ataşehir Belediyesi Kültür ve Sosyal İşler Müdürlüğü’nün “Sanat Eğitimini Mahallenize Getiriyoruz” projesi kapsamında gerçekleştirilen tiyatro kursları da sanatseverlerin ilgi odağı oldu. MSKM Tiyatro Grubu, Neşet Ertaş Kültürevi Tiyatro Grubu, Neşet Ertaş Kültürevi Kadın Tiyatro Grubu ve ATAMEM Tiyatro Grubu kursiyerleri iki yıl süresince aldıkları eğitimin meyvelerini vermeye başladılar.

İki yıllık eğitim sürecinde diksiyon, ses, nefes, oyunculuk, rol, mimik ve doğaçlama eğitimi gören kursiyerler MSKM’de sahne aldılar. Çeşitli meslek ve yaş gruplarından olan kursiyerler 2 yıllık çalışma süreci sonunda çıktıkları sahnede, gösterdikleri performans ile büyük beğeni topladılar. Öyle ki; Ataşehir Belediyesi Kültür ve Sosyal İşler Müdürü T. Volkan Aslan tiyatronun yanı sıra perküsyon, dans, bale, halk oyunları, gitar, piyano ve keman eğitimlerine katılan bütün kursiyerlerin azminden, dolayısıyla da başarılarından gurur duyduklarını belirterek, “MSKM’de sahnelenen oyunların belediyemizin gerçekleştirdiği tiyatro festivallerinde sahnelenmesini sağlayacağız. Gerçekten bütün oyuncularımız çok başarılı… Oyuncularımızı, eğitmenlerimizi yürekten kutluyoruz. Ataşehir Belediyesi olarak bu alandaki çalışmalarımızı devam ettireceğiz” dedi.

seyircilikten-oyunculuga-terfi-ettiler-472729-1.
Müge ve Tolga Hercihan çifti

ATAMEM Tiyatro Grubu da etkinlikler kapsamında Aziz Nesin’in yazdığı “Aziz Nesin Vapuru” adlı oyun ile MSKM’de sahne aldı. Akın Acar, Arzu Kahveci, Burak Daşdemir, Didem Küçükdoğan, Engin Tüyel, Hacer Kızılhan, Hakan Coşkun, Müge Mor Hercihan, Münevver Öztürk, Nadiye Karahan, Naz Atasoy, Rüya İçten ve Tolga Hercihan’dan oluşan ekip oyun sonunda uzun uzun alkışlandı.

Müge Mor Hercihan ve Tolga Hercihan da grubun başarılı iki ismi olarak dikkat çekti. Oyun sonrası görüştüğümüz Müge ve Tolga Hercihan çifti tiyatronun hayatlarını zenginleştirdiğini ifade etti. Anaokulu öğretmeni olan Müge Mor Hercihan, bir velisi aracılığıyla Ataşehir Belediyesi’nin gerçekleştirdiği tiyatro kurslarından haberdar olduğunu belirterek; “10 yıldır anaokulu öğretmeni olarak çalışıyorum. Okul öncesi öğretmeni olduğum için tiyatro ve drama ilgi alanıma giriyor zaten… Çocukluğundan beri tiyatroya ilgim vardı. Çocukluğumun geçtiği yerin imkanları pek de uygun değildi. Üniversite yıllarında mesleğim gereği çeşitli çalışmalarım oldu. Animatörlük ve çocuk tiyatrolarıyla ilgilendim,” dedi.

Evliliklerinin ilk aylarında önlerine gelen fırsatı değerlendirerek ATAMEM’de çalışmalara başladıklarını ifade eden Müge Mor Hercihan şöyle konuştu: “Tiyatro bizim için bir tutku, fırsat buldukça tiyatroya gidiyoruz. Özellikle Ataşehir Belediyesi’nin düzenlediği tiyatro festivalindeki oyunları fırsat buldukça izledik. Ancak çalışmalara başladığımız güne kadar kendimiz için bu anlamda bir çabamız olmamıştı. Eşim de benim isteğimi kırmayarak kaydını yaptırdı. Çalışmaları hiç aksatmadık. İlk yıl doğaçlama tiyatro üzerine çalıştık. Bizim için bir keyif, eğlence olmuştu. Günlük hayatta olamayacağımız karakterlere bürünmek bize çok şey kattı. Tiyatro bizim için terapi oldu. Tiyatro bize mutluluk ve pozitif enerji veriyordu. Bu durum da bütün yaşamımıza olumlu etki yaptı. Yakın çevremizden, eşimle çalışmalardan aldığımız keyfi görenler de tiyatroya ilgi göstermeye başladılar.”

Bir sene boyunca hazırlandıkları “Aziz Nesin Vapuru” adlı oyunda sahne sırası kendisine geldiğinde çok heyecanlandığını söyleyen Müge Mor Hercihan, “Herhangi bir oyunu izlerken içinize bir ateş düşüyor, neden ben yapmıyorum diyorsunuz. Çekinerek başlıyor ve başarıyorsunuz, bu mutluluğun tarifi yok. Oyun başlayana kadar hiç heyecanlı değildik. Sıram geldiği anda inanılmaz bir heyecan yaşadım. Başladım ve bitirdim. Sanki yılların oyuncusu gibi hissettim kendimi” şeklinde konuştu.

seyircilikten-oyunculuga-terfi-ettiler-472731-1.

2 yıl süresince eşi Müge Mor Hercihan ile birlikte çalışmalara katılan ve sahnede gösterdiği performans ile beğeni toplayan Tolga Hercihan da oldukça heyecanlıydı.

Eşinin tiyatro çalışmalarına birlikte katılma önerisinin kendisini biraz şaşırttığını belirterek, “Çünkü geçmişimde tiyatro yoktu. Hayır dedim. Sonuçta çalışan bir insanım, fırsat bulamam diye düşündüm. Israrları karşısında eşimi kıramayarak çalışmalara katıldım. İyi ki de katılmışım. İyi ki Ataşehir Belediyesi bu kursu düzenlemiş. Tiyatro konusunda kabiliyetim olmadığı düşüncesindeydim. İlk bir ay tanışma ve kaynaşma dönemiydi. Sonrası ise harikaydı. Çok güzel bir ortam oluştu. Her işimizi erteledik fakat çalışmalarımızın olduğu Perşembe günleri için hiçbir plan yapmadık” şeklinde konuştu.

2 yıllık çalışma süreci içerisinde kazandığı tecrübenin olumlu yansımalarını iş hayatında da gördüğünü belirten Tolga Bey oyun öncesi yaşadıklarını da anlattı: “Ölmeden önce yapılması gereken 50 şey diye bir kitap okumuştum. Bir tanesi de buydu. Gerçekleşti. Ulaşması zor bir hedefti. Çok çalıştık, başardık. Oyun öncesi çok heyecanlıydım. Dışarı çıktım, arkadaşlarımla zaman geçirdim. Arkadaşlarım beni arayıp bulamamışlar. Kendimi düğünden kaçan damat gibi hissettim. Ekibimiz amatör olmasına karşın çok iyiydi. Motivasyon üst düzeydeydi. Oyun sonrası selam kısmında eşimle, kendimle, ekip arkadaşlarımla çok gururlandım. Yapamıyorum diye bir şey olmadığını düşündüm.

Son sözü Müge ve Tolga çifti birlikte söyledi: “Oyun bittiğinde bir kez daha sahneye çıkmamız gerektiğini düşündük. Ataşehir Belediyesi’ne hocalarımız A. Ercan Tulunay ve Yöntem Tican’a teşekkür ederiz. Bizi tiyatro seyirciliğinden oyunculuğa terfi ettirdiler.”

İyi polisiye iyi edebiyattır

MELİKE UZUN

Her İşte Bir Hayır Vardır, Ekin Açıkgöz’ün Ayizi Yayınları’ndan 2015’te yayımlanan polisiye romanı. Hikâyenin çatısını botulinum toksin deneyleri yapmak üzere evinin üst katında bir laboratuvar kuran Metin’le işini kaybetmemek için çırpınan ama başına gelen terslikleri bir türlü engelleyemeyen beyaz yakalı Demet’in yollarının kesişme süreci oluşturuyor. Ekin Açıkgöz bu süreci anlatırken okuyucunun merakını uyanık tutmayı başardığı gibi arka planda dönem özelliklerini, kahramanların ruh hallerini oldukça güçlü bir şekilde çiziyor. Ekin Açıkgöz’le romanı ve edebiyatla ilgili konuştuk.

»Polisiye yazma düşüncesi sizde nasıl oluştu? Yazmaya karar vermeden önce tereddüt yaşadınız mı?

Kendimi bildim bileli oyunlara, bulmacalara meraklıydım. Her şeyin kurgusu olsun, çözmeye çalışalım, sonu bir yere bağlansın isterim. Müzik kliplerinin bile hikâyeli olanını severim. Okumaya ve yazmaya da düşkünümdür. Bulmaca çözme merakı ile edebiyat merakının ideal bileşimi polisiye olduğu için, polisiyeye yönelmem kaçınılmazdı sanırım. İlk gençlik yıllarımdan beri polisiyeyle ilgileniyorum: Okuyorum, yazıyorum, polisiye sevgisinin yaygınlaşması için çaba gösteriyorum.

Yazmak doğal bir dürtü. İçinizde varsa, düşünmeden alıyorsunuz kalemi elinize. Fakat bir işe başlamaktan ziyade, o işe devam edecek kararlılığı göstermek fark yaratıyor. Bu noktada tereddüt yaşadım. Yazdıklarının basılıp basılmayacağını, okunup okunmayacağını bilemiyor insan. Motivasyonu canlı tutmak, koca bir romanı bitirecek disipline sahip olmak zor. Ucunda ışık görünmeyen bir tünelde ilerlemek gibi; sağa sola yalpalıyorsunuz. Yapılacak tek şey, karanlığa aldırmadan yola devam etmek.

»Romanınızda bir gizin izini sürdüğümüz kadar bir fikrin de izini sürüyoruz. Erkek şiddeti üzerine, kadın düşmanlığı üzerine düşünüyoruz. Bu sizin için bilinçli bir tercih mi, yoksa bu romanınızda kendiliğinden mi yerini buldu?

