Tarafsız Habercilik

Kendin olmak en büyük özgürlük

AYŞE YAZAR

Bu iki kitabı okurken Michael Frayn’ın yazdığı Oyunun Oyunu adıyla dilimize çevrilen oyunu hatırladım. Bir oyun provası ve oyunun sahnelenmesinin perde arkasını anlatan oyun yetişkinler içindi. Benzer bir durumu çocuk kitabı için yapabilmek daha büyük ustalık gerektirir. Tekrara düşmeden bütün ayrıntıları bir yapbozun parçaları gibi eşleştirebilmek gerekir. Aynı günü iki çocuğun gözünden aktaran yazar olayları üç saatlik bir dilimde vermesiyle çocuk edebiyatında Ulyysses gibi bir kitap yazmak cesaretini göstermiş Gökçe Ateş Aytuğ. “Bugün Hayal Kuracaktım” Aslı’nın, ‘Bugün Çok Sıkıldım Ben’ Aret’in kitabı. Arka kapak renklerinden kimin kitabı olduğu rahatça anlaşılıyor. Okumaya hangisinden başladığınızın bir önemi yok. Bu size özgür bir okuma fırsatı veriyor.

Pervin Teyze’ye yapılacak zorunlu ziyaretten hiç de hoşnut olmayan Aslı gibi binlerce çocuğun duygularına tercüman olan bir olayla başlıyor hikâye. Aslı istemediği bir yere gitmektense hiçbir şey yapmamayı yeğliyor. An-geçmiş-hayal-yetişkin dünyası-gelecek arasında örülmüş bir kurgu ile oluşturulan yoğun bir kitabın içinde buluyorsunuz kendinizi. Basketbol gibi aynı anda bir sürü şeyi düşünmek ve takip etmek gereken bir sürecin keyifli bir şekilde sunulduğunu görüyorsunuz. Aslının Pervin Teyze’ye gitmemek için öne sürdüğü bahanelerle annelerin en güçlü silahı ‘ayıp’ ile karşılık veriyor Aslının annesi.

Mecburi ziyarete gitmekten kurtulan Aslı dışarıdan gelen davetkâr bir kedi sesiyle kendini koridorda bulur. Ancak bir sorunu vardır. Anahtarı evdedir, üstelik çorapla çıkmıştır dışarıya. Bu durumda ağlayıp şaşkın şaşkın etrafta dolaşan bir Aslı değil de duruma kafa yoran, çözüm üreten bir Aslı görüyoruz. Apartmandaki komşularıyla ve çevresindeki insanlarla sağlıklı ilişkilerin kurulduğu bir çevrede yaşayan Aslı daha önceki tecrübe kentinden yola çıkarak Nalbur Yakup’un yanında alıyor soluğu. Nalbur Yakup tadında bir yerellikle yaptığı konuşmalarla kitabın sayfalarından bize göz kırpıyor âdeta. Nalbur Yakup’la ilgili kısımları okurken Aslı gibi zaman zaman ‘balalar’ da satırlar arasında belirip kaybolan bir Nalbur Yakup görebilirler.

kendin-olmak-en-buyuk-ozgurluk-472675-1.Aslı’nın Aret’le ve karnının acıktığını düşünerek ona kete getirmek isteyen Nalbur Yakup ile diyalogları “Elin sakar olsun da dilin sakar olmasın” dedirtiyor.

Kediyi kurtarmak için çağrılan itfaiye kamyonu bile Aslı’ya hayal kurdurmaya yetiyor. Bu anlarda okurlar da eminim kendi hayallerine dalacaktır. Çünkü yazar okurun teklifsizce gireceği kapıları ustalıkla açık bırakmayı başarmış. Söylenecek, anlatılacak her şeyi kendi yapmamış. Bu da okuru hikâyenin içine almayı sağlıyor.

Çocuklar arasındaki küslüklere yetişkinlerin müdahale etmeyip ebeveynlere işaret edilen ‘fırsat yaratma’ yöntemi kitabın ebeveynler tarafından da okunmasını değerli kılacak bir yönü.

Başkalarına ait eşyaları kullanmak zorunda kalıp kendi olabilmeyi başarabilen bir karakter olarak ele alınmış Aslı. Aret’in Lusin’den değil de Aslı’dan hoşlanması, çocuklara kendi olabilmenin hayattaki en büyük özgürlük olduğunu gösteriyor. Bu yönüyle okura kendi olabilme cesareti veriyor.

En büyük zevki karo taşlarıyla maç yapmak olan Aret yumurta kartonlarından ve teneke kutulardan oyuncak arabalar yapıyor. Eğlenmek ve oyun oynamak için olağanüstü oyuncaklara ihtiyaç duymayan, gerektiğinde elinin altındakileri eğlenceye dönüştüren Aret zaman zaman mizah yönüyle karşımıza çıkıyor. Hayvanları çok seven Aslı’yı mutlu etmek için Aslı’nın kalemliğine koydukları “Deli kıza cilve yap demişler…” atasözünü hatırlara getiriyor.

Aret’in Aslıyla çaktırmadan yakınlaşma çabaları yetişkinlere de davranış okuma hususunda yol gösterebilir. Akran baskısıyla baş etmenin nasıl bir şey olduğunu Aret’in mizahi üslubuyla vermiş yazar. Nalbur Yakup, Aret’in anlattığı şekliyle her konuya uygun hikâyeler anlatan modern bir meddah olarak zihnimizde canlanıyor. Dış dünyanın sesini istediği gibi açıp kısabilen Aret’in kitabında Bakkal Nuray Abla ile Aret’in konuşmaları okuru tebessüm ettiriyor.

kendin-olmak-en-buyuk-ozgurluk-472676-1.

Aret’in doğum günü için hazırladığı davetiyelerde yaptığı küçük bir hata yanlış anlamalara sebep oluyor. Evin kara kutusu Arlin, söyledikleriyle her işin aslını eğlenceli bir şekilde ortaya çıkarıyor. Aret; maması, daydayı ve annesinin yaptığı topik ile Aslı’nın ailesinden ayrı bambaşka bir kültürün yaşandığı bir aileye konuk oluyor, çat kapı ziyaretlerin yapılabildiği, evinizi çocuğunuzu güvenebileceğiniz bir mahallede huzurlu birkaç saat yaşamaya ortak oluyorsunuz.

Kitapları, Merve Atılgan resimledi.

Kadınlar polisiye sever

TÜLAY GÜNEŞ KILIÇ

Yakın zamana kadar suç kurgusunun gelişim öyküsü bir erkekten diğerine, Edgar Allan Poe’la başlayıp Arthur Conan Doyle’la sevilen, sonrasında Dashiell Hammett ile devam eden bir hareket olarak tanımlandı. Gizem, sır ve aldatmacalar dolu bu türün eleştirmenleri, suç kurgusunun tarihini yazarken tuhaf bir şekilde kadınları içeren kitapları, yazar veya karakter fark etmeksizin görmezden geldiler. Altın Çağ ve seksenlerdeki feminist akım birdenbire ortaya çıkmış gibi davranıldı, Poe ve Doyle’un erkek dedektifleri edebiyat tarihinde unutulmaz yer edinirken öncü kadınların hikâyeleri son birkaç yıla kadar karanlıkta kaldı. Feminist araştırmacılar, Seeley Register ve Anna Katherine Green gibi tarihte gömülü kalmış kadın yazarları keşfettikleri ve aynı zamanda türün kökleri için gotik ve romantik kurguya bakmaya başladıkları için, bu çarpık ve kısmi tarih, ancak seksenlerin sonunda revizyona girmeye başladı.

Kadın pilot, kadın çiftçi, kadın madenci, kadın dedektif gibi isimlerinin başına, adeta bir ünvan imiş gibi iliştirilen ‘kadın’ terimi, aslında toplumda bu mesleklerin bir kadın tarafından yapılmasının ne kadar sıradışı olarak görüldüğünü gösterir. Genellemelerde bir doğruluk payı olduğundan yola çıkılırsa, bazı kurgu türlerinin diğerlerinden daha fazla belli bir cinsiyete hitap ettiği görülür. Örneğin kadınlar daha çok duygusal romanlar yazmaya ve okumaya eğilimlilerken, kovboy veya macera kitapları tipik olarak erkek yazar ve okurları cezbetmektedir. Buna karşılık her iki cinsiyetin de sevdiği ve tutkuyla bağlı olduğu türün polisiye kurgu olduğunu söylemek yanlış olmaz.

Suç edebiyatı tarihine bakıldığında, kadın yazar ve kurgu dedektiflerin, erkek meslektaşları kadar uzun bir geçmişleri olduğu kabul edilir. Dupin 1841 ve Sherlock Holmes 1887’de ilk kez okuyucunun karşısına çıkarlarken, 1864 yılında erkek yazarlar tarafından da olsa, iki ayrı kadın dedektif tiplemesi yaratıldı. Bunlar Andrew Forrester tarafından kaleme alınan Mrs. G (muhtemelen Gladden) ve altı ay kadar kısa bir süre sonra basılan, William Stephens Hayward’ın yazdığı Mrs. Pascal’dır. Her ikisi de İngiliz polisi için çalışırken, Mrs. G adını ve medeni durumunu gizli tutar, arkadaşlarına bir dedektif olduğunu göstermez ve mantıksal ve pratik tespit yöntemlerini kullanır. Mrs. Pascal ise para kazanmak için bu işe atılmış, kırk yaşlarında, silah taşımaktan korkmayan pek cesur bir dul kadındır. Bu kadınlar tamamiyle gerçeküstü bir kimlik taşırlar zira kadın polis kavramının hayata geçmesine daha bir yirmi yıl kadar süre vardır.

