Tarafsız Habercilik

FT: AKP’liler bu dönemde oy istemekten kaygılı

Financial Times, “Borç yükü ve enflasyon Erdoğan’ı zorluyor” başlıklı haberinde, AKP’li yetkililerin zayıf TL, artan fiyatlar ve ekonomik belirsizlik döneminde döneminde seçmenlerden oy istiyor olmaktan kaygı duyduklarını yazıyor.

Gazetenin Ankara Muhabiri Laura Pitel’in imzasını taşıyan haberde, “yıpranmış Türk Lirası’nın son iki haftadır görece bir istikrar yaşadığı. Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın uluslararası yatırımcılarla arasında uzayan gerilimi tırmandırma politikasının ardından, Merkez Bankası’nın acil faiz artırımı ve üst düzey isimlerden gelen teskin edici açıklamaların sinirleri yatıştırmış gibi göründüğü” belirtiliyor.

BBC Türkçe’nin aktardığı habere göre dün yayınlanan enflasyon rakamlarında büyük bir artışın görüldüğünü belirten gazete, bu tablo karşısında Merkez Bankası’nın Perşembe günü yapacağı toplantıda faizleri daha da arttıracağı beklentisiyle TL’nin değer kazandığını yazıyor.

Gazete, Türkiye’nin bunun dışında büyük bir cari açık ve şirket borçları yüküyle karşı karşıya olduğunu ve her ikisinin de değerli dolar ve ABD Hazine tahvillerindeki kâr artışıyla gelişmekte olan ülkelerden uzaklaşan dış yatırımlarla finanse edildiğini aktarıyor.

‘Türkiye kırılgan hale geldi’

Financial Times’a konuşan ABD Merkezli düşünce kuruluşu Uluslararası Finans Enstitüsü’nden Uğraş Ülkü “Büyük resim Türkiye’nin piyasa hassasiyetlerine karşı kırılgan bir hale gelmesi” diyor.

Türkiye’nin kırılganlığının Erdoğan’ın neredeyse bir buçuk yıl erkene aldığı parlamento ve cumhurbaşkanlığı seçimlerinin sadece üç hafta ötede olmasıyla daha da arttığını söyleyen Financial Times şöyle devam ediyor:

“Son dönemde desteği yıpranan Adalet ve Kalkınma Partisi’nden yetkililer TL’nin zayıf olduğu, fiyatların ve ekonomik belirsizliğin arttığı bir dönemde seçmenlerden oy istemekten kaygılı. Ama seçim kampanyası dönemindeyken sorunun asıl nedenleriyle başa çıkmaları da zor.”

Bilgi Üniversitesi’nden siyaset bilimi uzmanı Prof. İlter Turan da “Herhangi bir hükümetin seçime girerken enflasyonla mücadele önlemleri alması neredeyse imkânsızdır. Enflasyonla mücadele kemer sıkmayı ve faiz oranlarında düzenlemeleri gerektirir” diyor.

Gazete bunun yerine hükümetin, seçmenleri yanında tutmak için vaatlerde bulunduğunu ve artan petrol fiyatlarını sübvanse etme sözü verdiğini kaydediyor.

‘Özel sektörün borcu kaygı yaratıyor’

Gazete sorunun Erdoğan’ın faiz oranlarına karşı söylediği sözler ve seçimden sonra ekonomideki kontrolünü daha da sıkılaştıracağı yönündeki sözlerinin yatırımcıları korkuttuğunu ve TL’nin düşüşünü hızlandırdığını belirtiyor.

Financial Times’a en büyük kaygılardan biri de bunun 295 milyar doları bulan özel sektör borçlarına etkisi.

“Yılbaşından bu yana yüzde 18 değer kaybeden liradaki değer kaybı, dolar ve euroyla borçlanan şirketlerin borçlarını çevirmesini daha da pahalılaştırıyor” diyen gazete geçen hafta Ankara merkezli Gama Holding’in 1 milyar dolarlık borcunu yeniden yapılandırmak isteyen son şirket olduğu yazıyor.