Derler ki; kitabın ne verdiğinden ziyade, okurun ne aldığı önemlidir. Çok doğru. Aynı metin için yüz farklı okuma yapılabilir, her birisinden farklı mesaj çıkar. Örneğin, siz bu hikâyede kadın düşmanlığı hissetmişsiniz. Hâlbuki ben bu mesajı verdiğimin farkında değilim. Şiddet öğeleri kullandığım doğrudur; ama bunları kadına yöneltme çabam olmadı. Demek ki bazı subliminal öğeler var size bu hissi veren… Benim yazma sürecim açısından da subliminal olabilir bunlar.

»Demet’in başına gelenleri dinlerken iş yaşamındaki vahşi rekabeti, Anya’nın yaşadıklarına tanık olurken Sovyetler’in çöküş sancısını da hissediyoruz. Erkek karakterlerde sosyal siyasal koşulların etkisi hissedilmiyor. Kadınlar toplumdaki sarsıntılardan, olumsuzluklardan daha fazla mı etkileniyor?

Kültürel önyargılar nedeniyle kadınlar toplumda erkeklerden daha az yer buluyor; bu doğru. Ancak ben, insanı insan yapan özellikler bakımından kadınlarla erkeklerin eşit olduğuna yürekten inanıyorum. Erkeklerin duyguları daha az veya daha yüzeysel yaşadığı savını bir kadın olarak kabul etmiyorum. Bu açıdan bakınca; toplumsal olumsuzlukların kadın, erkek, çocuk, herkese acı verdiğini düşünüyorum.

Günümüz kurumsal iş hayatı, kadınlar kadar erkekler için de yıpratıcı. Sovyetlerin belli dönemlerinde yaşananlar, Sovyet erkeklerini de çok yaraladı. Aytmatov romanlarındaki kadar kuvvetli örnekler veremesem de; Aleksey’i yazdım mesela. Bana göre Anya ve Aleksey’in bu bakımdan farkı yok. Demet ve Anya, öyküdeki sosyal arka planların nesnesi oldular. Kadındılar. Ama Demir ve Anton olsalardı da onlara benzer acıları çektirirdim.

»Botulinum toksin üzerinden kurduğunuz kurgu hayranlık uyandırıcı. Mesleğinizi merak etmekten kendimi alamadım. Bir de kitap sonunda verdiğiniz kaynakçaya bakarak yazmadan önce hazırlık yaptığınızı söyleyebiliriz. Bu süreçte hangi yöntemleri izlediniz ve süreç ne kadar sürdü?

Bana, “Sen kimya şirketinde çalışmıyor muydun?” gibi sorular soruyorlar. Sizi hayal kırıklığına uğratmak istemem ama istatistikçiyim ben. Üzerine de Türk Dili ve Edebiyatı okudum.

Pozitif bilimlere hep merak duymuşumdur. Çocukken dedemle Bilim Teknik okurduk. Şimdi de akademik tıp dergilerindeki makaleleri okuyorum. Başkalarına sıkıcı gelebilir, ama benim ilgimi çekiyorlar.

Bir yazı yazmadan önce aklımda kurguya dair sadece bir siluet oluyor. Bu siluetin şekillenmesi için iyi görebilmem lazım. Daha fazla veri elde etmek için daha çok okuyorum. İster roman, ister öykü, ister köşe yazısı olsun… Ben araştırma yapmadan hiçbir şey yazamam. Belki de hayal gücüm yeterince zengin olmadığı içindir.

Diğer taraftan; bilim ve teknoloji tarihi, devletlerin güç savaşı, silah teknolojilerinin gelişimi, benim diyen hayalperestin fantezi dünyasını zorlayacak tuhaflıklarla dolu. Her türlü garipliğin yaşanabildiği bir dünyadayız. Okudukça hayretim artıyor; daha çok okumak istiyorum. Ve daha çok yazmak…

Herhangi bir yazıya ayırdığım toplam sürenin yarısına yakınını kaynak taramaya ayırdığımı söylersem abartmış olmam. Kendimce bazı basit sistemlerim var: Öncelikle araştıracağım konunun alt başlıklarını çıkarırım, bu başlıklarla ilgili kaynakları derlerim. Sonra oturup elime fosforlu kalemimi alırım…

»’Düşünen hayatta kalır’ Metin’in mottosu. Siz romanın adını ‘Her İşte Bir Hayır Vardır’ derken bu mottoyo antitez geliştirmiş gibisiniz. Ne dersiniz?

Bu roman Metin’in ve düşündüklerinin romanı. Çünkü Metin dünya tarihinde iz bırakacak vizyona sahip bir karakter.

Ama yaşamda iyi şeylerin olacağına, yanlışların eninde sonunda iyiye vesile olacağına inanmamız gerekiyor. Yoksa hayat çekilmez bir hâl alır. Kadercilik de burada devreye giriyor. ‘Her İşte Bir Hayır Vardır’ olumlu önermesini doğrulayan bir kurgu hayal ettiğim için yazdım bu romanı. Tesadüflerin kaderi şekillendirdiği bir hikâye ortaya çıktı. Tesadüflerin ve olasılıkların hikâyesi. İstatistikçi olmam burada devreye girmiş olabilir… Üniversiteden mezuniyetimiz sırasında yaptığı konuşmasında kıdemli bir hocamız, “Yaşamınız boyunca her baktığınız yerde istatistik görebilmenizi istiyoruz” demişti. Mezuniyeti nerede kutlayacağımızdan başka gündemimizin olmadığı o yaşta çok anlamsız gelmişti bu söylediği. Ancak şimdi ne demek istediğini idrak edebiliyorum. Nur içinde yatsın Ömer Hoca.

»Romanınızın diğer bir özelliği tatlı bir ironinin elden bırakılmamış olması. Demet’in karakter olduğu bir romanda bu kaçınılmaz mıydı?

Kitaptaki en prototip karakter aslında Demet. Yüksek bir kariyer beklentisiyle yola çıkıp yolda telef olacak, yirmi yıl sonra emekliliğine gün sayar hale gelecek ve orta düzey koltuğunu bir yıl daha korumayı beceri sanacak, standart bir beyaz yakalı. Bugün pek çoğumuz bu döngüsel hayatı yaşıyoruz. Ben de dâhilim bu güruha…

Bu hayatın dışına çıkıp belli bir mesafeden bakabilsek, ne kadar absürt olduğunu daha iyi görürüz. Bu acınası halimiz aslında epeyce komik. Yazdığım ilk bitmiş metin, ‘Sıkıntı’ adında bir öyküydü. Kurumu tarafından kişisel gelişim eğitimine gönderilen genç bir kadının bir gününü anlatıyordu. İroniyi asıl orada görecektiniz!

»Has edebiyatla polisiyenin kesiştiği ya da ayrıldığı yönler olduğunu düşünüyor musunuz?

Polisiye edebiyat has edebiyat değil midir ki kesişsinler?

Tüm türlerin edebî açıdan zengin örneklerinin yanı sıra baştan savma yazılmış, ticari kaygılarla üretilmiş örnekleri var. Polisiye de bu açıdan farklı değil.

Hele bir de edebî değeri, metnin içerdiği ideolojik alt mesajlara endeksleyen bir akım var ki; külliyen karşıyım.

Polisiye, bilimkurgu, fantezi türlerinin edebiyat elitleri tarafından hâkir görülmesine yönelik mücadelemiz sürüyor, sürecek. İyi polisiye iyi edebiyattır.

» Polisiye türünde Türkiye ve dünya edebiyatında okuduğunuz kadın yazarlar kimlerdir?

Polisiyenin her janrını okumaya gayret ediyorum. Polisiye dünyası çokuluslu ve çok renkli. Kuzeyden Karin Alvtegen, Ada’dan Minette Walters, güncel Amerikan tarzından Kathy Reichs tavsiye edeyim ilgilenenlere. Elbette altın çağın taçsız kraliçelerini, Agatha Christie, Dorothy L. Sayers ve çağdaşlarını okuduğunuzu düşünüyorum.

Türk polisiyesinde de çok kuvvetli kadın kalemler var. Nihan Taştekin’in dilinden ziyadesiyle hoşlanıyorum. Son dönemdeki favorim ise, ‘police procedural’ türünü Türkiye’de harika şekilde uygulayan Nuray Atacık. Fener Balığı’nı mutlaka okuyun. Bizim altın çağ kraliçemiz Zuhal Kuyaş da yeniden basıldı. Okuyalım.

»Yeni bir çalışmanız var mı?

Ben de fikir çok… Fakat önceki cevaplarımda da söylediğim gibi, disiplin ve sıkı çalışma olmadıktan sonra fikrin bini bir para. Maalesef çok hızlı ilerlediğimi iddia edemem. İkinci roman üzerinde çalışmaya başladığımı söyleyebilirim sadece… Oyun sevgisine övgü niteliğinde bir polisiye olacak bu roman.

221B Polisiye Kültür Dergisi’nde ‘Polisiyelerin Ölümsüz Silahları’ diye bir köşeye başladım. Her sayıda polisiyelerde öne çıkan başka bir silahı inceliyorum.

İlaveten cinairoman.com sitesinde de yazılar yazıyorum. Sitemiz yepyeni görüntüsüyle sevenlerine kavuşacak çok yakın zamanda. Bol okuma, bol araştırma, daha çok polisiye…

Hepimiz aynı çuvalda

PELİN TEMUR

Bilimkurgu her tür dünyada ve her tür gelişmişlik düzeyinde işleri elimize yüzümüze nasıl bulaştırdığımızı anlatır. Hiçbir hayal, hiçbir kurtuluş umudu kurtulamaz onun metalik dişleri arasında parçalanmaktan. Bu, bir tür korku yaratır insanda; işlerin asla ‘başka’ türlü olmayacağına dair bir umutsuzluk. Artık ışıktan hızlı hareket edebiliyor ve başka gezegenlerde koloniler kurabiliyor olsak da, o en eski baştan çıkarmayla ‘dünyayı ele geçirmek’ isteyen -tabii artık ‘dünyaları’- birileri mutlaka çıkar ve sıradan insanların acı çekmesi, dünyanın yok olması pahasına arzusunun peşinde koşar. Biz de küçük yaşamlarımızın Moloch’un ellerinde nasıl parçalandığını çaresizce izleriz. Sonrasında ilk yapay zekâmız Arabistanlı Sophia’nın gözlerini süzerek espriler yapması korkudan saçlarımızı diken diken edebilir.