Literatürde Forrester ve Hayward’ın baş kahramanları en erken kurgu kadın dedektifler olarak geçmesine rağmen, on sekizinci ve on dokuzuncu yüzyılın gotik romanlarına bakıldığında daha eski öncülleri olduğu görülür. Ann Radcliffe tarafından yazılan The Mysteries of Udolpho (1794) gibi gotik metinlerde kadınlar genellikle suç mağduru ve tutsak olarak tutulurlar, fakat sonunda zafer kazanmak için ilkel dedektif yöntemleri kullanarak kaçarlar. Yine bu ilkler arasında Catherine Crowe’un, kardeşinin katilinin peşindeki bir kadın hizmetkarı yazdığı Susan Hopley (1841) ve Wilkie Collins’in arkadaşının cinayetini çözmeye çalışan bir kadını anlattığı The Diary of Anne Rodway (1856) yer alırlar.

The Dead Letter (1867) eleştirmenlerce bir kadın tarafından yazılmış ilk tam uzunlukta polisiye roman olarak kabul edilir. Seeley Regester’ın romanını bitirmek iflah olmaz ve son derece sabırlı polisiye okurları için bile müthiş meşakkatli geçecektir. Zira birkaç yüz sayfalık romanda yok yoktur; Brooklyn’den Meksika’ya kadar uzanan bir soygun ve cinayet, amansız bir kovalamaca ve gayri meşru bir ilişkinin öyküsünün kahramanları azımsanmayacak kadar çok sayıdadır. Reddedilmiş bir talip (ilki elbette öksüz ve yoksul), hemen arkasından bir başka reddedilmiş talip, bir çocuk müneccim, gizli sevdaya tutulmuş bir terzi, ahlaksız bir kimyager, aynı adama aşık iki genç kızkardeş, despot bir baba ve niceleri, kendini bu davaya adamış, zengin, dolayısıyla bedavaya çalışan bir polis memuru tarafından ancak iki yıl sonra bir salonda bir araya getirilerek çözüme ulaşılır.

Sherlock Holmes ve yetmişlerde feminist dedektiflerin ilk ortaya çıkışı arasındaki yıllar boyunca birçok kadın polisiye yazarı bulunsa da, çoğu geleneğe uyup tüm erkek yazarlarının yaptığı gibi yine erkek dedektifler yarattılar. Nadiren bazıları kahramanlarını meraklı ‘kızkuruları’ veya erkek dedektiflerin yardımcıları yapma eğilimindeydiler. Örneğin, Agatha Christie, uzun polisiye kariyerine bir erkek dedektif olan Hercule Poirot ile başladı, ancak on yıl sonra Murder at the Vicarage (1930) ile ikinci en ünlü seri kahramanı, Miss Jane Marple’ı tanıttı. Küçük bir köy olan St Mary Mead’de yaşayan, hiç evlenmemiş bir yaşlı kadın olan Miss Marple, yaşlı kız klişesini kendi avantajına kullanır. Nazik ve kırılgan görünümü, komşularının ve tanıdıklarının kötülük eğilimlerini değerlendirmek için keskin ve alaycı bir zihni gizler. Miss Marple kesinlikle bir hanımefendi olmasına karşın tamamiyle sevimli diye nitelendirmek yanlış olur, hatta biraz uğursuz olduğu bile söylenebilir. Miss Marple karşılaştığı davaları, insanın doğuştan iyi olması hakkında taşıdığı kuşkusunu, gözlem gücü ve yaşının verdiği deneyim ile birleştirerek çözer çözmesine de kendisine nadiren katili bulduğu cinayetlerin kredisi verilir.

22 yaşında kimsesiz bir genç kız, Miss Marple benzeri burunlarını her işe sokan yaşlı kadınlar gibi karikatürize karakterler furyasının hızını kesecektir. Dört yıl önce kaybettiğimiz P.D. James’in yazdığı, Kadınlara Göre Değil (An Unsuitable Job for Woman, 1972) daha kitabın sayfaları açılmadan, kurgu ve reel dünyadaki dedektif kadınlar hakkında genel ataerkil görüşü net olarak ortaya koyar. Ortağı Bernie Pryde ile birlikte bir özel bir dedektiflik bürosu işleten Cordelia Gray, adı gibi renksiz bir karakterdir. Polislikten atılma Bernie, bileklerini keserek intihar ettiğinde ajans ile birlikte tabancasını da genç kıza miras olarak bırakır. Sıradan fiziği ve silik kişiliğiyle çevresindekilerin küçümsemelerine maruz kalan Cordelia sık sık, “Bu iş kadınlara göre değil, en iyisi sen büroyu devret” türünden cümleler işitir. Hatta bir ara kendisi bile aynı şüphelere kapılır. Bir intiharı araştırması için tutulduğunda, hemen araştırmalarına başlar. Genç kızın en büyük -ve tek yardımcısı, kafasında oluşturduğu, onu doğururken yaşamını kaybeden annesidir. Kendini maktül ile özdeşleştirip onun yatağında yatar, kemerini kullanır. Olayın bir intihar değil de, cinayet olduğunu ortaya çıkardığında duygularıyla hareket ederek, suçlunun geleneksel yöntemlerle cezalandırılmasını önler. P.D. James’in asıl kahramanı, Scotland Yard’tan Başmüfettiş Adam Dalgliesh durumdan şüphelense bile elinde bir kanıt olmadığı için yapabileceği bir şey yoktur. Kitabın sonunda kendinden emin, ne isterse onu yapabileceğini bilen bambaşka bir Cordelia görürüz.

Kadınlara Göre Değil, feminist polisiye edebiyatının mihenk taşlarından biri olarak kabul edilir. Fakat heyecanla Cordelia Gray’in bir sonraki romanını bekleyen okurları büyük bir hayalkırıklığı bekler. Zira Cordelia, The Skull Beneath the Skin’de (1982) ana düğümünü çözemediği gibi, kalkıştığı aptalca hareketlerle kendini ve çevresindekileri tehlikeye atar. Bu durumda baştan beri onun bu işe uygun olmadığını söyleyenlerin haklı olduğunu anlarız, zaten Cordelia da bundan böyle dedektiflik yeteneklerini kayıp hayvanları bulmakta kullanacaktır. Böylelikle P.D. James de gönül rahatlığıyla gözbebeği Adam Dalgliesh’e döner. Eleştirmenlere göre Cordelia Gray’in değişimi, yazarın feminizmden muhafazakarlığa doğru dönüşümünün doğal sonucudur.

Bu sırada ABD’de, bir zamanlar Philip Marlowe’nun tek başına cirit attığı karanlık ve kaba sokaklar gitgide kalabalıklaşmaya başlamıştır, önce 1977’de Marcia Muller’in Sharon McCone’u adımını atar. Ardından, beş yıl sonra, aynı anda Sara Paretsky’nin V. I. Warshawski’si ve Sue Grafton’dan Kinsey Millhone belirir. Bekar, zeki ve otuzlu yaşlarında olan bu profesyonel özel dedektifler, ‘meraklı yaşlı kız’ olmaktan uzak, fiziksel olarak aktif bir yaklaşımı benimserler. Kendi kendine yeten ve sokakların dilinden anlayan tiplerdir, silahlarla haşır neşirlerdir, tehdit ve saldırılara maruz kaldıklarında kendilerini savunabilirler, gerektiğinde öldürmekten çekinmezler.

Günümüz yazarlarından Val McDermid, bir değil, birkaç ana kadın dedektif tiplemesiyle diğer yazarlar arasından göze çarpar. Polisiye serilerinden özel dedektif Kate Brannigan eğlenceli, lezbiyen gazeteci Lindsay Gordon donuk ve Tony Hill & Carol Jordan kasvetli ve dehşet verici kitaplardır. Özellikle bu sonuncusunda kullandığı vahşet ve şiddet sahneleri yüzünden çok eleştirilir. Polisiye dünyasının en bahtsız karakterlerinden, polis müfettişi Carol Jordan’ın başına gelmeyen kalmaz, ama o her seferinde ayağa kalkmayı başarır. Feminist polisiye kurgusunun başlıca kaygısı kadına yönelik şiddettir. Kadın kurbanlar kaçırılır, tecavüze uğrar, işkencelerden geçirilir, vahşice öldürülürler. Okuyucu kendisine, “eğer bir polis müfettişi bile bu çeşit saldırılara maruz kalıyorsa, adaleti temin etmek mümkün müdür?” sorusunu sorar. Bazı eleştirmenler bu tür şok edici sahneler kadına karşı şiddeti kanıksatır diye endişelerini belirtirken, diğerleri de, “şiddet vardır ve basitçe bunu ortaya koymak gereklidir, hiç değilse önlenemese bile dile getirilmiş olur” derler.

Kadın polisiyeleri okuyucusu kadınlar, kendilerini kolaylıkla ana kahramanla özdeşleştirebilirler, fakat bu karakterleri beyaz perde veya televizyonda kanlı canlı görünce işler karmaşıklaşır. Yetmişli yıllarda, klasik ev kadını kalıplarının dışında, aşk ve evlilik peşinde koşmayan karakterleri normalleştirmek için yanına ya bir erkek partner konuldu ya da mini etek, yüksek topuklar giydirilerek vamp kadın imajı çizildi. Zamanla, özellikle televizyonda, kadınlara görünüşlerinden çok yaptıkları işleri ön plan çıkaran daha farklı roller yazıldı ve böylelikle eskiden yalnızca erkeklere ait olan dünyaya adapte olabildiler.