Gazete “Merkez Bankası yatırımcıların umutlarını karşılayıp faiz arttırmazsa, yeni bir TL satışı daha çok sayıda şirketin borç yeniden yapılandırması içlemesine yol açabilir” diyor.

‘Cari açık ve dış borç için yılda 200 milyar dolar gerekiyor’

Financial Times, çok sayıda uzmanın önümüzdeki aylarda ekonomide yavaşlama, hatta durgunluk beklediğini aktarıyor. Haberde görüşlerine yer verilen Hollanda bankası ABN Amro’nun gelişmekte olan piyasalar uzmanı Nora Neuteboom “Büyük olasılıkla zirveye ulaştık ve buradan sonra ekonomik büyüme sadece düşebilir. Bu da otomatik olarak enflasyonu ve cari açığı düşürür, dolayısıyla bir anlamda bu bir düzeltme mekanizması” diyor.

Ancak Neuteboom aynı zamanda en büyük kaygının Türkiye’nin dış yatırımlara bağımlılığı olduğnu da vurguluyor ve Türkiye’nin mevcut cari açığı ve büyüyen dış borcunu finanse etmek için yılda 200 milyar dolar bulmak zorunda olduğunu aktarıyor.

Neuteboom “Şu anda en büyük kaygı yatırımcıların faiz oranları istediklerinden düşük olduğunda bile bu eksiği kapatıp kapatmak istemeyecekleri. Türkiye’nin üzerinde dolaşan kara bulut bu” diyor.

Şimşek’ten ekonomi açıklamaları: Avrupa ile arayı muazzam biçimde kapattık

Ekonomiden sorumlu Başbakan Yardımcısı Mehmet Şimşek, TRT Haber’de gündeme ilişkin soruları yanıtladı. Şimşek,

Şimşek’in konuşmasından satır başları şöyle:

  • Küresel krize, Orta Doğu’daki kaosa rağmen Türkiye ortalama yüzde 5.7 büyüdü.
  • Avrupa ile arayı muazzam biçimde kapattık. Betona yatırımla mı oldu? Bu Türkiye ekonomisini iyi okumadıklarından oldu. Bugün bütçede en büyük yatırımı eğitimde yapıyoruz. Bugün hastaneler yapıyoruz.
  • Türkiye helikopterini CHP döneminde mi üretti, AK Parti döneminde üretildi. Beton mu? Türkiye kendi uydusunu üretiyor. Türkiye hidroelektrik santrallerini ne zaman üretti?
  • Savunma sanayiinde bugün Türkiye dışa bağımlılığını %75’ler civarından %40’ın altına düşürdü.
  • Rakamlar ortada. Bize inanmıyorlarsa IMF verileri ortada. Bizim 1 milyar dolar ve üzeri ihracat yaptığımız ürün sayısı 2002’de 8 civarında bugün 30.
  • Kasıtları havalimanlarını yapmayınsa betondan kasıt buysa o ayrı bir zihniyet. En büyük harcama kalemi eğitim, ikincisi sağlıktır.
  • Muhalefet oturup 15 yıldır ortaya güçlü,uygulanabilir alternatif bir vizyon koysaydı başarılı olurdu. Koyamayınca eleştirmek çok kolay. Eleştirinin de içeriğinin doğru olması gerekmiyor.
  • Türkiye’de büyüme yüzde 5.2. Endonezya’yla birlikte en yüksek büyüme. G20’de Çin ve Hindistan’dan sonra en büyük büyüme, Avrupa’daki en yüksek büyüme. Bu vatandaşa çiftçiye yansımış. 2002’de yurtdışına turizim için giden vatandaş 3 milyondu, geçen yıl 9 milyona çıktı bu rakam.
  • Türk şirketleri dünyaya açıldı. Büyük büyük markalar satın alıyorlar. Bunu devletin sorumluluğundaymış gibi sunmak vatandaşın kafasını karıştırmaktır. Toplam dış borcun milli gelire oranı yüzde 53. Özel sektörün borcu tabii ki bizi ilgilendirir. Ama özel sektörün borçluluğundan bizi sorumlu tutmak olmaz. Bugünkü muhalefetin eskilerine baktığımızda devletin borcu yüzde 78. Bugün bu rakam yüzde 52.

