Tarafsız Habercilik

Dış politikadaki başarısız tablo: ‘Libya’da ne işimiz var’dan Libya’ya NATO ile saldırmaya

MUSTAFA K. ERDEMOL [email protected]

Türkiye’nin Ortadoğu’da söz sahibi olma iddiası, “Komşularla Sıfır Sorun” politikası “Arap Baharı” olarak adlandırılan süreçle bitti. Suriye’ye daha sonra değineceğim ama öncelikle Türkiye’nin bu süreçte Mısır’la ilişkilerinin nasıl bozulduğuna bakalım.

Mısır’da halk hareketinin rüzgarıyla, ama ABD’nin de açık desteğiyle Hüsnü Mübarek’in devrilmesinden sonra yapılan ilk serbest seçimde Cumhurbaşkanı olan Müslüman Kardeşler mensubu Muhammed Mursi halkta büyük tepki uyandırdı. Mursi’nin gerici İslamcı politikaları nedeniyle, yine bir halk hareketiyle devrilmek üzereyken ordu müdahalesiyle görevden uzaklaştırılması İslamcı AKP iktidarının tepkisini çekti. Bu tepki aslında iktidarın Ortadoğu politikasının tıkanmasına yol açan nedenlerden biri oldu.

Çünkü Mısır’da Mursi’nin görevden alınmasını iç siyasette malzeme olarak kullandı Erdoğan. Erdoğan ile arkadaşlarının tepkisi “İslamcı ideolojilerine” uygun bir tepkiydi ama geleneksel Türkiye dış politikasında örneği daha önce görülmeyen bir tutumdu. Mısır Dışişleri Bakanlığı Türkiye’nin Kahire Büyükelçisi Avni Botsalı’dan ülkeyi terk etmesini istedi. Türkiye’yle ilişkilerin derecesini düşürme kararı alan Mısır ayrıca Ankara Büyükelçisi’ni de geri çağırdı. Ankara’nın cevabı gecikmedi. Mısır’ın Ankara Büyükelçisi Abderahman Salaheldin de, Türkiye tarafından persona non-grata (istenmeyen adam) ilan edildi.

Mısır, Türkiye Büyükelçisi’ni kovma gerekçesini “Ankara sürekli içişlerimize karışıyor” sözleriyle duyurdu. Zamanlaması berbat bir gelişmeydi bu. 2014 Eylül’ünde BM toplantısında iki ülke dışişleri bakanlarının görüşmesi planlanmıştı, ama Erdoğan’ın Abdülfettah Sisi’yi eleştirmesi bu toplantının iptaline yol açtı. Mısır’la ilişkilerin bozulması başka sorunlara da yol açtı. Türkiye İsrail ile de bozuşunca Doğu Akdeniz’de de etkisini yitirmeye başladı. İsrail, Yunanistan ve Rum Yönetimi ile ilişkilerini geliştirdi. ABD-Türkiye – İsrail ortak tatbikatına artık Türkiye değil Yunanistan alındı İsrail’in önerisiyle. Mısır da işte bu İsrail – Yunanistan – Kıbrıs Rum Yönetimi arasındaki ortaklığa dahil oldu. Mısır, Yunanistan ve Kıbrıs Rum Yönetimi dışişleri bakanları Kahire’de bir araya gelerek Kahire Deklarasyonu’nu imzaladılar ve Kıbrıs Rum Yönetimi sınırlarından çıkarılacak gazın Mısır üzerinden satılması konusunda anlaşmaya vardılar.

Mısır’a alınan tavır İslamcı ve mezhepçi tutumun bir göstergesiydi. Bu tutumu daha sonra da defalarca sergiledi AKP iktidarı. Bangladeş’te ülkenin Pakistan’dan ayrıldığı dönemde ülkeye ihanet ettikleri gerekçesiyle bazı Sünni İslamcı liderlerin idam edilmesini kınadığını açıklayan Erdoğan, Suudi Arabistan’da arkadaşlarıyla beraber idam edilen Şii din adamı Şeyh Nimr El-Nimr’in idamı konusunda ne düşündüğü sorulduğunda “Bu Suudi Arabistan’ın iç işidir” demişti.
O kadar esip gürlemesine rağmen Erdoğan, yine her zaman yaptığı gibi Mısır’la ilişkileri düzeltmenin yollarını aradı gizli kapaklı bir biçimde. İlişkilerin düzelmesinde yardım istediği ülke ise yıllardır bir hanedanın diktatörlüğüyle yönetilen, Sisi’ye yönelik sözleriyle tepkisini çektiği Suudi Arabistan’dı.