İngiliz televizyonlarındaki polisiye dizilerde, kadın dedektifler ekseriyetle polistirler. Bu tür dizilerin en iyileri arasında sayılan The Prime Suspect’in (1991-1996, 2015) ana karakteri Başmüfettiş Jane Tennison kaba ve duygusuz erkek meslektaşları arasında kendini kanıtlamak zorunda olan, yalnız ve melankolik biridir. Fakat kırılganlığını sert yüzünün ardından görmek hayli zordur. Gölgeli ve karanlık ortamlarla bir kara film özelliklerini taşıyan dizinin arka planında, erkeklerin cinsiyetçi yaklaşımı ve Tennison’un kasvetli yaşamı ve giderek alkolikliğe doğru ilerleyişi işlenir. Helen Mirren canlandırdığı karakter için, “Pek hoşlanılacak biri değil ama sempatik, kafası karışık ve egoist ama kırılgan, sıradan bir insan işte” der. Dizinin -ve kitapların- yazarı Lynda La Plate’in ilham kaynağı Scotland Yard’tan gerçek bir kadın dedektiftir. Yazar seksenlerin başında, Londra Polis Örgütü’nde beş yüz erkeğe karşı, yalnızca dört kadın dedektifin bulunmasından çok etkilendiğini belirtir.

Şimdilerde ise söz ‘kız’lara geçmiş gibi görünüyor. Gillian Flynn’ın yazdığı Kayıp Kız (Gone Girl, 2012) ve Paula Hawkins’ten Trendeki Kız (The Girl on the Train, 2016) buna en iyi örneklerdir. Bu romanlar büyük ölçüde esinlendikleri, psikolojik gerilim ustaları Ruth Rendell ve Patricia Highsmith’in eserlerine, ‘felakete adım adım’ teması açısından benzemekle beraber en başta karakterlerin ilk ağızdan anlatımı ile ayrılırlar. Kitabın kahramanlarının anlattıklarına çok da fazla güvenmemek gerektiğini fark eden okuyucunun, adeta bir klasik polisiyede olduğu gibi ipuçları ve şaşırtmacaları yakalamaya uğraşırken başı dönecektir. Fakat zamanla, tıpkı tam cinayet saatinde durmuş saat benzeri bu yanıltmacalar da kanıksanacak, kahramanın kullandığı güvenilmez dile alışan okuyucu başka arayışlara yönelecektir.

Elbette, kadın dedektif kurgusundaki mevcut eğilimlerin hangisinin devam edeceğini veya nasıl değişeceğini tahmin etmek imkânsızdır. Bununla birlikte, son zamanlarda kadın dedektiflerin kadın yaratıcıları tarafından yapılan tüm değişiklikler göz önüne alındığında, kadınların suç kurgusunu şekillendirmede önemli bir rol oynamaya devam edecekleri kesindir.

Seyircilikten oyunculuğa terfi ettiler

KADİR İNCESU

Ataşehir Belediyesi kurulduğu 2009 yılından beri kültür ve sanata verdiği önem ile dikkat çekiyor.

Mustafa Saffet Kültür Merkezi, Neşet Ertaş Kültürevi, Düştepe Oyun Müzesi, Ahmet Telli Çocuk ve Halk Kütüphanesi, Ferhatpaşa Gençlik Merkezi, Cemal Süreya Etkinlik Merkezi, İçerenköy Sanat Eğitim Merkezi, Yenisahra ATAMEM, ATAMEM, Zübeyde Hanım Eğitim ve Kültürevi ile Ferhatpaşa Bilim ve Sanat Merkezi’nde düzenlenen etkinlikler, kurslar, atölyeler ve gösterilere Ataşehirliler yoğun ilgi gösteriyor.

seyircilikten-oyunculuga-terfi-ettiler-472728-1.

Ataşehir Belediyesi Kültür ve Sosyal İşler Müdürlüğü’nün “Sanat Eğitimini Mahallenize Getiriyoruz” projesi kapsamında gerçekleştirilen tiyatro kursları da sanatseverlerin ilgi odağı oldu. MSKM Tiyatro Grubu, Neşet Ertaş Kültürevi Tiyatro Grubu, Neşet Ertaş Kültürevi Kadın Tiyatro Grubu ve ATAMEM Tiyatro Grubu kursiyerleri iki yıl süresince aldıkları eğitimin meyvelerini vermeye başladılar.

İki yıllık eğitim sürecinde diksiyon, ses, nefes, oyunculuk, rol, mimik ve doğaçlama eğitimi gören kursiyerler MSKM’de sahne aldılar. Çeşitli meslek ve yaş gruplarından olan kursiyerler 2 yıllık çalışma süreci sonunda çıktıkları sahnede, gösterdikleri performans ile büyük beğeni topladılar. Öyle ki; Ataşehir Belediyesi Kültür ve Sosyal İşler Müdürü T. Volkan Aslan tiyatronun yanı sıra perküsyon, dans, bale, halk oyunları, gitar, piyano ve keman eğitimlerine katılan bütün kursiyerlerin azminden, dolayısıyla da başarılarından gurur duyduklarını belirterek, “MSKM’de sahnelenen oyunların belediyemizin gerçekleştirdiği tiyatro festivallerinde sahnelenmesini sağlayacağız. Gerçekten bütün oyuncularımız çok başarılı… Oyuncularımızı, eğitmenlerimizi yürekten kutluyoruz. Ataşehir Belediyesi olarak bu alandaki çalışmalarımızı devam ettireceğiz” dedi.

seyircilikten-oyunculuga-terfi-ettiler-472729-1.
Müge ve Tolga Hercihan çifti

ATAMEM Tiyatro Grubu da etkinlikler kapsamında Aziz Nesin’in yazdığı “Aziz Nesin Vapuru” adlı oyun ile MSKM’de sahne aldı. Akın Acar, Arzu Kahveci, Burak Daşdemir, Didem Küçükdoğan, Engin Tüyel, Hacer Kızılhan, Hakan Coşkun, Müge Mor Hercihan, Münevver Öztürk, Nadiye Karahan, Naz Atasoy, Rüya İçten ve Tolga Hercihan’dan oluşan ekip oyun sonunda uzun uzun alkışlandı.

Müge Mor Hercihan ve Tolga Hercihan da grubun başarılı iki ismi olarak dikkat çekti. Oyun sonrası görüştüğümüz Müge ve Tolga Hercihan çifti tiyatronun hayatlarını zenginleştirdiğini ifade etti. Anaokulu öğretmeni olan Müge Mor Hercihan, bir velisi aracılığıyla Ataşehir Belediyesi’nin gerçekleştirdiği tiyatro kurslarından haberdar olduğunu belirterek; “10 yıldır anaokulu öğretmeni olarak çalışıyorum. Okul öncesi öğretmeni olduğum için tiyatro ve drama ilgi alanıma giriyor zaten… Çocukluğundan beri tiyatroya ilgim vardı. Çocukluğumun geçtiği yerin imkanları pek de uygun değildi. Üniversite yıllarında mesleğim gereği çeşitli çalışmalarım oldu. Animatörlük ve çocuk tiyatrolarıyla ilgilendim,” dedi.

Evliliklerinin ilk aylarında önlerine gelen fırsatı değerlendirerek ATAMEM’de çalışmalara başladıklarını ifade eden Müge Mor Hercihan şöyle konuştu: “Tiyatro bizim için bir tutku, fırsat buldukça tiyatroya gidiyoruz. Özellikle Ataşehir Belediyesi’nin düzenlediği tiyatro festivalindeki oyunları fırsat buldukça izledik. Ancak çalışmalara başladığımız güne kadar kendimiz için bu anlamda bir çabamız olmamıştı. Eşim de benim isteğimi kırmayarak kaydını yaptırdı. Çalışmaları hiç aksatmadık. İlk yıl doğaçlama tiyatro üzerine çalıştık. Bizim için bir keyif, eğlence olmuştu. Günlük hayatta olamayacağımız karakterlere bürünmek bize çok şey kattı. Tiyatro bizim için terapi oldu. Tiyatro bize mutluluk ve pozitif enerji veriyordu. Bu durum da bütün yaşamımıza olumlu etki yaptı. Yakın çevremizden, eşimle çalışmalardan aldığımız keyfi görenler de tiyatroya ilgi göstermeye başladılar.”

Bir sene boyunca hazırlandıkları “Aziz Nesin Vapuru” adlı oyunda sahne sırası kendisine geldiğinde çok heyecanlandığını söyleyen Müge Mor Hercihan, “Herhangi bir oyunu izlerken içinize bir ateş düşüyor, neden ben yapmıyorum diyorsunuz. Çekinerek başlıyor ve başarıyorsunuz, bu mutluluğun tarifi yok. Oyun başlayana kadar hiç heyecanlı değildik. Sıram geldiği anda inanılmaz bir heyecan yaşadım. Başladım ve bitirdim. Sanki yılların oyuncusu gibi hissettim kendimi” şeklinde konuştu.

seyircilikten-oyunculuga-terfi-ettiler-472731-1.

2 yıl süresince eşi Müge Mor Hercihan ile birlikte çalışmalara katılan ve sahnede gösterdiği performans ile beğeni toplayan Tolga Hercihan da oldukça heyecanlıydı.

Eşinin tiyatro çalışmalarına birlikte katılma önerisinin kendisini biraz şaşırttığını belirterek, “Çünkü geçmişimde tiyatro yoktu. Hayır dedim. Sonuçta çalışan bir insanım, fırsat bulamam diye düşündüm. Israrları karşısında eşimi kıramayarak çalışmalara katıldım. İyi ki de katılmışım. İyi ki Ataşehir Belediyesi bu kursu düzenlemiş. Tiyatro konusunda kabiliyetim olmadığı düşüncesindeydim. İlk bir ay tanışma ve kaynaşma dönemiydi. Sonrası ise harikaydı. Çok güzel bir ortam oluştu. Her işimizi erteledik fakat çalışmalarımızın olduğu Perşembe günleri için hiçbir plan yapmadık” şeklinde konuştu.