Enflasyon-faiz ilişkisi

Türkiye ekonomisi yüksek faiz-yüksek kur ve yüksek enflasyon üçlüsü üzerindeki seyrine devam ediyor. Geçen günlerde mayıs ayı enflasyon verisinin açıklanmasıyla birlikte gelecek enflasyon beklentilerinde de daha fazla bozulma meydana geldi. Dolar kurunun ve faizin, enflasyondaki yükselişe eşlik etmesi, para piyasasındaki kontrolün sağlanamadığına işaret ediyor. Kontrolün ve yönetimin sağlanamaması ise tabloyu daha da karartıyor.

Önümüzdeki bu tabloya daha ayrıntılı bakalım;

»Enflasyon hız kesmeden yükselmeye devam ediyor. Tüketici fiyatlarındaki artış son altı ayın en yüksek seviyesi diyebileceğimiz yüzde 12,15’e çıktı. 2017 yılının Mayıs ayında enflasyon yüzde 11,72 idi. Yani her mayıs ayında daha yüksek bir enflasyonu konuşuyoruz. Alt kalemlerine baktığımızda ise enflasyona en büyük katkının ulaşım ve gıdadan kaynaklandığı gözüküyor. Ulaşım, yani benzin fiyatları ve gıda fiyatlarındaki artışın nedeni ise arz-talepten çok döviz kuru oynaklığından kaynaklanıyor. Her iki kalemde de dışa bağımlı olmamız, TL değer kaybettikçe bu ürünleri daha pahalıya dışarıdan ithal etmemize, tüketiciye de bu pahalılığı yansıtmamıza neden oluyor. Bu meseleyi daha net görmek için üretici fiyatlarına bakalım… Yurt İçi Üretici Fiyat Endeksi (Yİ-ÜFE) sanayi alanındaki üreticilerin yurtiçine sattıkları ürünlerin fiyat değişimini ifade ediyor. Dolayısıyla Yİ-ÜFE’deki artış aynı zamanda gelecekteki tüketici fiyatlarındaki artışın da habercisi oluyor. Yİ-ÜFE’deki artış ise mayıs ayında yüzde 20,16’ya çıkmış. 2017’nin aynı ayında ise yüzde 15’lerdeydi.

»Bu aralar enflasyon-faiz ilişkisi çok tartışılıyor, hatta AKP tarafından faizi enflasyonun asıl nedeni olarak gösteren açıklamalar yapılıyor, hatta bir de teorilerle süslenmeye çalışılıyor. Bu açıklamalardan ancak ‘caps’ olur. Çünkü ne teori ne de pratik deneyimler, bu açıklamaların yakınından bile geçmiyor. Sayelerinde hepimiz Econ101 derslerine geri döndük. Haydi bir daha yazalım; genel olarak enflasyon iki nedenden dolayı artar, ya talep fazlasından ya da üretim maliyetlerinin artmasından kaynaklanır. Bugün ise üretimde dışa bağımlılığın bir sonucu olarak üretim maliyetleri artmaktır. Türkiye, temel gıda ürünlerini bile dışarıdan ithal etmeye başladığı için ithal ürünlerin fiyatı aynı kalsa bile TL değer kaybettikçe bu ürünleri daha pahalı almaya başlıyor. Bugün konuştuğumuz mevzu bu.