Ama Ernst Bloch’un Umut İlkesi’nde anlattığı gibi korku ve umut ikiz kardeştir. İkisi de geleceğe dair bir hayal içerir. İşte, bilimkurgu, bu en karanlık umutsuzluğun içinde kökten bir umut verir, tuhaf bir biçimde. Başka dünyalar, başka türlü varoluşlar olduğunu görmek, onları biçimleyen, bizimkinden farklı olmasına neden olan teknik, ekonomik, sosyal belirleyenleri görmek, halihazırdaki dünyamızın da belirlenmiş bir dünya olduğunu anlamamızı sağlar. “Kendiliğinden böyle olduğunu sandığım dünyamı biçimleyen şeyler neler?” Bu, dönüştürücü, devrimci bir sorudur. Hem insan dünyasını anlamamızı sağlar hem de başka türlüsünün mümkün olduğu bilgisini verir.

Kadın bilimkurgusu tüm bunların yanında farklı bir şeyle daha ilgilenir: Bu ‘sistem’ dediğim şey bana ne yapıyor? Ruhumda hangi karanlık hayaletleri canlandırıyor? Neleri öldürüyor? Neden öldürüyor? Onu değiştirmeye çalışırken kendimde neyi değiştireceğim? “…Vermediğiniz şeyi alamazsınız, kendinizi vermeniz gerekir. Devrim’i satın alamazsınız. Devrim’i yapamazsınız. Devrim olabilirsiniz ancak. Devrim ya ruhunuzdadır ya da hiçbir yerde değildir.” (Le Guin/ Mülksüzler)

Elbette bunu yapan erkek yazarlar da var ve bunu yapmadığı halde çok iyi yazan başka kadınlar ve erkekler de. O yüzden yazıyı cinsiyetler yarışına çevirmektense kadın yazarlarda tipik olduğunu düşündüğüm özelliklerden söz edeceğim. Alanın genişliği nedeniyle kadın yazarları Mary Shelley, Margaret Atwood, Connie Willis ve kalbimin beyaz saçlı kocakarısı Ursula Le Guin’le sınırlıyorum.

Ursula Le Guin, bilimkurgunun fantastiğin modern bir eyaleti olduğunu söyler. Fantastikse arketipseldir; ruhsal çelişkilerimizi anlatır. Bu temel ve kadim çelişkilerimizi, çelişikliklerine zarar vermeden, çözmüşüz gibi yapmadan anlatmanın tek yolu fantastik kurgudur, der Le Guin. Masallardan bilimkurgu edebiyatına kadar geniş bir edebi evren, başka türlü anlatamayacağımız ruhun karanlık bölgelerine bakıştır. Ya bilim? Kadın bilimkurgusunda bilim nerede?

Kadın bilimkurgularında vurgu bilimde değildir. Hatta neredeyse bilimkurgu değillermiş gibi dururlar. Erkek bilimkurgusunda görülen kavgacı ton yoktur kadın bilimkurgusunda. Sadece hikâyedeki kavgadan söz etmiyorum. Erkek yazar parlak bilimsel buluşlarını yazarken biraz da zamanla, şimdi’yle, okuyanla kavga eder. Hayal gücünün yüceliği ve kurduğu yeni toplumsal yapıyı kavrayışındaki zekâ ile bizi cezbetmek ister. Cezbeder de. Kadın bilimkurgusundaysa biraz perişan olmuş hissederiz kendimizi. Tam anlıyor gibiyken elimizden kaçıverir; tam tarafımı seçecekken kafamız karışıverir. Le Guin’in Anlatış kitabı mesela. Ana kahramanımla birlikte daha ‘inanç öncelikli’ diyebileceğim toplum biçimine tam hayranlık duyacak ve onu bir tür ütopya olarak kabul edecekken bu gücün ipleri eline aldığında neye dönüştüğünü anlatır yazar. Bunları okuyup tam bilimin ışığıyla aydınlanmış, saf akılcı bir toplum düşlemeye başlayacakken aynı şeyi ona da yapar. Rahatlayacak, kısa ve net bir cevap bulacak, rahatça taraf seçecek bir alan bırakmaz bize. Çünkü yapmaya çalıştığı şey akıl ve inanç arasındaki bu çelişkiyi, tam da çelişikliği içinde, göstermektir. Beni yapan, insan olarak beni, o ya da öteki değildir çünkü; ikisinin arasında devam eden çelişkidir. Kıyamet Kitabı’nda (Connie Willis) 21. yüzyıldan Ortaçağ’a gitmiş genç bir kızın vebanın tanrının cezası olmadığını, sadece bir hastalık olduğunu bir Ortaçağ rahibine kavratabildiğini ancak hastalığın korkunçluğu karşısında kendisinin bu konuda şüpheye düştüğünü görürüz mesela.

Kadın bilimkurgu öykülerinde büyük kötüler yoktur. Dünyayı ele geçirmeye çalışan zalim diktatörler, kötücül kahkahalar atan çılgın biliminsanları yoktur. Kötüler vardır ama; küçük kötüler; hiç de kötü olduklarını düşünmeyen kötüler. Kadınlar bin yılların ‘öteki’si olarak bilir ki, hayatımızın üzerine çöken asıl kabusu yaratan o küçük kötülerdir. Bağırıp çağıran diktatörler değil, onların söylediklerine inanarak ya da çok da inanmadan bir sebeple bağlanarak hatta bazen onların söylediklerinden tamamen bağımsız olarak hayatımızı cehenneme çeviren o küçük kötüler. Komşumuz, kocamız, patronumuz, mesai arkadaşımız… ‘Toplumsal yapı’ dediğimiz şey onların küçük davranışlarının, küçük onaylama ve reddedişlerinin çevresinde belirlenir. Onları belirleyen koşulları da kavrarız az çok. Her zaman sempati duymamızı sağlayan bir kavrayış olmaz tabii bu. Ama söz ettiğim yazarlarda hiç kimse yaradılıştan kötü değildir. Bu, elbette iyi yazarlığın alamet-i farikalarından da sayılabilir. Meseleyi kaba ve açıklamasız bir iyi-kötü çatışmasına kilitlemek,(sembolik düzeyde işleyen fantastik kurguyu bir yana koyuyorum elbette) en hafif deyişle, kolaycılık sayılabilir her tür kurgu eserde. Ama yine de kadın yazarlarda, neredeyse çatışmasızlık diyebileceğimiz, zaman zaman anlatının ritmini bile riske sokan bir yayılmışlık içinde anlatılır öykü. Kötülükler de yayılmıştır, onları belirleyen nedenler de. Tıpkı günlük hayatımızda olduğu gibi, hiçbir davranışı salt ‘kötülük’le açıklayamayız. Ve tabii salt ‘iyilik’le de. Kadın bilimkurgu öykülerinde sempati duymamız, özdeşim kurmamız beklenen kişinin temel özelliği ‘iyi’ olması değildir; başka türlü bakmayı becerebilmesidir. Sorular, belirlenimler karşısında, o dünyaya tamamen yabancı olan bizim gibi şaşkınlık duymasıdır. Eğer ‘kurban’sa kurbanlığı, anlıyor olmasından gelir; sihirli ‘neden’ sorusunu soruyor olmasından. Çoğu zaman nutuklar atan bir üst akıl gibi de değil; oldukça sezgisel bir şekilde anlamışlardır. Zalimliğiyse anlamıyor oluşundandır. Doktor Frankestein iyi ya da kötü değildir; sadece anlamaz. Yaratığın yalnızlığını, yarattığına karşı sorumluluğunun ne olduğunu anlamaz. Yaratıksa daha zeki olduğu için değil, öteki’liğin verdiği kendiliğinden bilinçle anlar.

Kadın bilimkurguları karakterle uğraşır daha çok. Toplumsal yapıyı bile karaktere yansıyışıyla kavrarız. Hiçbir zaman tam ve bütüncül bir tarifi verilmez bize. Damızlık Kızın Öyküsü’nde şehri ancak Fred’inkinin iki tarafı kapalı başlığından gördüğü kadarıyla görürüz. Öykü, şehir veya yeni toplumsal düzen hakkında değildir; Fred’inki hakkındadır. Onun dolayımıyla anlarız yeni toplumsal yapıyı. Söylemem gerek ki, bu kitapta denge karaktere doğru biraz fazla bozulmuştur. Onun melankolisine fazla kapılırız.

Söz Atwood’dan açılmışken, kendisinin bilimkurgu yazarı olarak adlandırılmayı ısrarla reddettiğini söylemeliyim. “Gerçekte olmamış hiçbir şey yazmadım ben” der. Yazdıklarının bilimkurgu değil, ‘varsayımsal kurgu’ olduğunu söyler. Damızlık Kızın Öyküsü’nde kurduğu dünya ise bir distopya değil ‘üstopya’dır. Bu kavram da Atwood’a ait. Çünkü, der, her ütopyanın içinde distopya ve her distopyanın içinde ütopya vardır; ikisinin de saf halini üretmek mümkün değildir.

Buradaki diyalektik kavrayış tüm kadın bilimkurgu eserlerinde görülür. Kategorik, modern erkek aklının işleyişini devralmaz kadın yazarlar. Çünkü Le Guin’in Lillian Smith’ten aktardığı gibi “Kadın uygarlıktan değil, uygarlığa sadakatten yoksundur.” Kategorik akıl şeyleri öncelikle birbirinden farklarıyla tanımlar; diyalektik akılsa farkları kadar benzerlikleriyle de. Belki bu yüzden bir kadın bilimkurgu eserinde ne kadar yabancı bir evrende olursanız olun size yabancı gelmez orası; ya da sadece içinde yaşadığınız kadar yabancıdır.