2 yıllık çalışma süreci içerisinde kazandığı tecrübenin olumlu yansımalarını iş hayatında da gördüğünü belirten Tolga Bey oyun öncesi yaşadıklarını da anlattı: “Ölmeden önce yapılması gereken 50 şey diye bir kitap okumuştum. Bir tanesi de buydu. Gerçekleşti. Ulaşması zor bir hedefti. Çok çalıştık, başardık. Oyun öncesi çok heyecanlıydım. Dışarı çıktım, arkadaşlarımla zaman geçirdim. Arkadaşlarım beni arayıp bulamamışlar. Kendimi düğünden kaçan damat gibi hissettim. Ekibimiz amatör olmasına karşın çok iyiydi. Motivasyon üst düzeydeydi. Oyun sonrası selam kısmında eşimle, kendimle, ekip arkadaşlarımla çok gururlandım. Yapamıyorum diye bir şey olmadığını düşündüm.

Son sözü Müge ve Tolga çifti birlikte söyledi: “Oyun bittiğinde bir kez daha sahneye çıkmamız gerektiğini düşündük. Ataşehir Belediyesi’ne hocalarımız A. Ercan Tulunay ve Yöntem Tican’a teşekkür ederiz. Bizi tiyatro seyirciliğinden oyunculuğa terfi ettirdiler.”

İyi polisiye iyi edebiyattır

MELİKE UZUN

Her İşte Bir Hayır Vardır, Ekin Açıkgöz’ün Ayizi Yayınları’ndan 2015’te yayımlanan polisiye romanı. Hikâyenin çatısını botulinum toksin deneyleri yapmak üzere evinin üst katında bir laboratuvar kuran Metin’le işini kaybetmemek için çırpınan ama başına gelen terslikleri bir türlü engelleyemeyen beyaz yakalı Demet’in yollarının kesişme süreci oluşturuyor. Ekin Açıkgöz bu süreci anlatırken okuyucunun merakını uyanık tutmayı başardığı gibi arka planda dönem özelliklerini, kahramanların ruh hallerini oldukça güçlü bir şekilde çiziyor. Ekin Açıkgöz’le romanı ve edebiyatla ilgili konuştuk.

»Polisiye yazma düşüncesi sizde nasıl oluştu? Yazmaya karar vermeden önce tereddüt yaşadınız mı?

Kendimi bildim bileli oyunlara, bulmacalara meraklıydım. Her şeyin kurgusu olsun, çözmeye çalışalım, sonu bir yere bağlansın isterim. Müzik kliplerinin bile hikâyeli olanını severim. Okumaya ve yazmaya da düşkünümdür. Bulmaca çözme merakı ile edebiyat merakının ideal bileşimi polisiye olduğu için, polisiyeye yönelmem kaçınılmazdı sanırım. İlk gençlik yıllarımdan beri polisiyeyle ilgileniyorum: Okuyorum, yazıyorum, polisiye sevgisinin yaygınlaşması için çaba gösteriyorum.

Yazmak doğal bir dürtü. İçinizde varsa, düşünmeden alıyorsunuz kalemi elinize. Fakat bir işe başlamaktan ziyade, o işe devam edecek kararlılığı göstermek fark yaratıyor. Bu noktada tereddüt yaşadım. Yazdıklarının basılıp basılmayacağını, okunup okunmayacağını bilemiyor insan. Motivasyonu canlı tutmak, koca bir romanı bitirecek disipline sahip olmak zor. Ucunda ışık görünmeyen bir tünelde ilerlemek gibi; sağa sola yalpalıyorsunuz. Yapılacak tek şey, karanlığa aldırmadan yola devam etmek.

»Romanınızda bir gizin izini sürdüğümüz kadar bir fikrin de izini sürüyoruz. Erkek şiddeti üzerine, kadın düşmanlığı üzerine düşünüyoruz. Bu sizin için bilinçli bir tercih mi, yoksa bu romanınızda kendiliğinden mi yerini buldu?

Derler ki; kitabın ne verdiğinden ziyade, okurun ne aldığı önemlidir. Çok doğru. Aynı metin için yüz farklı okuma yapılabilir, her birisinden farklı mesaj çıkar. Örneğin, siz bu hikâyede kadın düşmanlığı hissetmişsiniz. Hâlbuki ben bu mesajı verdiğimin farkında değilim. Şiddet öğeleri kullandığım doğrudur; ama bunları kadına yöneltme çabam olmadı. Demek ki bazı subliminal öğeler var size bu hissi veren… Benim yazma sürecim açısından da subliminal olabilir bunlar.

»Demet’in başına gelenleri dinlerken iş yaşamındaki vahşi rekabeti, Anya’nın yaşadıklarına tanık olurken Sovyetler’in çöküş sancısını da hissediyoruz. Erkek karakterlerde sosyal siyasal koşulların etkisi hissedilmiyor. Kadınlar toplumdaki sarsıntılardan, olumsuzluklardan daha fazla mı etkileniyor?

Kültürel önyargılar nedeniyle kadınlar toplumda erkeklerden daha az yer buluyor; bu doğru. Ancak ben, insanı insan yapan özellikler bakımından kadınlarla erkeklerin eşit olduğuna yürekten inanıyorum. Erkeklerin duyguları daha az veya daha yüzeysel yaşadığı savını bir kadın olarak kabul etmiyorum. Bu açıdan bakınca; toplumsal olumsuzlukların kadın, erkek, çocuk, herkese acı verdiğini düşünüyorum.

Günümüz kurumsal iş hayatı, kadınlar kadar erkekler için de yıpratıcı. Sovyetlerin belli dönemlerinde yaşananlar, Sovyet erkeklerini de çok yaraladı. Aytmatov romanlarındaki kadar kuvvetli örnekler veremesem de; Aleksey’i yazdım mesela. Bana göre Anya ve Aleksey’in bu bakımdan farkı yok. Demet ve Anya, öyküdeki sosyal arka planların nesnesi oldular. Kadındılar. Ama Demir ve Anton olsalardı da onlara benzer acıları çektirirdim.

»Botulinum toksin üzerinden kurduğunuz kurgu hayranlık uyandırıcı. Mesleğinizi merak etmekten kendimi alamadım. Bir de kitap sonunda verdiğiniz kaynakçaya bakarak yazmadan önce hazırlık yaptığınızı söyleyebiliriz. Bu süreçte hangi yöntemleri izlediniz ve süreç ne kadar sürdü?

Bana, “Sen kimya şirketinde çalışmıyor muydun?” gibi sorular soruyorlar. Sizi hayal kırıklığına uğratmak istemem ama istatistikçiyim ben. Üzerine de Türk Dili ve Edebiyatı okudum.

Pozitif bilimlere hep merak duymuşumdur. Çocukken dedemle Bilim Teknik okurduk. Şimdi de akademik tıp dergilerindeki makaleleri okuyorum. Başkalarına sıkıcı gelebilir, ama benim ilgimi çekiyorlar.

Bir yazı yazmadan önce aklımda kurguya dair sadece bir siluet oluyor. Bu siluetin şekillenmesi için iyi görebilmem lazım. Daha fazla veri elde etmek için daha çok okuyorum. İster roman, ister öykü, ister köşe yazısı olsun… Ben araştırma yapmadan hiçbir şey yazamam. Belki de hayal gücüm yeterince zengin olmadığı içindir.

Diğer taraftan; bilim ve teknoloji tarihi, devletlerin güç savaşı, silah teknolojilerinin gelişimi, benim diyen hayalperestin fantezi dünyasını zorlayacak tuhaflıklarla dolu. Her türlü garipliğin yaşanabildiği bir dünyadayız. Okudukça hayretim artıyor; daha çok okumak istiyorum. Ve daha çok yazmak…

Herhangi bir yazıya ayırdığım toplam sürenin yarısına yakınını kaynak taramaya ayırdığımı söylersem abartmış olmam. Kendimce bazı basit sistemlerim var: Öncelikle araştıracağım konunun alt başlıklarını çıkarırım, bu başlıklarla ilgili kaynakları derlerim. Sonra oturup elime fosforlu kalemimi alırım…

»’Düşünen hayatta kalır’ Metin’in mottosu. Siz romanın adını ‘Her İşte Bir Hayır Vardır’ derken bu mottoyo antitez geliştirmiş gibisiniz. Ne dersiniz?

Bu roman Metin’in ve düşündüklerinin romanı. Çünkü Metin dünya tarihinde iz bırakacak vizyona sahip bir karakter.

Ama yaşamda iyi şeylerin olacağına, yanlışların eninde sonunda iyiye vesile olacağına inanmamız gerekiyor. Yoksa hayat çekilmez bir hâl alır. Kadercilik de burada devreye giriyor. ‘Her İşte Bir Hayır Vardır’ olumlu önermesini doğrulayan bir kurgu hayal ettiğim için yazdım bu romanı. Tesadüflerin kaderi şekillendirdiği bir hikâye ortaya çıktı. Tesadüflerin ve olasılıkların hikâyesi. İstatistikçi olmam burada devreye girmiş olabilir… Üniversiteden mezuniyetimiz sırasında yaptığı konuşmasında kıdemli bir hocamız, “Yaşamınız boyunca her baktığınız yerde istatistik görebilmenizi istiyoruz” demişti. Mezuniyeti nerede kutlayacağımızdan başka gündemimizin olmadığı o yaşta çok anlamsız gelmişti bu söylediği. Ancak şimdi ne demek istediğini idrak edebiliyorum. Nur içinde yatsın Ömer Hoca.

»Romanınızın diğer bir özelliği tatlı bir ironinin elden bırakılmamış olması. Demet’in karakter olduğu bir romanda bu kaçınılmaz mıydı?