Hamas, malum Filistinli İslamcı bir örgüt. Erdoğan’ın bu örgüt ile lideri. Hamas’tan yana tutum alıp liberal laik El Fetih ağırlıklı resmi Filistin yönetimine karşı olduğu biliniyor Erdoğan’ın.

Ama Erdoğan’ın kavgalı olduğu Sisi ile hep destek verdiği Hamas arasındaki ilişkiler bakın hangi boyuta geldi. Hamas Siyasi Büro Başkan Yardımcısı İsmail Heniyye, hareketinin Mısır’la ilişkilerinde yeni bir sayfa açtığını belirtti. Heniyye, Katar’ın desteğiyle Gazze Şeridi’nin güneyinde inşa edilen evlerin dağıtım töreninde yaptığı konuşmada, “Mısır’la ilişkilerimizde yeni bir sayfa açtık” dedi.

Konuşmasında Mısır’a yaptığı ziyarete de değinen Heniyye, “Mısır’daki kardeşlerimizle siyasi durum, ikili ilişkiler, Gazze’nin ihtiyaçları ve ablukanın kaldırılması meselelerini görüştük. Temaslarımız kapsamında güvenlik konusuyla ilgili endişeleri de ele aldık. Sınırda ticaretin geliştirilmesi yönünde görüşmeler var “ ifadelerini kullandı.

İlk anda Hamas’ın Erdoğan’ı Mısır konusunda yalnız bıraktığı sanısına yol açacak bir durumdu bu. Ancak, öyle olmadığı, İsrail’le geliştirdikleri “iyi ilişkiler” nedeniyle hem Türkiye’nin hem de Mısır’ın, Katar’ın da katkısıyla tabii, Hamas’a yeni bir “siyasi hat” çizildiği ortaya çıktı. Hamas, açıkladığı yeni “siyaset belgesi”yle “Filistin’in kurtuluşu” mücadelesinden (!) ciddi bir geri dönüş yaptı.

Recep Tayyip Erdoğan İslamcı hezeyanlarla Davos’ta “one minute” şovunu sergilerken İsrail’in batı için ne ifade ettiğini hesaplayamadı. Neden sonra ilişkileri düzeltmek için çabaladı. Çünkü tüm Batı, Ortadoğu’daki cihatçılara karşı İsrail’in önemli bir güç olduğunu kabul ediyor, güçlü istihbarat ağından yararlanıyordu. Türkiye de İsrail’le istihbarat paylaşımları yapan bir ülkeydi. İkinci olarak enerji konusu belirleyiciydi. Erdoğan “terörist devlet” dediği İsrail’le ilişkilerin düzelme yoluna girmesinden sonra bambaşka bir üslup kullandı. Gazze’ye insani yardım götürmek üzere yola çıkan ancak İsrail askerlerinin saldırısı sonucu 10 kişinin yaşamını yitirdiği Mavi Marmara gemisine yönelik saldırıya ilişkin, bir iftar yemeğinde aynen şunları söyledi:

“Bana mı sordunuz?”
“Değerli kardeşlerim, Türkiye olarak biz hangi adımı atıyorsak atalım bu adım bilinmelidir ki her zaman karşılıklı milletlerin kazanımına dayalı bir adımdır. Hiçbir zaman hiçbir adımı tek taraflı düşünmedik. Kazan kazan esasına dayalı olarak bu adımları atmışızdır. Türkiye de kazanmalı Rusya da kazanmalı, İsrail de kazanmalı. Hassasiyetimiz olduğu gibi bundan sonra da devam edecektir. Fakat İsrail ile ilgili olayları bazıları farklı şekilde kaşıyorlar. Biz ilişkilerimizi niye kesmiştik. Peki, duruşumuzda o günden bu güne herhangi bir değişiklik oldu mu olmadı. Şimdi Obama’nın araya girmesiyle başlayan yeni süreç 3 başlık talebimiz vardı, özürdü bir tanesi, özür olayını bizzat Obama’nın yanında İsrail Başbakanı ifade ettiler. O günden bugüne üç yıl içerisinde İsrail tarafıyla görüşmeler oldu. Niye anlatıyorum bunları?