Yine aynı nedenle çözüm aramaz kadın bilimkurgusu. Yargılayıp iyiler – kötüler dökümleri yapmaz. Taraf tutmanızı beklemez. Anlamanızı ister. Hatta sadece üzerine düşünmenizi. Marks’ın dediği gibi “Radikal olmak, şeyleri kökünden kavramak demektir. Fakat insan için kök, insanın kendisidir.”

İnsanın teknolojik gelişimi silahla başlatılır. İlk kullandığımız alet taştan yontulmuş kesmeye, kırmaya, parçalamaya yarayan silahlardır, denir. Peki ya, ilk aletimiz her şeyi bir arada tutmaya ve oradan oraya taşımaya yarayan bir kap, bir çuvalsa? Evet, Le Guin’in aktardığı, Elizabeth Fisher’in ‘Çuval Kuramı’ bu. Kılıcını çıkarıp düğümleri kesmek fatihlerin işi. Ben Le Guin’i Gordion’un düğümünün başında kımıltısız oturmuş ona bakarken görebiliyorum. Ben de onunla birlikte bakıyorum. İktidarına düğümler vuran hükümdarları, düğümü devralmaya çalışan ötekileri ve kesmeyi çözmek sanan diğerlerini anlamaya çalışarak; kendimle düğümler arasında gerilmiş ipi hem o yandan bu yana hem bu yandan o yana, el yordamıyla takip edip kendi ruhumdaki düğümlerle iktidar düğümleri arasındaki ilişkiselliği anlamaya çalışarak… Ne şanslıyım ki elinde kılıç değil, hikâyelerle dolu bir çuval olan kadın yazarlarım var. Bana ipleri anlatıyorlar.

Bir hayvana ait dünyanın en eski ayak izi bulundu

Çin’de bir grup bilim insanı tarafından yürütülen çalışmada dünyanın en eski hayvanına ait ayak izi keşfedildi.

Çin’in Yangzi Nehri yakınlarında 3 geçit bölgesinde Çin Bilimleri Akademisi bünyesinde faaliyet gösteren Nancing Jeoloji ve Palaentology Enstitüsü ve Virginia Teknoloji Üniversitesinden bilim adamlarının ortak yürüttüğü çalışmada dünyanın en eski hayvanına ait ayak izi keşfedildi.

541 İLA 551 MİLYON YIL ÖNCESİNDEN

Şinhua’nın haberine göre, birkaç milimetre uzunluğunda bir kireç taşı fosili üzerinde belirsiz bir formda rastlandığı kaydedilen ayak izine yönelik yapılan çalışmalarda, izin 541 ila 551 milyon yıl öncesi döneme ait olduğu tespit edildi.

​Fosillerde rastlanan ayak izlerinin iki farklı noktada düzensiz bir halde bulunduğu kaydedilerek, bu izlerin 2 simetrik ölçüye sahip hayvanlara ait olabileceğine dikkati çekildi.

Öte yandan hayvanların evrimi konusunda önemli bir delil olduğu sanılan bu milyonlarca yıl öncesine ait ayak izinin omurgasız canlılardan Arthropoda veya annelid türünün atalarına ait olabileceği tahmin ediliyor.

Çalışma ABD’de Science Advance dergisinde yayınlandı. Sputnik

https://t.co/xg66saFjhR
These Are The #Oldest#Animal#Footprints Ever #Discovered on Our #Planet
These trackways, preserved near burrows, were discovered in Dengying Formation – a rich fossil preserve in China’s south – and constitute the first evidence confirming that an

— Science Academy (@SienceAcademy) 7 Haziran 2018

CHP’li Altıok’tan kitabını sansürleyen D&R’a tepki: Sansürü anlattığım kitabım sansüre uğradı

Türkiye Yayıncılar Birliği Başkanı Kenan Kocatürk’ün sosyal medya üzerinden yaptığı açıklamayla, D&R mağazalarının Turkuvaz Grup’a satışından sonra aralarında Turan Dursun, İbrahim Kaboğlu, Orhan Gökdemir ve Zeynep Altıok’un kitaplarının raflardan kaldırıldığı ortaya çıktı. CHP İzmir Milletvekili Zeynep Altıok’tan konuyla ilgili tepki geldi.

Yaşanan sansürle ilgili yazılı basın açıklaması yapan Altıok, D&R mağazalarındaki uygulamanın açık bir şekilde ifade özgürlüğü hakkının ihlali olduğunu belirtti. Zeynep Altıok açıklamasında “sanata, kültüre ve yazarlara olan baskıyı ve sansürü de anlattığım kitabım da sansüre uğramış oldu! Siyasal ve ideolojik olarak tükenmiş AKP iktidarı ve uzantısı olan yandaş sermaye sadece ömrünü biraz daha uzatmaya çalışmaktadır. Fakat ne olursa olsun 25 Haziran sabahı bu durum son bulacak, bilim, sanat ve düşünceyi özgür kılacak yeni bir anlayış Türkiye’yi kucaklayacaktır” dedi.

Turkuvaz'a satılan D&R'da sansür başladı Turkuvaz’a satılan D&R’da sansür başladı

Altıok’un açıklamalarında öne çıkanlar şu şekilde;

BU YASAK VE SANSÜR KİTABIMI TEYİT ETMİŞ OLDU

İçi Boşaltılan Laiklik ve Cumhuriyet kitabımın içeriği ile ilgili olarak “AKP’nin 16 yıllık iktidarında sosyal, siyasal ve kültürel hayatta laiklik ve aydınlanma değerlerine yönelik saldırılar eşi benzeri görülmemiş şekilde arttı. Bu organize saldırılar ile ilgili yaratılan algı; bu saldırıların bireysel olduğuydu. Oysa gerçek hiç de öyle değil. Yavaş yavaş kuşatılan Cumhuriyetin çağdaş değerleri her gün organize bir şekilde törpüleniyor” demiş ve verilerle saldırının boyutlarını ortaya koymuştum. D&R mağazalarının yandaş bir guruba satılmasından hemen sonra uygulanan bu yasak ve örtülü sansür maalesef bizi bir kez daha teyit etmiş oldu. Yani sanata, kültüre ve yazarlara olan baskıyı ve sansürü de anlattığım kitabım da sansüre uğramış oldu!

SANSÜR GERİCİ VE BASKICI İKTİDARLARIN EN SIK BAŞVURDUĞU YILDIRMA ARACI

Kitap ve sanat eserlerine yönelik yasaklama/sansür, tarih boyunca baskıcı ve gerici iktidarların en sık başvurduğu yıldırma ve vazgeçirme aracı olmuştur. Kendi düşüncesini/fikrini/ideolojisini/yaşam tarzını benimsemeyen herkese, her söyleme, her düşünceye, her sanat eserine kuşkuyla yaklaşan yasakçı zihniyetler; heykeli, resmi, sinemayı, tiyatroyu, gazeteyi, kitabı yasaklayıp kriminalize ederek gücünü devam ettirmek ister. Fakat yasakların, yok saymaların, baskıların, gizli ve açık sansürlerin fikir ve ideolojileri öldürmediği gibi bu uygulamaların da çözüm olmadığı tarihsel deneyimlerle mevcuttur. İnsanlık tarihi göstermiştir ki, düşünceler ancak başka bir düşünceyle yenilir.

BİLİM SANAT VE ÖZGÜR DÜŞÜNCE ÖNÜNDEKİ ENGELLER 25 HAZİRAN’DA SON BULACAK

16 yıldır “kültürel iktidarını” yaratamayan AKP iktidarı ve onun uzantıları, bunun önündeki en büyük engel olarak özgür düşünceyi, kültür ve sanatı görüyor. Geçen yıl Danimarka merkezli ifade özgürlüğü organizasyonu Freemuse tarafından açıklanan sanata ve sanatçılara yönelik sansür, saldırı ve hak ihlalleri raporuna göre Türkiye 7. sırada Kuveyt, Çin, Mısır, Hindistan, Rusya, Pakistan ve İran’la aynı ligde yer alıyor. Bu liste bile AKP Türkiye’sinde kültür ve sanata yönelik saldırıları açıklamak açısından yeterli. Sansür sadece yasalarla ve devlet/iktidar tarafından değil, farklı aktör ve farklı yöntemlerle de uygulanabilir. Bu anlamda D&R mağazalarındaki uygulama açık bir şekilde sansür ve aynı zamanda ifade özgürlüğü hakkının ihlalidir. Oysa ifade özgürlüğü, uluslararası insan hakları sözleşmeleri ve anayasamıza göre demokrasinin vazgeçilmez koşuludur. Siyasal ve ideolojik olarak tükenmiş AKP iktidarı ve uzantısı olan yandaş sermaye sadece ömrünü biraz daha uzatmaya çalışmaktadır. Fakat ne olursa olsun 25 Haziran sabahı bu durum son bulacak, bilim, sanat ve düşünceyi özgür kılacak yeni bir anlayış Türkiye’yi kucaklayacaktır. Sanata, kültüre, bilime ve özgür düşünceye olan inanç ve aydınlık Haziran umuduyla…

Wikipedia’dan Bakan Arslan’a açık mektup

Türkiye’de bir yıldan uzun bir süredir erişim engeli olan internet ansiklopedisi Wikipedia, Ulaştırma, Denizcilik ve Haberleşme Bakanı Ahmet Arslan’ın Wikipedia’nın açılıp açılmayacağına ilişkin, “Sistemleri gönüllü editörlük üzerinden yürümesine rağmen Türkiye’den müdahale etmek isteyen editörleri engellediler. Mahkeme karar aldı, yayınlar durduruldu. Tekrar açılması adına sürekli görüşüyoruz” sözlerine mektupla yanıt verdi.