Kitaptaki en prototip karakter aslında Demet. Yüksek bir kariyer beklentisiyle yola çıkıp yolda telef olacak, yirmi yıl sonra emekliliğine gün sayar hale gelecek ve orta düzey koltuğunu bir yıl daha korumayı beceri sanacak, standart bir beyaz yakalı. Bugün pek çoğumuz bu döngüsel hayatı yaşıyoruz. Ben de dâhilim bu güruha…

Bu hayatın dışına çıkıp belli bir mesafeden bakabilsek, ne kadar absürt olduğunu daha iyi görürüz. Bu acınası halimiz aslında epeyce komik. Yazdığım ilk bitmiş metin, ‘Sıkıntı’ adında bir öyküydü. Kurumu tarafından kişisel gelişim eğitimine gönderilen genç bir kadının bir gününü anlatıyordu. İroniyi asıl orada görecektiniz!

»Has edebiyatla polisiyenin kesiştiği ya da ayrıldığı yönler olduğunu düşünüyor musunuz?

Polisiye edebiyat has edebiyat değil midir ki kesişsinler?

Tüm türlerin edebî açıdan zengin örneklerinin yanı sıra baştan savma yazılmış, ticari kaygılarla üretilmiş örnekleri var. Polisiye de bu açıdan farklı değil.

Hele bir de edebî değeri, metnin içerdiği ideolojik alt mesajlara endeksleyen bir akım var ki; külliyen karşıyım.

Polisiye, bilimkurgu, fantezi türlerinin edebiyat elitleri tarafından hâkir görülmesine yönelik mücadelemiz sürüyor, sürecek. İyi polisiye iyi edebiyattır.

» Polisiye türünde Türkiye ve dünya edebiyatında okuduğunuz kadın yazarlar kimlerdir?

Polisiyenin her janrını okumaya gayret ediyorum. Polisiye dünyası çokuluslu ve çok renkli. Kuzeyden Karin Alvtegen, Ada’dan Minette Walters, güncel Amerikan tarzından Kathy Reichs tavsiye edeyim ilgilenenlere. Elbette altın çağın taçsız kraliçelerini, Agatha Christie, Dorothy L. Sayers ve çağdaşlarını okuduğunuzu düşünüyorum.

Türk polisiyesinde de çok kuvvetli kadın kalemler var. Nihan Taştekin’in dilinden ziyadesiyle hoşlanıyorum. Son dönemdeki favorim ise, ‘police procedural’ türünü Türkiye’de harika şekilde uygulayan Nuray Atacık. Fener Balığı’nı mutlaka okuyun. Bizim altın çağ kraliçemiz Zuhal Kuyaş da yeniden basıldı. Okuyalım.

»Yeni bir çalışmanız var mı?

Ben de fikir çok… Fakat önceki cevaplarımda da söylediğim gibi, disiplin ve sıkı çalışma olmadıktan sonra fikrin bini bir para. Maalesef çok hızlı ilerlediğimi iddia edemem. İkinci roman üzerinde çalışmaya başladığımı söyleyebilirim sadece… Oyun sevgisine övgü niteliğinde bir polisiye olacak bu roman.

221B Polisiye Kültür Dergisi’nde ‘Polisiyelerin Ölümsüz Silahları’ diye bir köşeye başladım. Her sayıda polisiyelerde öne çıkan başka bir silahı inceliyorum.

İlaveten cinairoman.com sitesinde de yazılar yazıyorum. Sitemiz yepyeni görüntüsüyle sevenlerine kavuşacak çok yakın zamanda. Bol okuma, bol araştırma, daha çok polisiye…

Oyuncaktan toplum yapmak…

Dünyayı Kurtaran Adam’ın yönetmeni Çetin İnanç’ın yine Cüneyt Arkın’la 1985’te yaptığı Kaplanlar adlı bir film var. Bir sahnesinde Cüneyt Arkın, peşindeki katillerin kullandığı üç arabanın uçurumdan uçarak patlamasını sağlıyor. Söz konusu kaza görüntüleri üç oyuncak araba kullanılarak çekilmiş, bu yüzden seyirci inanılmaz derecede ilkel ve berbat bir sahnelemeye maruz kalıyor. Ama film o kadar saçma ve kötü ki, tıpkı Dünyayı Kurtaran Adam’da olduğu gibi, o ilkel sahneleme yapısal olarak hiç de aykırı durmuyor. Yani o oyuncak arabaları fırlatan set işçisinin elini bile gösterseniz akışın aksamayacağı denli mantık dışı, filmin biçimsel uygulamalarını tartışmaya bile gerek bırakmayan bir içerik söz konusu…

Yeşilçam’da aynı şeyin yapıldığı lakin tuhaf hikâyeleri yüzünden izleyiciye normal gelen başka birçok film var. Kendince ciddi bir anlatısı olan az sayıda filmdeyse oyuncaklı çekimler diğer unsurları bastıracak kadar rahatsız edici oluyor. Bence bunların başında Türkan Şoray’ın ilk yönetmenlik denemesi olan 1972 tarihli Dönüş filmi geliyor.

İbrahim (Kadir İnanır) karısı ve küçük çocuğuyla Almanya’dan köyüne doğru hızla giderken otomobilin kontrolünü kaybeder, sadece çocuğun kurtulacağı feci bir kaza olur. Gurbetçi İbrahim’in kullandığı vosvosu gerçekten paramparça edecek bir kaza sahnesi çekmek herhalde filmin bütçesi yüzünden mümkün olmadığı için, stüdyo ortamında kaya parçalarıyla oluşturulmuş bir maket uçurumdan mavi renkli bir oyuncak arabayı atarak yapmışlar çekimleri… Sonuç tam bir fiyasko tabii.
Burada “Ah o Hollywood imkanları bizde olacaktı ki!” tayfası lafa dalmak isteyebilir, aman dalmasınlar! Çünkü Dönüş filminde tartışılması gereken çok daha ciddi sorunlar var, hem de o kaza sahnesi gerçek bir vosvos parçalanarak çekilseydi bile ortadan kaldırılamayacak sorunlar…

En baştan başlayalım: Filmde, ağa zulmüyle inleyen bir köyde kocası İbrahim’i Almanya’ya işçi olarak gönderip bebesiyle yapayalnız kalan Gülcan’ın hikâyesi anlatılır. Köylülerin sadece alın terini değil cinselliklerini de sömüren ağa Gülcan’ın peşindedir, kadını elde edemeyince köylüleri namus sözcüğüyle yoldan çıkarır. Kocasına mektup yazabilmek için okuma yazma öğrenmeye çalışan Gülcan’ın öğretmenle ilişkisi olduğu yalanını uydurup hem köylüleri hem de “Namus elden gitti!” içerikli bir mektupla İbrahim’i kışkırtır. Gülcan’ın çok sevdiği ve uzun zamandır haber beklediği İbrahim, tabancasıyla mavi vosvosuna atlayıp ‘namus temizliği’ için büyük bir hışımla yola koyulur. Ama o da ne! İbrahim Almanya’da evlenmiş, bir de çocuğu olmuş, başka bir erkekle ilişkisi olduğu söylenen karısını öldürmeye bu yeni ailesiyle gidiyor!

Köylülerin namus linci sırasında çocuğu ölen Gülcan’ın ağayı öldürdüğü sahnede paralel kurguyla oyuncak arabalı kazayı görürüz. Ağa ölmüş, Gülcan’ın namusu temizlenmiştir. İbrahim ve yeni karısı da ölmüş, geriye sadece kaza yerinde ağlayan annesiz çocuk ve çocuksuz Gülcan kalmıştır. Gülcan çocuğu sahiplenir, böylece kutsal annelik kurumunu sürdürür.

Kabul etmek lazım, hikâyedeki en masum kişi olan Gülcan’ın erkekler tarafından kodlanmış hastalıklı bir ahlak düzeninde katlandığı onca çileden sonra, hem köydeki karısını aldatan hem de kadıncağızı öldürmek için yollara düşen İbrahim’in diğer çocuğuna sahip çıkmasının yarattığı bir sıkıntı var; bir yandan erkek-egemen üstyapı kurumlarına karşı elinden bir şey gelmeyen bir Anadolu kadınını merkeze yerleştirerek kadına biçilmiş edilgen kimliği yeniden üreten, bir yandan da kadının varoluşunu fizyolojik bir özelliğe -anneliğe- indirgeyip bunu kutsayan zihniyetin yarattığı bir sıkıntı… Resmi nikah kaydı altına aldırmadan ilişki yaşayabilecek kadar toplumsal normlardan uzak, özgür düşünceli, ekonomik bağımsızlığına sahip bir kadın yönetmen tarafından yapılmış özenli ve ‘ciddi’ bir filmi Dünyayı Kurtaran Adam ve Kaplanlar gibi ‘fantezi’ler seviyesine indiren, ülkenin kılcal damarlarına sinmiş bir zihniyet sorunu…

Oyuncak arabaların genellikle oğlan çocuklar hedeflenerek üretildiğini düşünürsek, sanki birileri birşeyleri oyuncak ediyor kendine ve ortalığa…

Jurassic World: Etik bir savaş

Jurassic Park’ın beşinci, Jurassic World üçlemesinin de ikinci filmi olan Jurassic World: Yıkılmış Krallık filminde, dinozor tema parkı kapandıktan dört yıl sonra volkan patlamasının eşiğinde olan adaya dinozor türlerini yok olmaktan kurtarmak için geri dönüyoruz.

Film büyük bir mahkeme salonunda serinin en önemli kahramanı olan Dr. Malcolm’un dinlendiği dev bir mahkeme salonunda yapılan etik bir tartışma ile başlıyor. Bu sahne ile hikâye, kalbi ve ruhu olan bir alana kayıyor. Jurassic Park (1993) filminde Ian Malcolm’un söylediği ‘Yaşam her zaman yolunu bulur” felsefi bakış açısı Jurassic World: Yıkılmış Krallık filminin de omurgasını oluşturuyor.