Hedef saptıranlar var. Duymayıp uyduranlar var. Vatandaşlarımız bunları bilsin istiyorum, olayı yaşayan benim. Sen neyi duydun, neyi gördün, neyi bildin? Söylemediğim şeyleri söylemiş gibi gösterenler var, akşam başka sabah başka konuşur çünkü bunlar. İkinci madde neydi? Dedik ki tazminat. Görüşmeler yapıldı, 20 milyon dolar 10 şehidimiz için tazminat belirlendi. Siz daha fazlasına layıksınız diyorlar, kanın rakamı olur mu? Böyle bir tazminata karar verilmiş, alır veya almaz biz burada uluslararası bazda bir adım atıyoruz. Türkiye’den böyle bir insani yardımı götürmek için günün başbakanına mı sordunuz? Biz zaten yardımı yaptık, yapıyoruz. Bunları da yaparken, gövde gösterisi olsun diye mi yapıyoruz? Edebi adabı içinde yaptık yapıyoruz”.

***

dis-politikadaki-basarisiz-tablo-libya-da-ne-isimiz-var-dan-libya-ya-nato-ile-saldirmaya-472545-1.

Arap Baharı’nın felakete sürüklediği Libya konusunda da Türkiye ikiyüzlü bir politika izledi. Libya’ya bir NATO müdahalesinin konuşulduğu dönemde Türkiye, “Bizim Libya’da ne işimiz var?”, “NATO Libya’ya müdahale edemez’ demesine rağmen konuyla ilgili olarak çıkan BM Güvenlik Konseyi kararından sonra NATO askeri planlamasına Türk savaş uçaklarıyla, gemileri de alındı.

O dönem Başbakan olan Erdoğan, “BM kararının derhal uygulamaya konulmasını, ateşkesin sağlanmasını” istedi. Yani Libya’ya askeri bir operasyonu destekleyeceğini ilan etmiş oldu.

Yeni Osmanlıcı politikaların, eskiden Osmanlı egemenliğinde olan bölgelerde hâlâ itibar göreceğine kendilerini nasıl inandırdıkları incelenmeye değer. Davutoğlu/Erdoğan ikilisi çağdaş siyasetin gerçeklerinin farkına varamamış, “nostalji hastalığı”na tutulmuş figürler. Bunlarda mevcut bulunan, gittikçe hastalıklı hale gelen “ecdat tapınması” ülkeyi bugüne kadar yaşamadığı sorunların içine attı oysa. Topladıkları kalabalıkların hoşuna gidecek gerçeklikten kopuk söylemleri dış politikada karşılık bulamamış söylemler.

İki güne sığdırılamayacak dış politika felaketleri bunlar. Okurlarımız dilerlerse yazmış olduğum Dış Politikada İflasın Arka Planı (BirGün Yayınları) adlı kitabı okuyabilirler.

BMGK’nin yeni üyeleri belli oldu

Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi’nde (BMGK) 2019-2020 yıllarında görev yapacak beş geçici üye için BM Genel Kurulu’nda seçim yapıldı.

Almanya, Belçika, Güney Afrika, Dominik Cumhuriyeti ve Endonezya BMGK’nın yeni geçici üyeleri oldu.

Konseye seçilen yeni 5 üye ülke, 1 Ocak 2019’dan itibaren BMGK’de 2 yıl boyunca geçici üye olarak yer alacak.

Toplam 15 üye ülkenin bulunduğu BM Güvenlik Konseyi’nin beş daimi üyesi ABD, Çin, Rusya, İngiltere ve Fransa’dan oluşuyor.

Kalan 10 üye ise BM’nin beş coğrafi grubu arasından iki yıllık süre için BM Genel Kurulu’nda seçiliyor. Geçici üyelerden her yıl beşi yenileniyor.