“Bakan’ın ifadeleri Wikipedia’yı yanlış tanıtıyor”

Wikimedia Vakfı adına açıklama yapan Baş Hukuk Müşaviri Eileen B. Hershenov, Bakan Arslan’ın açıklamalarına ithafen bir mektup göndererek, “18 Mayıs Cuma günü Ulaştırma, Haberleşme ve Denizcilik Bakanı Ahmet Arslan’a atfedilen, Türkiye’deki Vikipedi erişim engeline ilişkin ifadelerden dolayı son derece kaygı duyuyoruz. Sayın Bakan’ın ifadeleri gerek Vikipedi’nin açık-düzenleme modelini, gerekse Wikimedia Vakfı‘nın erişim engelini kaldırmaya yönelik çabalarını ciddi ölçüde yanlış tanıtmaktadır” ifadelerinde bulundu.

Dünyanın her yerinde olduğu gibi ülke insanının da Wikipedia’yı kullanmasını istediklerini söyleyen Arslan, Bakanlık ve Bilgi Teknolojileri ve İletişim Kurumu (BTK) olarak gönüllü editörler tarafından hataların düzeltilmesine izin verilmesini talep ettiklerini ifade etmişti. Bunun üzerine endişeleri ifade etmek amacıyla, Wikimedia Vakfı, Bakan Arslan’a bir mektup gönderdi. Wikimedia Vakfı mektubu, Bakan’ın ifadelerinin kamuda daha fazla yanlış anlaşılmaya yol açmasını engellemek amacıyla kamuoyuyla da paylaştı.

“Türkiye’yi özledik”

Mektubu paylaşan Wikimedia Vakfı ayrıca, Türkiye’nin Vikipedi’den öğrenme, orada bilgi paylaşma ve ona katkıda bulunma imkanından yoksun kaldığını belirterek, “Türkiye’nin katılımının olmayışı dünyayı mağdur ediyor Vikipedi’nin Türkiye halkına bütünüyle geri kazandırılması için çabalamaya devam etmeye kararlıyız. #TürkiyeyiÖzledik” dedi.

Wikimedia Vakfı Baş Hukuk Müşaviri Eileen B. Hershenov imzasıyla Bakan Arslan’a gönderilen mektup şöyle:

“Sayın Bakan Arslan:

Elbirliğiyle oluşturulmuş 46 milyondan fazla makale içeren dünyanın, en büyük çevrimiçi bilgi deposu olan Vikipedi’yi barındıran Wikimedia Vakfı’nın Baş Hukuk Müşaviriyim. Türkiye’deki Vikipedi erişim engeline ilişkin yaptığınız ve güncel durum hakkında kritik bilgileri içermeyen son açıklamalarınızı okudum. Maalesef, bu açıklamalar Wikimedia topluluğunun gönüllü editörlerinin erişim engeline gerekçeolan makaleleri geliştirmek adına halihazırda attıkları adımlar hakkında bilgi içermediği gibi , Türk Hukuku’na uyumumuz ve Türk yetkilileriyle yaptığımız bir çok görüşme hakkında da bilgi içermemekteydi. Bu nedenle, size erişim engeli konusunda gerçekleştirilmiş çok sayıda ve kayda değer girişim hakkında mühim bilgiler sağlamak ve Vikipedi’nin Türkiye’de tekrar erişime açılmasına yönelik talebimizi vurgulamak için bu fırsatı değerlendirmek istiyorum.

Daha fazla ayrıntıya girmeden önce, çok önemli olan birkaç nokta var.

Birincisi, Türkiye’deki erişim engeli şimdiye kadar Vikipedi’ye getirilmiş en kapsamlı hükûmet yasağıdır ve Vikipedi’nin yaklaşık 300 farklı dildeki versiyonunu kapsamaktadır. Erişim engeline dair mahkeme emri İngilizce Vikipedi’de yer alan ve mahkemenin Türkiye Cumhuriyeti’nin saygınlık ve itibarını zedelediğini ifade ettiği iki ansiklopedi maddesine dayanmaktadır. Erişim engeli uygulandığı zaman mahkemenin makaleler hakkında vermiş olduğu karara katılmamakla beraber saygı duyuyor olsak da, erişim engelinin başlamasından bu yana söz konusu makalelerin gönüllü Vikipedi editörleri tarafından kayda değer ölçüde değiştirildiğine dikkatinizi çekmek ve sizi bunu da göz önünde bulundurmaya davet etmek isteriz.

İkincisi, Wikimedia Vakfı’nın, diğer popüler internet platformlarının aksine, barındırdığı Vikipedi ve benzeri sitelerdeki içeriğin sahibi olmadığını veya içeriklerini denetlemediğini belirtmek gerekir. İçeriğin düzenlenmesi süreci hususuna gelince Vakıf, içerikleri kaldıramaz veya değişiklik yapamaz. Vikipedi’nin kendine özgü değerini ortaya çıkaran temel fikir, dünyanın dört bir yanından yüz binlerce insanın işbirliği ile meydana getirilmesidir. Vikipedi’ye hangi bilgilerin ekleneceğini ve o bilgilerin ne şekilde sunulacağına onlar beraber karar vermektedir. İçeriği oluşturma süreci, bu bağımsız gönüllü editörler tarafından geliştirilen ve denetlenen politikalara göre ilerler. Vikipedi’nin politikaları, Vikipedi’ye dahil edilecek bilgilerin, özellikle farklı görüşlerin söz konusu olduğu ihtilaflı durumları ele alırken, güvenilir kaynaklara atıf yaparak doğrulanmasını ve tarafsızlığı gerektirir. Bu, hiç durmadan devam eden bir süreçtir ve Vikipedi makalelerinin sürekli gelişme halinde olduğu anlamına gelmektedir. Türkiye’deki erişim engelinin sona erdirilmesinin bu kadar önem arz etme sebeplerinden biri de bu sürecin daha fazla editörün katkısından ve farklı bakış açılarından beslenen bir süreç olmasıdır.

Bu içerik yaratma ve geliştirme modeli, bugüne kadar Vikipedi’nin internete olan en güçlü ve özgün katkısı olarak varlığını sürdürmektedir. Daha fazla insan Vikipedi’ye katıldığında, makaleler daha tarafsız, güvenilir ve hatasız hale gelmektedir. BTK’dan da öğrenmiş olabileceğiniz üzere, erişim engeli kaldırıldığında, Wikimedia Vakfı ve bağımsız Vikipedi gönüllü editörleri Türkiye’de , diğer ülkelerde yaptığımız gibi, Vikipedi’deki editör sayısını ve farklı bakış açılarını arttırmak amacıyla halka açık Vikipedi eğitimi gerçekleştirmeyi teklif etmiştir.

Üçüncüsü, Vikipedi’nin Türk hukukuna uyduğunu, mahkeme kararını yok saymaya çabalamadığını da vurgulamak isterim. Vakıf kendi adına gerekli hukuk yollarını izlemiştir ve izlemeye de devam edecektir.

En önemlisi, gönüllü Vikipedi editörlerinin mahkemenin kararının dayandırıldığı makalelerde, yukarıda da belirtildiği üzere, kapsamlı değişiklikler yapmış olmalarıdır. Söz konusu Vikipedi makaleleri bugün, mahkemenin bir yıldan fazla bir süre önce, 2017 yılında kararını verirken incelediği halinden önemli ölçüde farklıdır.

Makaleler, Vikipedi’nin kendi standartlarına uygun bir şekilde geliştirilmiştir; ve artık birden fazla güvenilir kaynaktan farklı ifadeler içermekte, tartışmanın farklı yönlerini kapsamakta ve daha tarafsız bir dil kullanmaktadır. Bu değişiklikler, Vikipedi makalelerinin yalnızca tek bir bakış açısını yansıtmayan kapsamlı özetler sunması da dahil olmak üzere, hükümetin başlıca kaygılarını ele almaktadır.

Makaleler, dünyanın herhangi bir yerinde herhangi biri tarafından Vikipedi’nin tarafsız içerik düzenleme politikalarına uygun olarak ve güvenilir kaynaklara dayandırılarak düzenlemeye açıktır. Nitekim, Türk halkının Vikipedi’yi geliştirebilmesinin önündeki tek engel erişim yasağının halen kaldırılmamış olduğu gerçeğidir.

Vikipedi’nin, bilim, mühendislik, sanat ve kültür gibi çok çeşitli konularda özgür eğitimi kaynağı olarak hizmet vermeye geri dönebilmesi içinm mahkemeden erişim engelini kaldırma talebimizde hükümetin bize katılımını rica ediyoruz.

Vikipedi’de, gerçekleşen küresel sohbete Türk halkının, Türkiye’yle ilgili konular da dahil olmak üzere, katkıda bulunabildiğini görmek isteriz. Daha önce de defaatle belirttiğimiz üzere, hepimiz Türk halkından öğrenme şansını kaçırdığımızdan dolayı bilgiden daha yoksun hale geliyoruz.

Her hâlükârda, sizinle bu hususları gerekli görüldüğü takdirde daha detaylı tartışabilmek için iletişim kanallarını açık tutmaya devam etmek isteriz.”

Eileen B. Hershenov
Baş Hukuk Müşaviri
Wikimedia Vakfı

Bakanlar Kurulu sil baştan: 7 bakanlık kapatılacak; sayı 14’e iniyor

AKP; Kanun Hükmünde Kararname (KHK) ile yapılandıracağı Bakanlar Kurulu ile ilgili taslağı hazırladı. Taslağa göre, mevcut 21 icracı bakanlık sayısı 14’e indiriliyor. AB Bakanlığı dahil 7 bakanlık kapatılıyor. Taslağa, Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan’a sunulduktan sonra son şekli verilecek.

Hürriyet’ten Nuray Babacan’ın haberine göre, 21 mevcut bakanlıktan Avrupa Birliği (AB) Bakanlığı, Ekonomi Bakanlığı, Gençlik ve Spor Bakanlığı, Gümrük ve Ticaret Bakanlığı, Kalkınma Bakanlığı, Kültür ve Turizm Bakanlığı, Orman ve Su İşleri Bakanlığı kapatılacak. Ekonomi başta olmak üzere birçok bakanlığın yetki ve sorumlulukları artacak.