Bu franchising film aslında bir sorumluluğu da üstlenerek; hayvanlara etik olarak nasıl davrandığımızı göstermekle kalmıyor, gezegenimize ve de gezegenimizdeki hayvanlara karşı sorumlu olduğumuzun altını çiziyor.
Film bir yandan hayvanların günümüzde, tıbbı; deneyler, evcilleştirme, vahşi hayvanların hayvanat bahçelerinde tutsak edilmesi, ordu tarafından silah olarak kullanılması gibi, maruz kaldıkları kötü muamelelerin alegorisi.
Filmin, anlaşma masasında büyük para olunca açgözlülük ile akla gelebilecek olan en kötü veya en salakça şeyi yapan insanlara karşı bir duruşu var. Yani film, açgözlülük sonucu hırsla dolan insanın karanlık tarafa nasıl rahatlıkla geçebildiğine odaklanıyor.

Filmi Colin Trevorrow’un yönetmemesinin sebebi, 2015 filminden sonra kendisinin Lucasfilm ile yeni Star Wars üçlemesinin Star Wars: Episode IX (2019) filmi için yazar olarak anlaşmış olması. Jurassic World’ün hikâyesini gelecek film için alternatif yaratabilecek şekilde bırakan yönetmen Colin Trevorrow’un yerine bu filmi çok yakından bildiğimiz iyi bir yönetmen olan J.A. Bayona üstlenmiş. Yönetmenin filmografisini aklımıza getirirsek bu filmi rahatlıkla The Impossible ve The Orphanage filminin dinozorlarla buluşması olarak esprili bir şekilde özetleyebiliriz. Yönetmen Bayona bir yandan ne beklediğini bilen fan seyirciyi tatmin etmek için uğraşırken, bir yandan filme yeni ve sürpriz denebilecek şeyler dahil etmiş. Özellikle bir kahraman arayışı içindeki dinozor hayranı kız çocuk karakterinin varlığı filmi hikâye açısından daha farklı bir alana taşırken, mekân tercihinde kullanılan malikane ise filmi daha farklı bir sinematografiye taşımış. Yönetmenin A Monster Calls filmindeki iç mekân çekimleri ve klostrofobik sanat yönetiminin bir benzerini bu filmde dinozorun küçük kızın odasına saldırdığı sahnede görmek mümkün.

Filmin ilk yarısı, bir Jurassic filminden beklenecek ne varsa seyirciye sunuyor. İkinci yarısı ise tamamen farklı bir çevrede geçiyor ve hikâye bizleri bir malikane içine sokuyor. Ve böylece filmin bu kısmı daha karanlık daha klostrofobik hatta biraz da gotik bir hava içinde geçiyor. Bu sahnelerde kullanılan Lockwood Malikanesi son derece göz doldurucu, harika bir yapı olarak karşımıza çıkıyor. Bu malikanenin içi, Dr. Wu’nun mahzendeki laboratuvarı, dinozorların hapis tutulduğu alanların hepsi Pinewood stüdyolarında tamamen baştan inşa edilmiş. Filmin CGI teknolojisi her yeni filmde daha da ilerliyor özellikle bu filmde dinozorların ayaklarının fiziksel olarak daha yere basar gözüktüklerini söylemem gerek.
Filmin zayıf ayağı kötü karakterlerinin çok sıkıcı, bildik ve hatta karikatür oluşuydu. Daha yancı kötü karakterler ise berbattı; açık artırma sahnesinde ’20 milyon’ diye bağıran Rus alıcı gibi. Owen (Chris Patt) ve Claire’in (Bryce D. Howard) aralarındaki sataşmalı tatlı ilişki ve Owen ile Blue’nun duygusal bağı gene (dişi Velociraptor) gayet keyifliydi. Özellikle Chris Pratt karizması, esprili tarzı ve aksiyon sahnelerindeki başarısıyla göz doyurucuydu. Bu filmin sonu da seyircinin daha fazla istemesini sağlayacak şekilde ‘gelecekte ne olacak’ merakı ile sonlandırılmış, o yüzden filmin başlı başına bir film olmakta ziyade episodik bir anlayışı var. Filmden aklımda kalan en güzel söz ise ‘Onların bizim yardımımıza ihtiyacı yokmuş, bizim yokluğumuza ihtiyacı varmış’ oldu.

İsveç, 9 bin mülteci çocuğa sığınma hakkı tanıdı

İsveç Parlamentosu, çoğunluğu Afganistan’dan gelen 9 bin sığınmacı çocuğa ülkede kalma hakkını tanıyan tasarıyı kabul etti.

İsveç’te 23 bini Afganistanlı tek başına gelerek iltica talebinde bulunan 40 bini aşkın 18 yaşın altında sığınmacı çocuk bulunuyor.

Evrensel’in haberine göre, Göçmen Dairesi’nin sığınmacı çocukların başvuruları ile karar vermesinin gecikmesi, bazı çocukların iltica taleplerini reddetmesi çocuklar arasında kaygı ve huzursuzluklara yol açmıştı. Bunalıma düşen ondan fazla çocuk intihar etmişti.

İltica talepleri reddedilen çocuklar, “Genç İsveç” adını verdikleri bir örgütlenmeye gitmiş, başkent Stockholm başta olmak üzere İsveç’in büyük yerleşim birimlerinde gösteri, miting, oturma eylemleri ve açlık grevleri gerçekleştirmişti. Pek çok İsveçli aydın ve sivil toplum örgütü de çocukların eylemlerine destek vermiş ve hükümete sorunun çözülmesi için yasalarda yeni düzenlemelere gitme çağrısı yapmıştı.

Erdoğan, AKP’nin seçim beyannamesini açıkladı

Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan, AKP Seçim Beyannamesi toplantısında konuşuyor.

Erdoğan’ın konuşmasının satırbaşları şöyle:

“Kardeşlerim sizler 24 Haziran’daki seçimler AK Parti’nin adayları olarak bu kutlu yola çıktınız. Ülkemize hizmet için çıktığımız bu yolculuğu inşallah menziline ulaştıracağız. AK Parti her seçimden birinci çıkmış bir partidir, ama bu yeterli değildir. Meclis’te yeterli çoğunluğa ulaşmak için de mücadele ediyoruz.

2007’de oyumuzu yüzde 47’ye çıkardık, tek başımıza iktidar olduk. 7 Haziran’da ilk kez çoğunluğu sağlayamadığımız bir seçim oldu. 1 Kasım’da seçimleri yeniledik ve yüzde 49,5 ile iktidara geldik. Ayrıca 10 Ağustos 2014 cumhurbaşkanlığı seçiminde yüzde 52 oy oranına ulaştık.

Yaşanan tüm saldırıların üstesinden milli iradeye bağlılığımız ile üstesinden geldik. Bizler vakit Türkiye vakti diyerek yola çıkıyoruz. 24 Haziran’da cumhurbaşkanlığı seçimini yüzde 50’nin çok üzerinde bir oy ile kazanmayı istiyoruz. Meclis’te güçlü bir grup kurmamız gerekiyor. Milletimizle gönül bağımızı güçlü tutmamız gerekiyor. Her iki seçimden de inşallah yüzümüzün akı ile çıkacağız. Kardeşlerim, bu heyecan, bu coşku, bize beklenen neticeyi getirecek. Elazığ, 5-0 reis diyor. 24 Haziran akşamı inşallah bu heyecanı göreceğiz. Biz milletimizin karşısına hiçbir zaman eli boş çıkmadık. Öncek hükümetlerimiz döneminde yaptıklarımız ile bir sonraki seçimde yapacaklarımız ile çıktık.

6 Mayıs’ta seçim manifestomuzu açıkladık, bugün ‘Güçlü Meclis, Güçlü Hükümet, Güçlü Türkiye’ başlığı ile hazırladığımız beyannamemizi ‘Yaparsa Yine AK Parti yapar’ diyerek milletimize sunuyoruz. Gelecek vizyonunu özetle paylaşmak istiyorum.

“DİJİTAL TÜRKİYE’NİN ZAMANININ GELDİĞİNE İNANIYORUZ”

Tüm dünyada baş döndürücü bir dönüşüm yaşanıyor. Teknolojik dönüşüm yaşanırken, kültürel alanda bir değişim görülüyor. Değişim sürecinde geri kalanlar eskisinden daha fazla bedeller ödüyor. Biz dünyada oluşan şekilleri analiz ederek bir yol haritası ortaya koyuyoruz. Dijitalleşmeye özel bir önem veriyor, dijital Türkiye’nin zamanının geldiğine inanıyoruz. 2023 vizyonmuzu ortaya koymuştuk, yeni yönetim sistemi ile bunu daha da güçlendirerek, küresel dünyada daha söz sahibi olduğumuz bir hale çevireceğiz.

“KADINLARIN İŞ GÜCÜNE KATILIMINI YÜZDE 40’IN ÜZERİNE ÇIKARACAĞIZ”

Korumacılık eğiliminin küresel düzeyde yükseldiği bir ortamda geçici rüzgara kapılmayıp dışarı açık, serbest piyasayı baz alıp güçlenmeye devam edeceğiz. Ülkemizi küresel düzeyde bilgi üreten, bilgi katma değer üreten bir güç haline dönüştüreceğiz. Bunun içinde bilgiye dayalı eğitim büyümemizin gücü olacaktır. En büyük gücümüz dinamik nüfus ve genç nüfusumuzdur. Birlikte yürüyeceğimiz gençlerimizle yeni başarı hikayeleri yazacağız. Kadınlarımızın aktif katılım sürecini desteklemeye devam edeceğiz. Kadın girişimciliğini güçlendirirken, kadınların iş gücüne katılımını yüzde 40’ın üzerine çıkaracağız.