Demokrasilerde A, B, C planı olmaz: Geldiğin gibi gidersin

Siyasi iktidar ve temsilcileri sadece Türkiye’nin taraf olduğu uluslararası sözleşmeleri ihlal etmekle kalmıyor, Cumhurbaşkanı’nın onayından geçen ‘Yetki Kanunu’ ve “Seçimden sonraki A, B, C planları”, ifadeleri ile Anayasayı da delebileceğine yönelik sinyaller veriyor, deliyor. O halde yargıyı göreve çağırmak neden suç sayılıyor? Açıklaması, ‘korku imparatorluğunun yıkılma korkusu’ olabilir.

45 gün içinde kaldırılması mümkün olan olağanüstü hal (OHAL), 18 Nisan 2018 tarihinde 7. kez uzatıldı. OHAL’in devam etmesi hali, AKP ve Saray iktidarının artık Türkiye’yi ‘yönetememe süreci’ olarak değerlendiriliyor. Yaşam ve adil yargılama hakkı ihlalleri, masumiyet karinesine aykırı tutumlar, emniyette kötü muamele artarak sürüyor.

OHAL, Anayasa gibi Birleşmiş Milletler (BM) Kişisel ve Siyasal Haklar Uluslararası Sözleşmesi ve Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’ne de (AİHS) aykırı. AİHS’in 15. Maddesi’ açık: Tahmin, olasılık ya da varsayıma göre OHAL uygulanmaz, uygulanabilmesi için tehlikenin mevcut ya da çok yakında gerçekleşmiş olması gerekir. Oysa bugün herhangi bir tehlikenin olmadığı ortada.

Anayasal kurumları kim tehdit ediyor?

Uluslarası platformda ‘olağanüstü hali’ tanımlayan, ‘Sirakuza İlkeleri’ ise OHAL’in uygulanabilmesininin 3 şarta bağlı olduğunu belirtiyor. Buna göre özetle; (1) nüfusun tamamının ve coğrafyanın büyük bir bölümü ile (2) anayasal kurumların tehdit altında olması ve (3) bu tehdidin olağan güçlerle giderilemeyecek boyutta olması şart. Son madde ironik; çünkü anayasal kurumların ‘kim tarafından tehdit edildiği’ sorusu tartışılmaya değer!

Sandıkla gelen…

‘OHAL’siz Türkiye’yi yönetememe sürecinin’, bu süreçteki hukuksuzlukların; ‘Yetki Kanunu’ ve sözü edilen A, B,C planları ile çok daha ileri boyuta taşınması sinyalleri veriliyor. Bu yüzden seçmenin aklında, ‘Sandıkla gelen, sandıkla gitmeyecek mi?’ sorusu var. 7 Haziran- 1 Kasım 2015 arasında yaşananlar hafızalarda. İktidarın, hukuk kılıfında sunacağı kanunsuzluklara yönelik zemin hazırlaması ise önemli bir endişe.

Partili Cumhurbaşkanı’nın bakanlarına imtiyaz

Yetki Kanunu’nun tanımı şöyle: “Bakanlar Kurulu’na verilen yetki, bu kanunun yürürlüğe girdiği tarihten itibaren, TBMM ve Cumhurbaşkanlığı seçimleri sonucunda Cumhurbaşkanı’nın yemin ederek göreve başladığı tarihe kadar geçerlidir. Bu süre içinde Bakanlar Kurulu birden fazla Kanun Hükmünde Kararname (KHK) çıkarabilir.”

Partili Cumhurbaşkanının ‘bakanlarına’ KHK çıkarma imtiyazı veren kanun, bu nedenle ‘Meclis’i fesih hamlesi’ olarak da değerlendirilebilir. Cumhurbaşkanının yemin süresinin ne olduğu belli değil. AKP’nin yasayı, Meclis çoğunluğunu kaybetme korkusu nedeniyle düzenlendiği açık.