YAPILAR DEĞİŞECEK

Bilim, Sanayi ve Teknoloji Bakanlığı’nın yeni adı Sanayi ve Bilim Bakanlığı olarak değiştirilecek. Bu bakanlık aynı görevi üstlenecek. Çalışma Bakanlığı’nın adı İş Hayatı ve Güvenliği olarak değiştirilecek. Bu bakanlığın çalışma alanı da aynı kalacak. Çevre ve Şehircilik Bakanlığı sadece Şehircilik Bakanlığı olarak anılacak. Ancak bu bakanlığın yapısında hem çevre faaliyetleri hem de su işleri olacak. Kapatılan Orman ve Su İşleri Bakanlığı’nın görevlerinin yarısını bu bakanlık üstlenecek. Kapatılan Orman ve Su İşleri Bakanlığı’nın orman alanlarıyla ilgili tüm faaliyetleri Tarım Bakanlığı’na verilecek. Bu bakanlığın adı Orman Tarım ve Hayvancılık Bakanlığı olacak. Enerji ve Tabii Kaynaklar Bakanlığı’nın adı Enerji ve Doğal Kaynaklar olarak değiştirilecek ancak yapısı değişmeyecek.

İçişleri Bakanlığı, Milli Savunma Bakanlığı, Sağlık Bakanlığı ve Ulaştırma Bakanlığı yapısını aynen koruyacak. Lağvedilen Kültür ve Turizm Bakanlığı’nın kültür bölümü Milli Eğitim Bakanlığı’na bağlanacak ve bu bakanlık, Milli Eğitim ve Kültür Bakanlığı olarak anılacak.

EN AZ 4 YARDIMCI

Hazırlanan yeni yapıda cumhurbaşkanı yardımcılıklarının sayısı da birden fazla olacak. En az 4 yardımcının planlandığı, bunlara verilecek görevlerle birlikte yeni bakanlar kurulunun 18-20 kişiden oluşacağı yorumları yapılıyor. Bu çalışma lağvedilen ve mevcut bakanlıkların ilgili kurumlarının dağıtılması ve uygun bir çatının oluşturulması aşamasına kadar bazı değişikliklerden geçebilecek. Ancak parti kurmayları genel yaklaşımın bu çerçevede olacağını ve seçimlerden sonraki yeni hükümet kurulmadan yeni yapının hazır hale getirileceğini belirtiyorlar.

EKONOMİYE TEK ÇATI

En büyük operasyon ekonomiden sorumlu bakanlıklarda gerçekleştirilecek. Maliye, Ekonomi ve Kalkınma bakanlıkları tek çatıda toplanacak. Bu bakanlığın bünyesine Gümrük ve Ticaret Bakanlığı ile turizmin de alınması tartışılıyor. Ekonominin tek elde toplanmasının amaçlanmasına karşın son aşamada karar alma güçlüğü nedeniyle bu yapının ikiye bölünebileceği veya turizmin ayrı bir bakanlık olabileceği de ifade ediliyor.

GENÇLİK VE AİLE BİR ARADA

Taslağa göre, Adalet Bakanlığı aynen kalacak. Aile Bakanlığı’nın adı Aile ve Toplum Bakanlığı olarak değiştirilecek. Bu bakanlık yine kadın, erkek, yaşlı, genç, çocuk ve engellilerle ilgili politika geliştirecek. Gençlik ve Spor Bakanlığı’nın görevlerinin büyük bölümünü bu bakanlık üstlenecek. Ancak spor konusunda henüz karar verilmedi. Dışişleri Bakanlığı, AB Bakanlığı’nın tüm görevlerini üstlenecek. Ayrıca TİKA ve Yurt Dışı Türkler Başkanlığı gibi başbakan yardımcılıklarında olan kurumlar da bu bakanlıkla ilişkilendirilecek. İstenirse AB konusunda bir cumhurbaşkanı yardımcısı da görevlendirilebilecek.

Erdoğan, AKP’nin seçim beyannamesini açıkladı

Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan, AKP Seçim Beyannamesi toplantısında konuşuyor.

Erdoğan’ın konuşmasının satırbaşları şöyle:

“Kardeşlerim sizler 24 Haziran’daki seçimler AK Parti’nin adayları olarak bu kutlu yola çıktınız. Ülkemize hizmet için çıktığımız bu yolculuğu inşallah menziline ulaştıracağız. AK Parti her seçimden birinci çıkmış bir partidir, ama bu yeterli değildir. Meclis’te yeterli çoğunluğa ulaşmak için de mücadele ediyoruz.

2007’de oyumuzu yüzde 47’ye çıkardık, tek başımıza iktidar olduk. 7 Haziran’da ilk kez çoğunluğu sağlayamadığımız bir seçim oldu. 1 Kasım’da seçimleri yeniledik ve yüzde 49,5 ile iktidara geldik. Ayrıca 10 Ağustos 2014 cumhurbaşkanlığı seçiminde yüzde 52 oy oranına ulaştık.

Yaşanan tüm saldırıların üstesinden milli iradeye bağlılığımız ile üstesinden geldik. Bizler vakit Türkiye vakti diyerek yola çıkıyoruz. 24 Haziran’da cumhurbaşkanlığı seçimini yüzde 50’nin çok üzerinde bir oy ile kazanmayı istiyoruz. Meclis’te güçlü bir grup kurmamız gerekiyor. Milletimizle gönül bağımızı güçlü tutmamız gerekiyor. Her iki seçimden de inşallah yüzümüzün akı ile çıkacağız. Kardeşlerim, bu heyecan, bu coşku, bize beklenen neticeyi getirecek. Elazığ, 5-0 reis diyor. 24 Haziran akşamı inşallah bu heyecanı göreceğiz. Biz milletimizin karşısına hiçbir zaman eli boş çıkmadık. Öncek hükümetlerimiz döneminde yaptıklarımız ile bir sonraki seçimde yapacaklarımız ile çıktık.

6 Mayıs’ta seçim manifestomuzu açıkladık, bugün ‘Güçlü Meclis, Güçlü Hükümet, Güçlü Türkiye’ başlığı ile hazırladığımız beyannamemizi ‘Yaparsa Yine AK Parti yapar’ diyerek milletimize sunuyoruz. Gelecek vizyonunu özetle paylaşmak istiyorum.

“DİJİTAL TÜRKİYE’NİN ZAMANININ GELDİĞİNE İNANIYORUZ”

Tüm dünyada baş döndürücü bir dönüşüm yaşanıyor. Teknolojik dönüşüm yaşanırken, kültürel alanda bir değişim görülüyor. Değişim sürecinde geri kalanlar eskisinden daha fazla bedeller ödüyor. Biz dünyada oluşan şekilleri analiz ederek bir yol haritası ortaya koyuyoruz. Dijitalleşmeye özel bir önem veriyor, dijital Türkiye’nin zamanının geldiğine inanıyoruz. 2023 vizyonmuzu ortaya koymuştuk, yeni yönetim sistemi ile bunu daha da güçlendirerek, küresel dünyada daha söz sahibi olduğumuz bir hale çevireceğiz.

“KADINLARIN İŞ GÜCÜNE KATILIMINI YÜZDE 40’IN ÜZERİNE ÇIKARACAĞIZ”

Korumacılık eğiliminin küresel düzeyde yükseldiği bir ortamda geçici rüzgara kapılmayıp dışarı açık, serbest piyasayı baz alıp güçlenmeye devam edeceğiz. Ülkemizi küresel düzeyde bilgi üreten, bilgi katma değer üreten bir güç haline dönüştüreceğiz. Bunun içinde bilgiye dayalı eğitim büyümemizin gücü olacaktır. En büyük gücümüz dinamik nüfus ve genç nüfusumuzdur. Birlikte yürüyeceğimiz gençlerimizle yeni başarı hikayeleri yazacağız. Kadınlarımızın aktif katılım sürecini desteklemeye devam edeceğiz. Kadın girişimciliğini güçlendirirken, kadınların iş gücüne katılımını yüzde 40’ın üzerine çıkaracağız.

“ÖZEL SEKTÖRÜN ROLÜNÜ YÜKSELTECEĞİZ”

Alt orta gelir grubunda olan ülkemizi üst orta gelir grubuna yükselttik. Ekonominin nimetlerini daha adaletli bir şekilde tüm toplumsal kesimlere dağıtacağız. Gelirini daha adil palaşan, hakkaniyeti salamış bir ülke haline geleceğiz. Demokratik standartları yüksek bir ülke olma yolunda kararlılıkla ilerleyeceğiz. Milli gelirden, araştırma ve geliştirmeye ayırdığımız bütçeyi yüzde 2’ye çıkararacağız. Bilginin üretiminde katma değer oluşturacak şekilde kullanımında özel sektörün rolünü yükselteceğiz. Oluşturacağımız özgün projelerle küresel ölçekte tanınan çok sayıda girişimcisi ve markası olan bir ülke haline dönüşeceğiz. Kurumsal kaliteyi artırmış bir Türkiye hedefliyoruz. Mega projelerimizi hayata geçirmeyi sürdüreceğiz. Ülkemizi, her alanda yerli ve milli üretimde söz sahibi olan güçlü bir ülke haline dönüştüreceğiz.

“AKILLI VE YEŞİL PROJELERİNİ HAYATA GEÇİRECEĞİZ”

Özellikle savunma sanayinde tükiye sadece kendi ihtiyaçlarını karşılamakla kalmayacak önemli ihracatçıları arasında yer alacaktır. Ülkemizde vazgeçilmez olan gıda ve enerji alanında en üst düzey tedbiri hayata geçireceğiz. Bu bağlamda akıllı ve yeşil şehir projelerimizle şehirlerimizi daha yaşanır bir hale getireceğiz.