»Peki, enflasyon konuşurken faizi nereye koyuyoruz? Önce faizin tanımını yapalım; faiz, borç verilen veya alınan paranın fiyatıdır. Bir yatırım harcamasında kullanılıyorsa da, sermayenin getiri oranıdır. Burada borç ilişkisi üzerinden gidersek, faiz, parayı ne kadar süreliğine kiraya verdiğinize yani borcun vadesine, kime borç verdiğinize göre değişir. Örneğin bir ülkede ekonomik çarpıklıklar kontrol edilemez çatlaklara dönüşmüşse, ülke dış borçlarını finanse etmek için herkesten daha yüksek maliyetle borçlanmak zorunda kalır. Diğer bir ifadeyle bu ülkede geçinebilecek kaynak bırakılmadıysa, işsizilik yüksek ve eğitim yapısı geri ise, gelecekte gelir kalemlerinin daha da bozulacağı beklentisi oluşur ve ekonomik risk yatırım ve tüketim harcamalarındaki iştahı kaçırır. Tüm bu faktörler faizin nedenleri arasındadır.

»Borç verenler de -uluslararası fonlar diyelim- bu faizi incelerken elbette ülkedeki enflasyona da bakarlar. Reel faize yani enflasyondan arındırılmış faize bakarlar. Fakat bu, faizi enflasyonun nedeni yapmaz. Hatta bir IMF programı olan ve Merkez Bankalarınca uygulanan enflasyon hedeflemesi uygulamasında, eğer enflasyon hedefinden sapılmışsa faizler yükseltilir. Bu sıkı para politikası sonucu enflasyon beklentileri de düşmüş olur. Pratikte de araç olarak kullanıldığında faiz, ortaya atılan iddiaya tam zıt bir mekanizmayla işler. Tabi Türkiye gibi yüksek dış borçlu ülkeler için bu pratik işlememektedir. Nedeni ise yapısal özelliklerdir.

»Türkiye’de ise durum şöyle: Türkiye dış borç yükünden dolayı sıcak para çekmeye mecbur bir ülke. Bunun için faizleri yükseltiyor, çeşitli kısa vadeli çözümler vergi, varlık barışı vb çözümler getiriyor. İşe yarıyor mu? Hayır. Yahut şöyle soralım, Faizlerin dolar kurunu düşürmede neredeyse etkisiz kalması, faizi enflasyonun nedeni yapar mı? Kurdaki yükselişin fiyatlara yansımasında, ne kadar faizi yükseltirseniz yükseltin, faiz etkisinin son derece sınırlı kalması, “yüksek faiz, yüksek enflasyona neden oluyor” diye iktisadi bir sonuç çıkartmaz.

»Sonuç olarak ülkede ekonomi sürdürülemez hale gelmişse risk yükselir. Demokrasiyi rafa kaldırır, hukuk devletini yok sayarsanız risk yükselir. Ekonominin yapısal meselelerini çözemez daha da derinleştirirseniz risk yükselir. Döviz kuru da bu risklerle birlikte yükselir. Sonuç olarak elimizde bugün olduğu gibi yüksek döviz kuru-yüksek faiz ve yüksek enflasyon kalır. Oysa bu riskleri yok etmeye dönük gösterilecek her çaba sonuçta döviz kurunu aşağı çeker, üretim maliyetlerini geriletir ve yüksek faiz vermeye de gerek kalmaz. Yani Türkiye’nin sorunu yapısaldır. Çözümü de yapısaldır.

TCMB’nin faiz kararı sonrasında dolarda sert düşüş

Faiz artırım kararı öncesi 4.58 seviyelerinde olan dolar/TL 4.45 seviyelerine kadar düştü.

Merkez Bankası’nın faiz kararının ardından dolar hızla düşüşe geçti. Faiz artırım kararı öncesi 4.58 seviyelerinde olan dolar/TL 4.4560 seviyesine kadar geriledi. İlk tepki olarak TL’de yüzde 2’ye ulaşan değer artışı yaşandı.

Öte yandan euro/TL 5.29 seviyelerinde işlem görüyor.