Yetki Kanunu referansını; TCK’deki; ‘Anayasa’da değişiklik yapılmasına yönelik 6771 Sayılı Kanunu’ndan alıyor. Çerçevesi; “Türkiye Cumhuriyeti Anayasası’nda yapılan değişikliklere uyum sağlanması amacı” olarak çiziliyor. Oysa, Erdoğan’ın birkaç gün önce imzalayıp, CHP’nin Anayasa Mahkemesi’ne taşıdığı Yetki Kanunu daha ilk bakışta bile kendini ele veriyor. Çünkü bununla ‘uyum’ değil ‘radikal bir değişiklik’ öngörülüyor.

Hangi sistem?

Ancak “Seçimden sonraki A, B, C planları”, Yetki Kanunu’nun ‘yetmediğinin’ de göstergesi. Erdoğan, 24 Haziran 2018 tarihine çekilen Cumhurbaşkanlığı ve genel milletvekili seçimleriyle ilgili olarak 15 Mayıs’ta Bloomberg TV’ye verdiği mülakatta aynen şunları söyledi: “AKP’nin Türkiye Büyük Millet Meclisi’ndeki (TBMM) çoğunluğunu kaybetmesi olasılığına ilişkin “A, B, C planlarımız var.” Bu sözler, Havuz medyasında; ‘AKP’nin Meclis’te çoğunluğu sağlayamaması durumunda yeniden seçim yapılabileceği mesajı’ olarak yorumlandı. Bunun medyanın bir tevili olduğunu anlayabilmek güç değil. Çünkü Erdoğan bu cümlesini, “Sistemi tıkayacak herhangi bir gelişmeye izin vermeyiz” diye tamamladı.

“Hangi sistem?” diye sorup, başa dönelim. Anayasa’nın 309. maddesi, yine aynı kitabın ilk satırlarına göndermede bulunarak özetle şu ifadeleri kullanıyor: “Anayasanın başlangıç kısmında aynen ‘Millet iradesinin mutlak üstünlüğü; egemenliğin kayıtsız şartsız millete ait olduğu ve bunu millet adına kullanmaya yetkili kılınan hiç bir kişi ve kuruluşun, bu Anayasada gösterilen hürriyetçi demokrasi ve bunun icaplarıyla belirlenmiş hukuk dışına çıkamayacağı’ belirtilmiştir.”

Maddenin fiile dünüşmesinin yaptırımları da açık. Suçu anımsatmak ‘suç değil’ ancak yurttaşlık ve gazetecilik görevi olsa gerek. Demokrasilerde A, B, C planı yoktur. Plan basittir: Geldiğin gibi gidersin.

Okulda sebze meyve bahçesi

ANIL VARLI

Suriye’deki okullarda binlerce okullu çocuk gıda ve beslenme eğitim programından yararlanacak. Program, öğrencilere dengeli ve sağlıklı beslenme için sebze meyve tüketiminin önemini öğretmek için okul bahçelerini kullanıyor.

FAO Suriye Temsilcisi Vekili Adam Yao “Suriye’de devam eden krizin, bütün çocukların beslenmesi ve sağlığı üzerine yıkıcı etkisi var. Ancak bu okul bahçeleri yoluyla çocuklar bir taraftan besleyici sebze ve meyvelere erişim sağlarken bir taraftan da şimdi gıda ve beslenmeyle ilgili ana kavramları öğreniyorlar” dedi. Suriye’de okul bahçeleri projesi ilk kez ilkokul seviyesinde hayata geçiyor. Aralarında Halep, Hama, Humus, İdlib ve Kırsal Şam gibi çatışma bölgelerinin de bulunduğu bölgelerde 300 öğretmen 17 okulda eğitim aldı. Program çerçevesinde 3 bin 400’den fazla çocuk sebze ve meyve yerken gıda ve beslenmenin önemini öğrenecek. Bu girişim, çatışmalardan etkilenen Suriye’de gıda güvenliğini geliştirmek amacıyla yapılıyor.

Fayda sınıftan öte
“Okul bahçeleri çocukların yaparak öğrenecekleri açık bir sınıf gibi” diyen Yao, projenin faydalarının sınıfın çok ötesine taşınacağını ve çocukların aileleri ve topluma kadar ulaşacağını kaydetti.