“İLİŞKİLERİMİZİ DAHA DA GÜÇLENDİRECEĞİZ”

AB başta olmak üzere farklı bölgesel yapılarla ekonomik ve siyasi ilişkilerimizi daha da güçlendireceğiz. Dünyadaki dost ve kardeş ülkelerin daha fazla refaha kavşmasını istiyoruz. Küresel düzeyde kapsayıcı ve adaletli bir düzeyin inşasına öncülük yapacağız. Demokrasi ve adaleti tüm insanlık için istemeye devam edeceğiz. Dünya 5ten büyüktür çağrımızı sürdürmeye devam edeceğiz. Girişimci ve yenilikçi anlayışın tüm kesime yayıldığı, refahını adaletle paylaşan güçlü ve büyük Türkiye’yi hep birlikte inşa edeceğiz. Vakit Türkiye vakti.

İkinci kısmı yeni yönetim modeli oluşturuyor. 24 Haziran seçimleri yeni yönetim sistemini ilk defa hayata geçireceğimiz seçim olacak. Milletimiz bir sandıkta cumhurbaşkanını bir sandıkta vekilleri seçecek. Yeni dönemi Güçlü Meclis, Güçlü Hükümet, Güçlü Türkiye olarak ifade ediyoruz. Milletimiz bir sandıkta cumhurbaşkanını bir sandıkta vekilleri seçecek. İnşallah bağımsız ve güçlü bir yargı ile de tarafsız yargı ile de demokrasiyi sağlam temeller üstüne oturtuyoruz. Meclis ile cumhurbaşkanı ne kadar ahenk içinde çalışırsa Türkiye kazanacaktır.

Cumhurbaşkanlığını kazanamak kadar Meclis’te çoğunluğu elde etmeyi de önemli görüyoruz. 27 Nisan e-muhtırasından 15 Temmuz’a kadar demokrasimize tüm saldırılara karşı dimdik duran TBMM adına yakışır bir konuma gelmiştir. Yeni dönemde Meclis’i daha güçlü bir konuma getirmekte kararlıyız. Kanun yapma yetkisini vekillere vererek Meclis’i gerçek gücüne biz kavuşturduk. Cumhurbaşkanı tarafından kurulacak hükümet ise kararname ve düzenleyici işlemlerle tamamen milletimize odaklanacaktır. Yeni sistem zaman maliyeti olan sıkıntıları ortadan kaldırılacaktır. Kamu yönetimi tepeden aşağıya doğru yenilenecektir.

“YARGININ BAĞIMSIZLIĞI İÇİN ADIMLAR ATMAYA DEVAM EDECEĞİZ”

Yargının tarafsız ve bağımsızlığı da önem verdiğimiz bir başka husustur. 15 Temmuz sonrası yargıdaki darbe ve vesayet kalıntılarını ortadan kaldırmak için gerekli adımları attık. Yargının bağımsızlığı ve tarafsızlığını güçlendirecek adımları atmaya devam edeceğiz. Demokrasi ile kalkınmayı birbirinin tamamlayıcısı olarak gördük. AK Parti iktidara geldiğinden beri standartlarını sürekli yükselten partidir. Önümüzdeki engeller ne olursa olsun hak ve özgürlüklerden taviz vermedik. Hak ve özgürlükler konusunda yaptıklarımnızı saysak önümüze çok uzun bir liste çıkar. Devletin adli düzeninin temel haklar baz alınacak şekilde düzenlenmesini sağlayacağız. Yasaklarla ve yasakçı zihniyetle mücadelemizi sürdüreceğiz. Cemevlerine hukuki statü tanıyacağız. Biz iktidara yürürken milletimize şunu söyledik; 3Y demiştik. Yeni dönemde de bununla mücadeleyi sürdüreceğiz.

MUHALEFETE OHAL ELEŞTİRİSİ

Ana muhalefetin OHAL’i diline dolaması utanç vericidir. Dünyanın bizi darbeler ve terör karşısında dik duruşumuzu takdir ettiği bir dönemde anamuhalefetin tavrını millşetimiz unutmayacaktır. Kendi partimizden başlayarak devletin her kademesinde istişareyi üst düzeye çıkarmak için çalıştık, çalışıyoruz. Özellikle sivil toplum alanının sağlıklı işleyebilmesi için devletin düzenleyeci rolünü artırmak istiyoruz. Mali kaynaklara kadar tüm işlemleri hesap verir bir yapıya kavuşturacağız.

Yargı süreçlerini basitleştirme çalışmalarına hız vereceğiz. Mahalle ve semt bekçilerini yaygınlaştırarak tüm sokaklarımızı huzurlu hale getireceğiz. Güvenlik politikalarımızı hiçbir istisna olmaksızın uygulayacağız. Terör örgütleri ile mücadelemizi inlerine kadar girmek sureti ile kesintisiz bir şekilde devam ettireceğiz.

‘TAM GÜN EĞİTİM MODELİ VE EĞİTİMDE KALİTE SEFERBERLİĞİ’

4. başlığı insan ve toplum olarak belirledik. AK Parti insanı yaşat ki devlet yaşasın diyerek iktidara gelmiştir. Önümüzdeki yıldan itibaren okullarımız tam gün eğitime geçebilecek hale gelecektir. Hedefimizi tarihsel toplumsal kültürel gerçekliğimzin ortaya çıkacağı yerelden evrensel bir eğitim modelini inşa edebilmektir. Eğitimde kalite seferberliği başlatıyoruz. Üniversitelerimizi dünya çağpında markalar çıkaracak kadar yenileyeceğiz. Kültür sanat faaliyetlerine daha fazla kaynak ayıracağız. Ülkemizi daha ileriye taşıyacağız. Kültürümüzün dünyaya tanıtımında önemli yeri olan sinema ve dizilere özel önem vereceğiz. Şu anda cumhurbaşkanlığı külliyesinde 5 milyon kapasiteli kütüphanemiz 24 saat öğrencilerimize açık olacak. Nüfusu 5 binin üzerindeki her yerin kütüphaneye kavuşmasını sağlayacağız. Ülkemizde kültür merkezi olmayan il kalmayacak.

‘SAĞLIK HİZMETİ ARTIRILACAK’

Sağlık hizmetlerinin artırılmasına devam ettireceğiz. Aile hekimliğini daha da yaygınlaştıracağız. Şehir hastanelerimiz meyvelerini vermeye başladı. Ülkemize kazandıracağımız 40 bin yatak kapasiteli şehir hastanelerimiz standartı bir üst seviyeye yükseltecektir. Sağlığın her alanında milletimize daha iyi hizmet vermek için çalışacağız. Sağlık sektöründe de yerlileşme oranını yükselteceğiz.

‘GENÇ KUŞAKLARA YATIRIM’

Gençlerimize sadece güvenmekle kalmıyor, onlara her alanda en iyi geleceğe hazırlamaya çalışıyoruz. Gençlerimizin kariyer sahibi olmasını da önemsiyoruz. Eğitim programlarını artırarak, bilgi birikimlerini aktaracak bir kuşak yetiştirmeye çalışıyoruz. Üniversite ve yurt konusundaki taçlandıracak adımları hayata geçireceğiz. Siyasette gençlerin önünü açan biz olduk, biz. Seçilme yaşını önce 25, şimdi 18’e düşürerek gençlerin enerjisini siyasete daha da yansıtmasını sağlıyoruz.

Kadınlarımızı hayatın her alanında hak ettikleri yere getirme noktasında çok önemli yol katettik. Kadına şiddetten, çocuk yaştaki evliliğe kadar mağduriyet yaratan konularla mücadeleyi sürdüreceğiz. Çocuklarımızın insani ve ahlaki değerlere sahip, bilinçli ve iyi eğitimli fertler olarak yetişmesini sağlayacağız. Yoksulluk ile mücadele en başarılı olduğumuz alanlardan biridir. Günlük 4,3 doların altında harcamanın altında kimsenin kalmamasını sağlamaya çalışacağız. Nitelikli iş gücünü ülkemize çekmek için yeni politikalar geliştireceğiz. Türkiye dünyanın en gelişmiş Sosyal Güvenlik sistemine sahip ülkelerdendir.

“ENFLASYONU ORTADAN KALDIRMAKTA KARARLIYIZ”

İstikrarlı ve güçlü ekonomi 5. başlığımızdır. Yeni dönemde de güven ve istikrarı sağlamaya çalışacağız. Mali disiplinden en küçük taviz vermeyeceğiz. Yüksek büyüme ekonomimizin lokomotifidir. Yüksek katma değerli sektörlerin ekonomideki payını artırarak ekonomideki gücümüzü artıracağız. Sermaye piyasalarımızı yeni alanlarla geliştirerek, daha etkin kullanımı sağlayacağız. Epeyce gerilettiğimiz, son dönemde bir parça yukarı hareketlenen enflasyon sorununu ortadan kaldırmakta kararlıyız. Türkiye Cumhuriyeti dijital dönüşümünü tamamlamış olarak 100 yılına girecek. Cari açığı kalıcı bir şekilde azaltacağız.

6. başlığımız stratejik meslekler. Araştırmacı yetişirmeden, AR-Ge desteklerine kadar yeni bir çok programı devreye alacağız. Antartika’da Türk bilim üssünü önümüzdeki yıl faaliyete açıyoruz. Kamunun ihtiyaç duyduğu ürünlerin ülkemizde üretileceği etkin bir mekanizma kuracağız. 6 endüstri bölgesine 15 tane daha ilave edeceğiz. Öncelikli alanlarda teknolojik ürün yatırımını etkin bir şekilde destekleyeceğiz. Otomobil projesini hızla hayata geçireceğiz.

SAVUNMA SANAYİ

Savunma sanayinde güçlü olmadan hedeflerimize ulaşamacağımız görülmektedir. Silahlı ve silahsız insansız hava araçları konsundaki konu bize moral vermiştir. Afrin’de, Cerablus’ta ve iç güvenlikte bunu yaşıyoruz. Teşvik sistemini bunları kapsayacak kadar genişletiyoruz. Altay milli tankı seri üretim aşamasına geldi. İnsansız savaş uçakları konusunda Ar-Ge çalışmaları başlatacağız. Hava savunma sistemleri projelerinde önemli mesafeler kat ettik. Uzay ajansımızı bu yıl kuruyoruz. Doğalgaz kullanmayan ilimiz ve büyük ilçemiz kalmayacak. Yerli kömürü elektrik üretiminde değerlendireceğiz. Bor başta olmak üzere, ülkemizin sahip olduğu ham maddeleri etkin şekilde kullanma çalışmalarımızı sürdüreceğiz.