Borsa ise yüzde 1.5 civarında yükselişle 98.300 puan seviyelerine yükseldi.

TCMB, politika faizi olan bir hafta vadeli repo ihale faiz oranının yüzde 16,5’ten yüzde 17,75’e
yükseltilmesine karar verdi.

Dolar/TL, saat 14:15 itibariyle 4.4680 seviyesinde yer aldı. Dünya

Merkez Bankası, faiz kararını açıkladı

Meekez Bankası, bir ay içerisindeki ikinci faiz artışını da yaptı. Merkez Bankası Para Politikası Kurulu toplantısının ardından yapılan açıklamada faizlerin yüzde 16.50’den yüzde 17.75’e çıkarıldığı belirtildi.

Merkez Bankası’nın 1.25 puanlık faiz artışı piyasa beklentilerinin üzerinde geldi. Ekonomistlerin bir kısmı Merkez’den faiz artışı beklemezken, bir kısmı da 0.50 puan ile 1 puan arasından artış bekliyordu.

Merkez Bankası geçtiğimiz haftalarda da olağanüstü toplanarak faizleri yüzde 13.5’ten yüzde 16.5’e çıkarmıştı.

Merkez Bankası faizleri yüzde 16.50’den yüzde 17.75’e çıkardı. Kararın ardından dolar kuru 4.58’den 4.50’ye geriledi. Dolar/TL kuru faiz artışıyla birlikte daha sonra da 4,45’e kadar çekildi.

Yanı başımızdaki Meksika: Eğitim yoksulluk ve eşitsizlikle mücadele etmek zorundadır

Yeliz Düşkün – ERG Politika Analisti

Eğitim sistemimizin durumunu incelerken, akademik başarı bakımından öne çıkan ülkelerdeki durumu sık sık tartışıyoruz. Dünyada, akademik başarı bakımından dikkat çekmeyen, ancak pek çok meselesi Türkiye’deki meselelere benzeyen coğrafyalardan da öğrenilecek dersler var. Bu coğrafyalardan biri Latin Amerika.

1957’den bu yana her yıl gerçekleştirilen önemli bir uluslararası konferans olan “Karşılaştırmalı ve Uluslararası Eğitim Topluluğu” (Comparative and International Education Society-CIES) Konferansı bu yıl Meksika’da gerçekleştirildi. Bu vesileyle hem Meksika hem latin Amerika üzerine gözlem yapabilme, farklı deneyimleri dinleme fırsatı yakaladım.
Türkiye ve Meksika, pek çok açıdan benzer iki ülke. Dünya Bankası verilerine göre Türkiye’de 10.863, Meksika’da 8.209 dolar olan kişi başına düşen Gayri Safi Yurtiçi Hasıla ile iki ülke de OECD ülkeleri arasında sonlarda. Meksika, Şili ve Türkiye, gelir adaletsizliğinin en yüksek olduğu OECD üyesi ülkeler. 18-24 yaş arasında olup ne işte ne okulda olan gençlerin oranı Türkiye’de %33, Meksika’da %23. İki ülke OECD ülkeleri arasında en sonlarda.

Ortaöğretim Meksika’da da Türkiye’deki gibi 2012’de zorunlu oldu; ortaöğretimde net okullulaşma oranı Meksika’da %77, Türkiye’de %82,5. Okula devamla ilgili sorunlar, okul terki her iki ülkede de önemli konular. Bir o kadar önemli olan, okula erişimin öğrenme ile eşit olmaması. Uluslararası bir değerlendirme olan PISA sonuçlarına göre, 15 yaşında olan ve eğitim gören çocukların matematik, fen ve okuma başarıları Türkiye’de Meksika’nın biraz üzerinde olsa da her iki ülkede de çocukların bu alanlarda temel becerileri düşük. Üst düzey başarı gösteren çocuklar ise yok denecek kadar az.
Yalnızca Meksika’nın değil, Latin Amerika’nın son 30 yıldaki genel durumu ise şöyle özetlenebilir: Okullulaşmada ilerleme oldu. Eşitsizlikler ise devam ediyor, çocuklar sosyoekonomik duruma göre ayrı okullarda okuyorlar. Özel okullar arttı, devlet okullarında ise yoksullar toplanıyor. Okullar arasında kaynak ve öğretmen dağılımı dengesizlik gösteriyor. Bu genel çerçeveden bakınca da Türkiye ile Latin Amerika arasında benzerlikler görülüyor.