Yao şöyle devam etti: “İyi beslenme ana hastalıklara karşı çocukların ilk savunmasını oluşturuyor ve çocukların aktif ve sağlıklı bir hayat yaşamaları için çok önemli. Çoğunlukla okullar çocukların hayata dair önemli kabiliyet edindikleri tek yer. Bundan dolayı bu okul bahçeleri sadece çocukların beslenme gelişimi için değil aynı zamanda onların gelişim büyümesine yardım etmek için de güçlü bir araç.”

Sağlanan araçlarla birlikte her okul sulama tankları ve damlama sulama sistemini bulunan yaklaşık 500 metrekarelik bir okul bahçesi kurdu. BM Gıda ve Tarım Örgütü (FAO) ve yerel bir sivil toplum örgütünün üretimle her gün ilgilenmesiyle, okul bahçeleri topluca yaklaşık 12 ton sebze ve meyve üretti.

Gıda ve beslenme eğitimi, gıda güvenliği programlarının etkisini genişletiyor.
FAO Beslenme ve Gıda Sistemleri Yetkilisi Ahmed Raza “Gıda ve beslenme eğitimi ile desteklenmezse gıda üretiminin tek başına beslenme uygulamaları üzerine çok az etkisi olduğuna dair giderek artan kanıtlar var.

Efsaneleşen fotoğrafı çeken gazeteci o anları anlattı

Ağır silahlarla saldıran İsrailli askerlere karşı sapanını salladığı fotoğraflarla hafızalara kazınan 29 yaşındaki Fadi Ebu Salah, 2008 yılında İsrail’in gerçekleştirdiği hava saldırısında iki bacağını kaybetti. Buna rağmen hayata sarılan ve çevresine moral kaynağı olup güç veren Fadi Ebu Salah, her gün eşi ve 4 çocuğuyla motosikletine atlayıp, Han Yunus kentinin doğusundaki İsrail sınırına gitti. Burada eylemciler için kurulan çadırları ziyaret edip, Filistin’in haklı davasını yılmadan anlattı.

FİLİSTİN MÜCADELESİNE SİMGE OLDU

O kareyi çeken ve Salah’la tanıştığını söyleyen Reuters foto muhabiri İbrahim Ebu Mustafa, bu acıklı portreyi şu sözlerle anlattı: “Bu sabah bir tanıdığıma selam verdim, günün sonunda adamın cenazesindeydim.”

BM: İKİ BACAĞI YOK NASIL TEHLİKE YARATIR?

Birleşmiş Milletler, İsrail’in Gazzelilere karşı güç kullanımını önceki gün kınadı. Birleşmiş Milletler’in İnsan Hakları Sözcüsü Rupert Colville, Cenevre’de, “çitlere yaklaşmanın vurulmak anlamına gelmemesi gerektiğini” belirterek, “Gazze’de herhangi birinin vurularak öldürülebileceği görülüyor” ifadesini kullandı. Tekerlekli sandalye ile eylemler sırasında aldığı yaralara dayanamayarak yaşamını yitiren Fadi Ebu Salah’ı hatırlatan Colville, “İki bacağı da olmayan bir adam, büyük ve iyi korunmuş bir çitin arkasından ne kadar büyük bir tehdit ifade ediyor olabilir?” diye tüm dünyaya sordu.

Bakan ‘asker yollayacağız’ dedi, Sözcüsü yalanladı: Mısır’ın

Mısır Dışişleri Bakanlığı Sözcüsü Ahmed Ebu Zeyda, Dışişleri Bakanı Semih Şükri’nin “Mısır, Suriye’ye asker gönderilmesini resmi düzeyde görüşüyor” açıklamalarını yalanlayarak, Mısır’ın Suriye’ye asker gönderme niyetinde olmadığını resmen duyurdu.

S.Arabistan ve Mısır’ın Suriye’ye batılı ülkelerin yerini alacak karma askeri kuvvet göndermeyi kabul ettiği haberleri Mısır Dışişleri Bakanı Şükri’nin “El Ahram” gazetesine verdiği demeçle gündeme düştü. Şükri demeçte Mısır’ın resmi düzeyde Suriye’ye asker gönderme konusunu görüştüğünü söylemişti.