“TARIMSAL MİLLİ GELİRİMİZİ 150 MİLYAR DOLARA ÇIKARACAĞIZ”

Hedefimiz 2023 yılında tarımsal milli gelirimizi 150 milyar dolara, ithalatımızı da 50 milyar dolara çıkarmaktır. Yüksek teknolojili seracılık gibi teknikleri yaygınlaştıracağız. Sudan’da kiralanan 780 bin hektar tarım arazisini yatırım yapmaları için girişimciler açacağız. Kırmızı et tüketiminde kendimize yeter ülke haline geleceğiz. Özellikle doğu anadoluda hayvancılığa destek vereceğiz. Otoyol ağımızı 2 katına çıkaracağız. Havacılık ve denizcilik sektöründe ülkemizi en önemli transit geçiş noktası haline getireceğiz. İstanbu ile birlikte 9 havalimanını kullanıma açacağız. 2 yeni uyduyu daha uzaya göndererek bu alandaki başarımızı da perçinleyeceğiz. Ülkemizin her ferdi ve bölgesi kapsayacak vizyonu hayata geçireceğiz.

***

BEYANNAMENİN DETAYLARI

AKP’nin 24 Haziran seçimlerine için hazırladığı seçim beyannamesinde ‘Güçlü Türkiye, Güçlü Hükümet, Güçlü Meclis’ vurgusu öne çıkıyor.

Beyanname 360 sayfadan oluşuyor. Beyannamenin ilk bölümünde yeni yönetim modeli anlatılıyor.

Beyannamede dış politikaya ilişkin hedefler şöyle sıralandı:

“Türkiye’nin AB hedefini stratejik bir hedef olarak görüyoruz, Türkiye AB katılım hedefini sürdürmektedir.”

“ABD ile yaşanan sorunları aşmak istiyoruz; ABD ile yakın işbirliğinin korunması esastır.”

Önümüzdeki dönemde Rusya ile enerji ve ticaret başta olmak üzere ikili ilişkilerimizi geliştirmeye çalışacağız.”

“Suriye ihtilafının nihai bir siyasi çözümle neticelenmesi için gayretlerimizi sürdüreceğiz. Meşru bir yönetime kavuşmuş yeni bir Suriye hedefi için çalışacağız, arzumuz yeni Suriye ile komşuluk ilişkilerimizi ve işbirliğimizi yeniden tesis etmek.”

EKONOMİDE NELER YAPILACAK?

Beyannamede “İstikrarlı ve Güçlü Ekonomi” başlığı altında yer alan bölümde neler yapılacağına ilişkin şu ifadelere yer verildi:

“Merkez Bankası’nın (TCMB) fiyat istikrarını sağlamak için uygulayacağı para politikası araçlarını doğrudan kendisinin belirlemesi esas olmaya devam edecek. Enflasyon hedeflemesi rejimine devam edilecek, dalgalı döviz kuru rejimi sürdürülecek.”

“Döviz piyasaları yakından takip edilecek, gerektiğinde dengeleyici döviz likiditesi araçları kullanılmaya devam edilecek.”

“Firmaların döviz kuru riskini daha etkin bir şekilde yönetebilmeleri için gerekli mekanizma ve teşvikler oluşturulacak.”

“Maliye politikası fiyat istikrarının sağlanmasında destekleyici olacak.”

“Önümüzdeki dönemde faizlerin oluşturduğu maliyet baskısını azaltacak tedbirleri hayata geçireceğiz.”

Yaşamın ilk döneminde annesiz kalmak yetişkin beynini etkiliyor

Indiana ve Purdue Üniversitelerinde yapılan bir araştırmaya göre; yaşamın ilk döneminde kısa süreliğine de olsa annesiz kalmanın, yetişkinlikte beynin fonksiyonlarını ve kavrama yetisini değiştirdiği bildirildi

Indiana ve Purdue Üniversitelerinde görevli bilim insanlarının fareler üzerinde yaptığı araştırmada, yaşamın erken safhasında yavrunun anneden kısa da olsa bir süre ayrılmasının yarattığı travmatik etkinin, hayvanların yetişkinliğinde beyin fonksiyonlarını değiştirdiği gözlemlendi.

AA’nın haberine göre; sonuçları “Translational Psychiatry” dergisinde yayımlanan araştırma, beyindeki bu değişikliklerin, şizofreni gibi nöropsikotik rahatsızlık riski bulunan kişilerde rastlanan semptomlarla benzerlik gösterdiğini ortaya koydu.

Araştırma çerçevesinde beyin gelişimi açısından kritik dönemdeki 9 günlük yavru farelerin, 24 saat annelerinden ayrı tutulduğu ve yetişkinliklerinde beyin taramasından geçirildiği belirtildi.

Taramalar, hayvanların beyin fonksiyonlarının ve kavrama yetilerinin değiştiğini gösterirken, annelerinden ayrılmayan farelerde benzer bulgulara rastlanmadı.

Hep beraber başaracağız

İnsanoğlunun yeryüzünde ilk kez medeniyet kurduğu verimli topraklardayız. İmparatorlukların, devletlerin, hükümdarların gelip geçtiği, uğruna savaştığı yerdeyiz. Barış yıllarında bilim, sanat, felsefe, mimari, spor ve edebiyatın filizlendiği yerdeyiz. Bir umudum var: Trakya’da, Anadolu’da, Mezopotamya’da insanlığın kurtuluş reçetesi saklı. O reçeteyi hayata geçirdiğimiz güne erişmeyi umut ediyorum.

Bir karar verip demokrasiden, insan haklarından, farklılıkların bir arada ve farklılıklarıyla, aynı çatı altında yaşamasından yana tavır koyacağız. Kimseye yaşam tarzı dayatılmayan, kimsenin yönelimlerinden, tercihlerinden, inançlarından, varoluşsal hiçbir durumundan dolayı kendini öteki hissetmediği kocaman, mutlu ve güçlü bir ülke hayal ediyorum.

Çocukların yatağa aç girmediği, kimsenin karnını doyurmak için kula kulluk etmediği, zenginliğin hakça paylaşıldığı, üretenin yöneten olduğu, kadınların yönetimde tüm ağırlığını ortaya koyduğu, sosyal hayatın içinde kadın ve erkeğin yan yana, omuz omuza bulunduğu, eşit sağlık ve eğitim şartlarının her doğan çocuk için sağlanabildiği, toplumun korkutularak değil tartışılarak yönetildiği bir ülke istiyorum.

Yüzyılların birikimini, elindeki küçük konforu kaybetmekten korktuğu için sesini çıkarmayanların korkaklığına kurban edemeyiz. Aklın ve bilimin yol göstericiliğinden vazgeçip hurafelerin, hamasetin, yalanların düzenine teslim olamayız. Bizi birbirimize düşman ederek kendi dünyalığını yapanlara, kendinden başkasına saygısı olmayana, kendine benzemeyeni düşman ilan edene, demokratik mücadeleyi düşmanlık, eleştiriyi ihanet, sorgulamayı günah ilan edene ‘yeter artık’ diyeceğiz.

Adalet, toplumsal barışın teminatıdır. Adaletin terazisi şaşınca, haklının değil güçlünün borusu ötünce, zalimin sesi zulüm görenlerin sesini bastırır. Zalimin değil zulüm görenlerin yanında taraf olmak, insanlığın gereğidir. Eziyet edilene, kim olduğu, kimlerden olduğu sorulmaz, yanında durulur. Hiçbir dava insan canından kıymetli değildir. Tek bir çocuğun hayatına mal olmuş zafer, zafer değildir. Acılar, onu yaşayanlar için yıkıcıdır. Başkalarının acıları üzerine inşa edilecek hiçbir gelecek tasarımı, mutluluk getirmeyecektir.

Güvenlik için silahlanmaya milyar dolarların harcanmadığı, akıl, vicdan, cesaret, vizyon, bilgi ve donanımın ön planda olduğu, ordunun siyasete alet edilmediği, siyasetin bir bayrak yarışı olduğunun unutulmadığı, egoların, hırsların, bitmek bilmeyen koltuk kavgalarının sona erdiği, gençlerin en önemli makamlara gelebildiği, tecrübe sahibi yaşlıların, emeklilerin dünya turuna çıkacak maddi imkanlarının olacağı bir geleceğe erişebilmeyi umut ediyorum…

Engellilerin engelleriyle yaşama karışabildiği, hayatın her alanında ortak akılla engellerin ortadan kaldırıldığı, şiddetten arınmış, her yeni güne gülümseyerek başlayan bir ülke hayal ediyorum. Kimsenin kılığına kıyafetine karışılmayan, çocukların her türlü istismarının önlendiği, yetişkinlerin özgür iradeleriyle ortaya koyduğu ve kendilerine ya da başkalarına zarar vermeyen her türlü davranışının saygıyla karşılandığı, namusun bacak arasında aranmadığı, hırsızlığın, rüşvetin, adam kayırmanın, torpilin, yalan söylemenin namussuzluk sayıldığı bir ülke hayal ediyorum.

Bu topraklar, dünyaya yön verdi, insanlığa akıl mirası bıraktı. Şimdi bize düşen uzun ve zorlu bu yolculukta cesareti toplayıp kim olduğumuzun farkına varıp beklenmeyene ulaşmak. Bunu birleşe birleşe başaracağız. Mustafa Kemal Atatürk’ün medeniyet ve barış projesine sahip çıkacağız. Eksiklerimizi tamamlayacağız. Kimseyi yolun dışında bırakmadan mutlu insanların ülkesini el ele kuracağız. Bunu kendimiz için yapacağız, sevdiklerimiz için yapacağız, çocuklarımız için yapacağız, dünya için, insanlık için başaracağız. Aydınlık yarınlara hep beraber ulaşacak, bunun için bir yol açacak, hayallerimizi gerçeğe dönüştüreceğiz…