Latin Amerika’da da Türkiye’de de çeşitli kurumlar her çocuğun nitelikli eğitime erişimi için çabalıyor. Bu yıl CIES konferansı’na 115 ülkeden 3.200 kişi katıldı. Dört gün süren konferansta tartışılan konular bizi bazı çözüm önerileri üzerine düşünmeye davet ediyor:

»Yoksulluk ve eşitsizlik Latin Amerika için yakıcı bir sorun. Dolayısıyla eğitim bunlarla mücadeleye hizmet etmek zorunda. Aynı zamanda, ailelerin sosyoekonomik durumunu, öğrencilerin beslenmesi ve barınması gibi konuları göz ardı ederek eğitime erişimi ele almak mümkün değil.

»Özellikle yoksul nüfus için erken çocukluk eğitimini, sağlık hizmetlerini ve beslenme desteğini önceliklendirmek gerekli.
»Sosyoekonomik bakımdan dezavantajlı nüfusun yaşadığı bölgelerdeki öğretmen eksiğini kapatmakla kalmayıp bu eksiği çok iyi donanıma sahip öğretmenlerle doldurmak gerekli.

»Şili’de uygulanan özel okullara teşviklerin eğitimin niteliğine olumlu bir katkısı olmadı; eşitsizlikler daha da arttı.
Eğitime erişim sorununu çözmüş, PISA gibi değerlendirmelerde öne çıkan Finlandiya, Estonya, Singapur, Güney Kore gibi ülkeleri izlemek her ne kadar önemliyse de, yukarıdaki verilerin sunduğu bağlam nedeniyle, Latin Amerika’daki Türkiye’ye benzer ülkelerin eğitimde çözüm arayışlarını yakından takip etmek yararlı olacaktır. Latin Amerika’ya ilişkin değerlendirmelerde öne çıktığı gibi Türkiye’de de eğitim politikalarına yoksulluk ve eşitsizlik penceresinden bakmamız zorunlu.

Türkiye’de özel okulların payı giderek artıyor ve bu artış kamu politikası olarak destekleniyor; özel okullara öğrenci başına 2014-15 eğitim-öğretim yılından bu yana ödenen teşvikler toplamda 4 milyar TL’ye yaklaştı. Ancak bu politikanın ölçme-değerlendirmesini yeterince yapamıyor, sosyal eşitlik ve ayrışma üzerindeki etkilerini yeterince hesap edemiyoruz.

Ülkemizde yoksul çocuklara yönelik şartlı eğitim yardımı ve burslar söz konusu. Okul sütü ve okul üzümü gibi beslenme destekleri sunuluyor. Ancak bu destekler yoksul ve özellikle okuldan ayrılıp bir işte çalışmaya başlama riski bulunan çocuklar için yeterince önleyici değil. Yoksul çocuklar için okul öncesi eğitime erişim de hâlâ önemli bir sorun. Nitelikli okul öncesi eğitimi tüm çocuklar için erişilebilir kılmadan, eğitimi bir eşitlik aracı olarak görmek zorlaşıyor.Özellikle sosyoekonomik olarak dezavantajlı nüfusun yoğun olarak yaşadığı bölgelerdeki öğretmen ihtiyacını kalıcı olarak kapatmak da üzerinde durmamız gereken bir konu.