Ancak Dışişleri Bakanının “Suriye’ye asker gönderebiliriz” imalı ifadelerinden kısa bir süre sonra yalanlama açıklaması geldi. Mısır Dışişleri Sözcüsü Zeyda, kendi bakanını yalanlayarak, “Bakanımızın Suriye’ye olası asker gönderilmesiyle ilgili kullandığı ifadeler Mısır devletinin resmi tavrıyla ilgisi yoktur. Mısır sınırları dışına ilke olarak asker göndermiyor. Sınır dışı herhangi askeri harekata katılmamız ise ancak BM tarafından organize edilen barış gücü kapsamında mümkün olabilir” dedi.

Amerikan Wall Street Journal gazetesi, ABD’nin Suriye’nin kuzeyinde bulunan güçlerinin yerine konuşlandırmak ve IŞİD ile mücadelenin sona ermesinin ardından ülkenin kuzeydoğusunun yeniden istikrara kavuşmasına yardımcı olmak adına Araplardan oluşan bir birlik kurmayı planladığını Nisan ortasında bildirmişti.

Hemen ardından da Suudi Arabistan Dışişleri Bakanı, daha büyük bir koalisyon kurulursa, Suriye’ye asker göndermeye hazır olduklarını söylemişti.

***

Mısır ve Rus Savunma Bakanları bir araya geliyor

Rus haber ajansı TASS’ın, Rusya Dışişleri Bakanlığı Sözcüsü Maria Zaharova’ya dayandırarak verdiği habere göre, Rusya’nın Savunma ve Dışişleri Bakanları Mısırlı mevkidaşları ile 14 Mayıs’ta Moskova’da bir araya gelecek. Rusya’nın, Dışişleri ve Savunma Bakanları düzeyinde ABD, Fransa, İtalya, İngiltere ve Japonya ile önemli stratejik görüşmeler gerçekleştirmesinin ardından Mısır, bu görüşmelerin yapıldığı altıncı devlet olurken, Mısır ve Rusya arasındaki stratejik diyalog, 2+2 formülüyle hayata geçirildi. İki ülke, bu formüle göre, Kasım 2013’te Kahire’de ve ardından Şubat 2014’te Moskova’da olmak üzere iki toplantı gerçekleştirmişti. Kahire, geçtiğimiz Mayıs ayında iki ülke arasında gerçekleşen son toplantıya da ev sahipliği yapmıştı.

Fas, İran ile diplomatik ilişkilerini kesti

Fas, “Hizbullah ile Polisario Cephesi arasındaki ilişkinin ülke güvenliğini ve istikrarını tehdit ettiği gerekçesiyle” İran ile diplomatik ilişkilerini kestiğini duyurdu.

Fas Dışişleri Bakanı Nasır Burita yaptığı basın açıklamasında, Fas’ın, Lübnan merkezli Hizbullah ile Polisario Cephesi arasındaki ilişki sebebiyle İran’ın başkenti Tahran’daki elçiliğini kapatma kararı aldığını ve İran Büyükelçisinin de ülkeyi terk etmesini istediğini belirtti.

Anadolu Ajansı’nın aktardığı bilgiye göre, Burita bu adımın, “İran destekli Hizbullah’ın Polisario Cephesi ile ilişkileri sebebiyle” atıldığını, ellerinde “Hizbullah liderlerinin Polisario’ya fon sağladığı ve onlara eğitim verdiği” yönünde deliller bulunduğunu söyledi.

Fas Dışişleri Bakanı, ellerinde Hizbullah’ın Polisario’ya askeri destek verdiği ve Cezayir’deki İran Büyükelçiliğinde görev yapan diplomatların, Hizbullah liderlerinin Polisario liderleri ile görüşmelerini kolaylaştırdığı konusunda bilgiler olduğunu ileri sürdü.

Burita, Lübnan’da 2016 yılında Hizbullah’ın desteğiyle Batı Sahralıları desteklemek için bir komite kurulduğunu ve aynı yıl bir Hizbullah yetkilisinin Batı Sahra bölgesine sınırı olan Cezayir’in Tinduf ilini ziyaret ettiğini söyledi.

Bakan Burita ayrıca son bir aydır Hizbullah’ın Polisario’ya silah desteği verdiğini iddia etti.