“ÖZEL SEKTÖRÜN ROLÜNÜ YÜKSELTECEĞİZ”

Alt orta gelir grubunda olan ülkemizi üst orta gelir grubuna yükselttik. Ekonominin nimetlerini daha adaletli bir şekilde tüm toplumsal kesimlere dağıtacağız. Gelirini daha adil palaşan, hakkaniyeti salamış bir ülke haline geleceğiz. Demokratik standartları yüksek bir ülke olma yolunda kararlılıkla ilerleyeceğiz. Milli gelirden, araştırma ve geliştirmeye ayırdığımız bütçeyi yüzde 2’ye çıkararacağız. Bilginin üretiminde katma değer oluşturacak şekilde kullanımında özel sektörün rolünü yükselteceğiz. Oluşturacağımız özgün projelerle küresel ölçekte tanınan çok sayıda girişimcisi ve markası olan bir ülke haline dönüşeceğiz. Kurumsal kaliteyi artırmış bir Türkiye hedefliyoruz. Mega projelerimizi hayata geçirmeyi sürdüreceğiz. Ülkemizi, her alanda yerli ve milli üretimde söz sahibi olan güçlü bir ülke haline dönüştüreceğiz.

“AKILLI VE YEŞİL PROJELERİNİ HAYATA GEÇİRECEĞİZ”

Özellikle savunma sanayinde tükiye sadece kendi ihtiyaçlarını karşılamakla kalmayacak önemli ihracatçıları arasında yer alacaktır. Ülkemizde vazgeçilmez olan gıda ve enerji alanında en üst düzey tedbiri hayata geçireceğiz. Bu bağlamda akıllı ve yeşil şehir projelerimizle şehirlerimizi daha yaşanır bir hale getireceğiz.

“İLİŞKİLERİMİZİ DAHA DA GÜÇLENDİRECEĞİZ”

AB başta olmak üzere farklı bölgesel yapılarla ekonomik ve siyasi ilişkilerimizi daha da güçlendireceğiz. Dünyadaki dost ve kardeş ülkelerin daha fazla refaha kavşmasını istiyoruz. Küresel düzeyde kapsayıcı ve adaletli bir düzeyin inşasına öncülük yapacağız. Demokrasi ve adaleti tüm insanlık için istemeye devam edeceğiz. Dünya 5ten büyüktür çağrımızı sürdürmeye devam edeceğiz. Girişimci ve yenilikçi anlayışın tüm kesime yayıldığı, refahını adaletle paylaşan güçlü ve büyük Türkiye’yi hep birlikte inşa edeceğiz. Vakit Türkiye vakti.

İkinci kısmı yeni yönetim modeli oluşturuyor. 24 Haziran seçimleri yeni yönetim sistemini ilk defa hayata geçireceğimiz seçim olacak. Milletimiz bir sandıkta cumhurbaşkanını bir sandıkta vekilleri seçecek. Yeni dönemi Güçlü Meclis, Güçlü Hükümet, Güçlü Türkiye olarak ifade ediyoruz. Milletimiz bir sandıkta cumhurbaşkanını bir sandıkta vekilleri seçecek. İnşallah bağımsız ve güçlü bir yargı ile de tarafsız yargı ile de demokrasiyi sağlam temeller üstüne oturtuyoruz. Meclis ile cumhurbaşkanı ne kadar ahenk içinde çalışırsa Türkiye kazanacaktır.

Cumhurbaşkanlığını kazanamak kadar Meclis’te çoğunluğu elde etmeyi de önemli görüyoruz. 27 Nisan e-muhtırasından 15 Temmuz’a kadar demokrasimize tüm saldırılara karşı dimdik duran TBMM adına yakışır bir konuma gelmiştir. Yeni dönemde Meclis’i daha güçlü bir konuma getirmekte kararlıyız. Kanun yapma yetkisini vekillere vererek Meclis’i gerçek gücüne biz kavuşturduk. Cumhurbaşkanı tarafından kurulacak hükümet ise kararname ve düzenleyici işlemlerle tamamen milletimize odaklanacaktır. Yeni sistem zaman maliyeti olan sıkıntıları ortadan kaldırılacaktır. Kamu yönetimi tepeden aşağıya doğru yenilenecektir.

“YARGININ BAĞIMSIZLIĞI İÇİN ADIMLAR ATMAYA DEVAM EDECEĞİZ”

Yargının tarafsız ve bağımsızlığı da önem verdiğimiz bir başka husustur. 15 Temmuz sonrası yargıdaki darbe ve vesayet kalıntılarını ortadan kaldırmak için gerekli adımları attık. Yargının bağımsızlığı ve tarafsızlığını güçlendirecek adımları atmaya devam edeceğiz. Demokrasi ile kalkınmayı birbirinin tamamlayıcısı olarak gördük. AK Parti iktidara geldiğinden beri standartlarını sürekli yükselten partidir. Önümüzdeki engeller ne olursa olsun hak ve özgürlüklerden taviz vermedik. Hak ve özgürlükler konusunda yaptıklarımnızı saysak önümüze çok uzun bir liste çıkar. Devletin adli düzeninin temel haklar baz alınacak şekilde düzenlenmesini sağlayacağız. Yasaklarla ve yasakçı zihniyetle mücadelemizi sürdüreceğiz. Cemevlerine hukuki statü tanıyacağız. Biz iktidara yürürken milletimize şunu söyledik; 3Y demiştik. Yeni dönemde de bununla mücadeleyi sürdüreceğiz.

MUHALEFETE OHAL ELEŞTİRİSİ

Ana muhalefetin OHAL’i diline dolaması utanç vericidir. Dünyanın bizi darbeler ve terör karşısında dik duruşumuzu takdir ettiği bir dönemde anamuhalefetin tavrını millşetimiz unutmayacaktır. Kendi partimizden başlayarak devletin her kademesinde istişareyi üst düzeye çıkarmak için çalıştık, çalışıyoruz. Özellikle sivil toplum alanının sağlıklı işleyebilmesi için devletin düzenleyeci rolünü artırmak istiyoruz. Mali kaynaklara kadar tüm işlemleri hesap verir bir yapıya kavuşturacağız.

Yargı süreçlerini basitleştirme çalışmalarına hız vereceğiz. Mahalle ve semt bekçilerini yaygınlaştırarak tüm sokaklarımızı huzurlu hale getireceğiz. Güvenlik politikalarımızı hiçbir istisna olmaksızın uygulayacağız. Terör örgütleri ile mücadelemizi inlerine kadar girmek sureti ile kesintisiz bir şekilde devam ettireceğiz.

‘TAM GÜN EĞİTİM MODELİ VE EĞİTİMDE KALİTE SEFERBERLİĞİ’

4. başlığı insan ve toplum olarak belirledik. AK Parti insanı yaşat ki devlet yaşasın diyerek iktidara gelmiştir. Önümüzdeki yıldan itibaren okullarımız tam gün eğitime geçebilecek hale gelecektir. Hedefimizi tarihsel toplumsal kültürel gerçekliğimzin ortaya çıkacağı yerelden evrensel bir eğitim modelini inşa edebilmektir. Eğitimde kalite seferberliği başlatıyoruz. Üniversitelerimizi dünya çağpında markalar çıkaracak kadar yenileyeceğiz. Kültür sanat faaliyetlerine daha fazla kaynak ayıracağız. Ülkemizi daha ileriye taşıyacağız. Kültürümüzün dünyaya tanıtımında önemli yeri olan sinema ve dizilere özel önem vereceğiz. Şu anda cumhurbaşkanlığı külliyesinde 5 milyon kapasiteli kütüphanemiz 24 saat öğrencilerimize açık olacak. Nüfusu 5 binin üzerindeki her yerin kütüphaneye kavuşmasını sağlayacağız. Ülkemizde kültür merkezi olmayan il kalmayacak.

‘SAĞLIK HİZMETİ ARTIRILACAK’

Sağlık hizmetlerinin artırılmasına devam ettireceğiz. Aile hekimliğini daha da yaygınlaştıracağız. Şehir hastanelerimiz meyvelerini vermeye başladı. Ülkemize kazandıracağımız 40 bin yatak kapasiteli şehir hastanelerimiz standartı bir üst seviyeye yükseltecektir. Sağlığın her alanında milletimize daha iyi hizmet vermek için çalışacağız. Sağlık sektöründe de yerlileşme oranını yükselteceğiz.

‘GENÇ KUŞAKLARA YATIRIM’

Gençlerimize sadece güvenmekle kalmıyor, onlara her alanda en iyi geleceğe hazırlamaya çalışıyoruz. Gençlerimizin kariyer sahibi olmasını da önemsiyoruz. Eğitim programlarını artırarak, bilgi birikimlerini aktaracak bir kuşak yetiştirmeye çalışıyoruz. Üniversite ve yurt konusundaki taçlandıracak adımları hayata geçireceğiz. Siyasette gençlerin önünü açan biz olduk, biz. Seçilme yaşını önce 25, şimdi 18’e düşürerek gençlerin enerjisini siyasete daha da yansıtmasını sağlıyoruz.

Kadınlarımızı hayatın her alanında hak ettikleri yere getirme noktasında çok önemli yol katettik. Kadına şiddetten, çocuk yaştaki evliliğe kadar mağduriyet yaratan konularla mücadeleyi sürdüreceğiz. Çocuklarımızın insani ve ahlaki değerlere sahip, bilinçli ve iyi eğitimli fertler olarak yetişmesini sağlayacağız. Yoksulluk ile mücadele en başarılı olduğumuz alanlardan biridir. Günlük 4,3 doların altında harcamanın altında kimsenin kalmamasını sağlamaya çalışacağız. Nitelikli iş gücünü ülkemize çekmek için yeni politikalar geliştireceğiz. Türkiye dünyanın en gelişmiş Sosyal Güvenlik sistemine sahip ülkelerdendir.