BATI SAHRA SORUNU

Fas’ın 1975’te eski İspanyol sömürgesi Batı Sahra’yı topraklarına katmasının ardından, Cezayir’in destek verdiği bağımsızlık yanlısı Polisario Cephesi ile Fas yönetimi arasında başlayan gerginlik devam ediyor.

Fas, bölgenin kendi egemenliğinde kalması gerektiğini savunurken Polisario Cephesi, Batı Sahra’nın bağımsız devlet olduğunu savunuyor.

Polisario Cephesi, 1991’de BM’nin ara buluculuğunda varılan ateşkes anlaşmasına kadar Fas güvenlik güçlerine karşı silahlı mücadele yürütüyordu.

Ateşkes anlaşmasından bu yana Batı Sahra’nın statüsüyle ilgili görüşmeler başarıya ulaşamadı.

Uluslararası Atom Enejisi Kurumu İsrail’in iddialarını reddetti

Uluslararası Atom Enerjisi Kurumu, İsrail’in İran’ın “gizli bir nükleer programı olduğu” iddialarını reddetti. AB Dış İlişkiler Temsilcisi Mogherini de Tahran’ın anlaşmayı deldiğine dair bir kanıtın olmadığını söyledi.

İran’la BM Güvenlik Konseyi’nin veto yetkisine sahip beş üyesi ve Almanya arasında 2005 yılında imzalanan nükleer anlaşmanın akıbetine ilişkin ABD Başkanı Donald Trump’ın kararı beklenirken, İsrail’in İran’a yönelik suçlamalarına ilişkin olarak Uluslararası Atom Enerjisi Kurumu’ndan (IAEA) bir açıklama geldi.

Deutsche Welle Türkçe’nin haberine göre, Uluslararası Atom Enerjisi Kurumu konuyla ilgili Viyana’da yaptığı açıklamada, İran’ın “atom bombası üretmek üzere nükleer program yürüttüğüne dair 2009 yılından bu yana inandırıcı kanıtlar bulunmadığı” duyurdu. Kurumun bir sözcüsü açıklamasında, kurumun görevinin güvenlikle ilgili bilgileri değerlendirmek olduğunu söyledi. Sözcü, “Ancak bu bilgilerle bağlantılı soruları kamuoyu önünde tartışmak IAEA’nın görevi değil” şeklinde konuştu.

MOGHERINI: İSRAİL’İN SUÇLAMALARININ DELİLİ YOK

İsrail Başbakanı Benyamin Netanyahu’nun İran’ın nükleer programına ilişkin açıklamalarını değerlendiren Avrupa Birliği (AB) Dış İlişkiler ve Güvenlik Politikası Yüksek Temsilcisi Federica Mogherini, Netanyahu’nun İran’ın nükleer anlaşmaya uymadığına dair bir delil sunmadığını belirtti.

BM: Terrör Ukrayna da 9 bin can aldı

Birleşmiş Milletler İnsan Hakları Yüksek Komiserliği’nin internet sitesinde yayımlanan raporda, Ukrayna’nın doğusunda çatışmaların başladığı 2014 yılının nisan ayından bu yılın 15 Kasım tarihine kadar 29 bin 830 kişinin çatışmalardan zarar gördüğü, bunların en az 9098’inin yaşamını yitirdiği, 20 bin 732’sinin ise yaralandığı belirtiliyor. Raporda, bu yılın 16 Ağustos – 15 Kasım tarihleri arasında, yani son üç aylık dönemde sadece sivil kayıpların sayısının 47 olduğu, ayrıca 131 sivilin yaralandığı bilgisi yer alıyor. Eylül ve Ekim aylarında başlarında ateşkes kararının etkisiyle bölgedeki çatışmaların önemli ölçüde azaldığının belirtildiği raporda, diğer taraftan, Kasım ayı başından itibaren çatışmaların yeniden şiddetlendiği ve çatışmalarda ağır silahların da kullanıldığı kaydediliyor. Çatışma bölgesinde 2,9 milyon kişinin yaşadığı ve bunların sağlık hizmetleri ve sosyal hizmetlerden mahrum durumda olduğunun belirtildiği raporda ayrıca, özellikle ayrılıkçıların denetimindeki bölgelerde ciddi insan hakları ihlallerinin görüldüğü bildiriliyor.

DHA