“ENFLASYONU ORTADAN KALDIRMAKTA KARARLIYIZ”

İstikrarlı ve güçlü ekonomi 5. başlığımızdır. Yeni dönemde de güven ve istikrarı sağlamaya çalışacağız. Mali disiplinden en küçük taviz vermeyeceğiz. Yüksek büyüme ekonomimizin lokomotifidir. Yüksek katma değerli sektörlerin ekonomideki payını artırarak ekonomideki gücümüzü artıracağız. Sermaye piyasalarımızı yeni alanlarla geliştirerek, daha etkin kullanımı sağlayacağız. Epeyce gerilettiğimiz, son dönemde bir parça yukarı hareketlenen enflasyon sorununu ortadan kaldırmakta kararlıyız. Türkiye Cumhuriyeti dijital dönüşümünü tamamlamış olarak 100 yılına girecek. Cari açığı kalıcı bir şekilde azaltacağız.

6. başlığımız stratejik meslekler. Araştırmacı yetişirmeden, AR-Ge desteklerine kadar yeni bir çok programı devreye alacağız. Antartika’da Türk bilim üssünü önümüzdeki yıl faaliyete açıyoruz. Kamunun ihtiyaç duyduğu ürünlerin ülkemizde üretileceği etkin bir mekanizma kuracağız. 6 endüstri bölgesine 15 tane daha ilave edeceğiz. Öncelikli alanlarda teknolojik ürün yatırımını etkin bir şekilde destekleyeceğiz. Otomobil projesini hızla hayata geçireceğiz.

SAVUNMA SANAYİ

Savunma sanayinde güçlü olmadan hedeflerimize ulaşamacağımız görülmektedir. Silahlı ve silahsız insansız hava araçları konsundaki konu bize moral vermiştir. Afrin’de, Cerablus’ta ve iç güvenlikte bunu yaşıyoruz. Teşvik sistemini bunları kapsayacak kadar genişletiyoruz. Altay milli tankı seri üretim aşamasına geldi. İnsansız savaş uçakları konusunda Ar-Ge çalışmaları başlatacağız. Hava savunma sistemleri projelerinde önemli mesafeler kat ettik. Uzay ajansımızı bu yıl kuruyoruz. Doğalgaz kullanmayan ilimiz ve büyük ilçemiz kalmayacak. Yerli kömürü elektrik üretiminde değerlendireceğiz. Bor başta olmak üzere, ülkemizin sahip olduğu ham maddeleri etkin şekilde kullanma çalışmalarımızı sürdüreceğiz.

“TARIMSAL MİLLİ GELİRİMİZİ 150 MİLYAR DOLARA ÇIKARACAĞIZ”

Hedefimiz 2023 yılında tarımsal milli gelirimizi 150 milyar dolara, ithalatımızı da 50 milyar dolara çıkarmaktır. Yüksek teknolojili seracılık gibi teknikleri yaygınlaştıracağız. Sudan’da kiralanan 780 bin hektar tarım arazisini yatırım yapmaları için girişimciler açacağız. Kırmızı et tüketiminde kendimize yeter ülke haline geleceğiz. Özellikle doğu anadoluda hayvancılığa destek vereceğiz. Otoyol ağımızı 2 katına çıkaracağız. Havacılık ve denizcilik sektöründe ülkemizi en önemli transit geçiş noktası haline getireceğiz. İstanbu ile birlikte 9 havalimanını kullanıma açacağız. 2 yeni uyduyu daha uzaya göndererek bu alandaki başarımızı da perçinleyeceğiz. Ülkemizin her ferdi ve bölgesi kapsayacak vizyonu hayata geçireceğiz.

***

BEYANNAMENİN DETAYLARI

AKP’nin 24 Haziran seçimlerine için hazırladığı seçim beyannamesinde ‘Güçlü Türkiye, Güçlü Hükümet, Güçlü Meclis’ vurgusu öne çıkıyor.

Beyanname 360 sayfadan oluşuyor. Beyannamenin ilk bölümünde yeni yönetim modeli anlatılıyor.

Beyannamede dış politikaya ilişkin hedefler şöyle sıralandı:

“Türkiye’nin AB hedefini stratejik bir hedef olarak görüyoruz, Türkiye AB katılım hedefini sürdürmektedir.”

“ABD ile yaşanan sorunları aşmak istiyoruz; ABD ile yakın işbirliğinin korunması esastır.”

Önümüzdeki dönemde Rusya ile enerji ve ticaret başta olmak üzere ikili ilişkilerimizi geliştirmeye çalışacağız.”

“Suriye ihtilafının nihai bir siyasi çözümle neticelenmesi için gayretlerimizi sürdüreceğiz. Meşru bir yönetime kavuşmuş yeni bir Suriye hedefi için çalışacağız, arzumuz yeni Suriye ile komşuluk ilişkilerimizi ve işbirliğimizi yeniden tesis etmek.”

EKONOMİDE NELER YAPILACAK?

Beyannamede “İstikrarlı ve Güçlü Ekonomi” başlığı altında yer alan bölümde neler yapılacağına ilişkin şu ifadelere yer verildi:

“Merkez Bankası’nın (TCMB) fiyat istikrarını sağlamak için uygulayacağı para politikası araçlarını doğrudan kendisinin belirlemesi esas olmaya devam edecek. Enflasyon hedeflemesi rejimine devam edilecek, dalgalı döviz kuru rejimi sürdürülecek.”

“Döviz piyasaları yakından takip edilecek, gerektiğinde dengeleyici döviz likiditesi araçları kullanılmaya devam edilecek.”

“Firmaların döviz kuru riskini daha etkin bir şekilde yönetebilmeleri için gerekli mekanizma ve teşvikler oluşturulacak.”

“Maliye politikası fiyat istikrarının sağlanmasında destekleyici olacak.”

“Önümüzdeki dönemde faizlerin oluşturduğu maliyet baskısını azaltacak tedbirleri hayata geçireceğiz.”

Fenerbahçe’den 60 bin bardakla Atatürk portresi

Fenerbahçe Spor Kulübü bünyesindeki Fenerbahçe Çocuk ve Gençlik Kulübü ve Humanpix Topluluğu, 19 Mayıs Atatürk’ü Anma, Gençlik ve Spor Bayramı’na özel dünyada eşi ve benzeri görülmemiş bir projeye imza attı.

60 bin adet renkli bardak ile 28 metreye 15 metre boyutlarında Atatürk portresinden oluşan bir görsel oluşturuldu.
Ülker Spor ve Etkinlik Salonu’ndaki etkinlikte tüm çalışmayı başından sonuna kadar takip eden Başkan Aziz Yıldırım, son bardağı koyarak Atatürk portresini tamamladı.

60 bin renkli bardakla Gazi Mustafa Kemal Atatürk portesinden oluşan görselin bitiminde Fenerbahçe Çocuk ve Gençlik Kulübü ve Humanpix Topluluğu birlikte marşlar ve şarkılar söyleyerek 19 Mayıs Atatürk’ü Anma, Gençlik ve Spor Bayramı’nı kutladı.

60.000 Renkli Bardakla Dev Atatürk Portresi | https://t.co/mi56hUcmUVpic.twitter.com/gzwvNW9yqY

— Fenerbahçe SK (@Fenerbahce) May 17, 2018

Okulda sebze meyve bahçesi

ANIL VARLI

Suriye’deki okullarda binlerce okullu çocuk gıda ve beslenme eğitim programından yararlanacak. Program, öğrencilere dengeli ve sağlıklı beslenme için sebze meyve tüketiminin önemini öğretmek için okul bahçelerini kullanıyor.

FAO Suriye Temsilcisi Vekili Adam Yao “Suriye’de devam eden krizin, bütün çocukların beslenmesi ve sağlığı üzerine yıkıcı etkisi var. Ancak bu okul bahçeleri yoluyla çocuklar bir taraftan besleyici sebze ve meyvelere erişim sağlarken bir taraftan da şimdi gıda ve beslenmeyle ilgili ana kavramları öğreniyorlar” dedi. Suriye’de okul bahçeleri projesi ilk kez ilkokul seviyesinde hayata geçiyor. Aralarında Halep, Hama, Humus, İdlib ve Kırsal Şam gibi çatışma bölgelerinin de bulunduğu bölgelerde 300 öğretmen 17 okulda eğitim aldı. Program çerçevesinde 3 bin 400’den fazla çocuk sebze ve meyve yerken gıda ve beslenmenin önemini öğrenecek. Bu girişim, çatışmalardan etkilenen Suriye’de gıda güvenliğini geliştirmek amacıyla yapılıyor.

Fayda sınıftan öte
“Okul bahçeleri çocukların yaparak öğrenecekleri açık bir sınıf gibi” diyen Yao, projenin faydalarının sınıfın çok ötesine taşınacağını ve çocukların aileleri ve topluma kadar ulaşacağını kaydetti.

Yao şöyle devam etti: “İyi beslenme ana hastalıklara karşı çocukların ilk savunmasını oluşturuyor ve çocukların aktif ve sağlıklı bir hayat yaşamaları için çok önemli. Çoğunlukla okullar çocukların hayata dair önemli kabiliyet edindikleri tek yer. Bundan dolayı bu okul bahçeleri sadece çocukların beslenme gelişimi için değil aynı zamanda onların gelişim büyümesine yardım etmek için de güçlü bir araç.”

Sağlanan araçlarla birlikte her okul sulama tankları ve damlama sulama sistemini bulunan yaklaşık 500 metrekarelik bir okul bahçesi kurdu. BM Gıda ve Tarım Örgütü (FAO) ve yerel bir sivil toplum örgütünün üretimle her gün ilgilenmesiyle, okul bahçeleri topluca yaklaşık 12 ton sebze ve meyve üretti.

Gıda ve beslenme eğitimi, gıda güvenliği programlarının etkisini genişletiyor.
FAO Beslenme ve Gıda Sistemleri Yetkilisi Ahmed Raza “Gıda ve beslenme eğitimi ile desteklenmezse gıda üretiminin tek başına beslenme uygulamaları üzerine çok az etkisi olduğuna dair giderek artan kanıtlar var.