Kaynakları verimli kullanmalı
Sonuç olarak, Türkiye’ye benzer koşullar içerisinde eğitime erişimi ve eğitimin niteliğini artırmak için çabalayan kurumları dinleyince, şu konuları önceliklendirmek gerektiği görülüyor: Yoksullukla mücadele, eğitime erişimi ve eğitimde niteliği artırmak için kilit önem taşıyor; eşitsizliklerle mücadele ve eğitimde öğrenmeyi artırmak için erken çocukluk eğitimine odaklanmak gerekiyor; okul öncesi eğitimi zorunlu hale getiren Meksika’da bunun etkilerinin olası olumlu sonuçlarını izlemek yararlı olabilir; Şili hakkındaki analizleri dikkate alarak özel okulları teşvik etme uygulamasını gözden geçirmemiz, uygulamanın ölçme-değerlendirmesini yapmamız ve sonuçları kamu kaynaklarının verimli ve eşitlikçi kullanımı süzgecinden geçirmemiz önemli; Latin Amerika da dahil olmak üzere pek çok ülkede özellikle dezavantajlı bölgelerde görev yapan öğretmenlerin motivasyonunu artıran önlemler almak yaygın biçimde tartışılıyor, bu konuyu Türkiye için de gündeme almak önemli görünüyor.

Kenya’da yolsuzluğa karşı ‘yalan makinesi’ hamlesi

Kenya Devlet Başkanı Uhuru Kenyatta, yolsuzlukla mücadele için ülkede satın alma ve muhasebeden sorumlu tüm üst düzey yetkililerin yalan makinesi testine sokulacağını açıkladı.

BBC Türkçe’nin haberine göre, Uhuru Kenyatta, bu testin, görevlilerin dürüst olup olmadığını belirlemeye yardımcı olacağını, testi geçemeyenlerin açığa alınacağını söyledi.

Gençlere mesleki eğitim verilen Kenya Ulusal Gençlik Dairesi’nde sahte ve mükerrer faturalarla 78 milyon dolar çalındığının ortaya çıkmasından sonra yolsuzluk ülkenin yeniden gündemine oturdu.

2013’te göreve gelen Kenyatta ise yolsuzlukla mücadeleyi önceliği olarak görüyor.

‘Yolsuzluk bizi yok etmeden biz yolsuzluğu yok edeceğiz’

Kenya’nın 55’inci bağımsızlık yıldönümü törenlerinde konuşan Kenyatta, “Yolsuzluk ülkemizi ve çocuklarımızın geleceğini tamamen yok etmeden önce biz yolsuzluğu yok etmek zorundayız” dedi.

Kenyatta, yeni önlemler kapsamında tüm devlet daireleri ve bağlı kurumlarda satın alma ve finans birimlerinin müdürlerinin sicillerinin yeniden inceleneceğini belirtti.

Ulusal Gençlik Dairesi’ndeki skandal, bazı tedarikçilerin kuruma sağladıkları mal ve hizmet karşılığında para alamadıkları yolundaki şikayeti üzerine ortaya çıkmıştı.

Sahte faturalarla bu kişilere ödeme yapılmış gibi gösterildiği iddiaları üzerine kurumun başkanı ve 40 çalışanı hakkında soruşturma açılmıştı.

Google, Pentagon ile yürüttüğü yapay zeka projesini bitiriyor

Teknoloji devi Google, ABD Savunma Bakanlığı Pentagon ile birlikte yürüttüğü askeri yapay zeka projesini sürdürmeme kararı aldı. Haberi kamuoyuna New York Times, Gizmodo, Buzzfeed gibi çeşitli Amerikan medya kuruluşları duyurdu.

DW Türkçe’nin aktardığına göre Google yöneticilerinden Diane Greene, 2019 yılı sonunda süresi biten 18 aylık anlaşmayı yenilememe kararı aldıklarını çalışanlara söyledi.

‘Maven’ adlı askeri yapay zeka projesinin 8 milyon 6 bin dolar hacme sahip olduğu belirtiliyor. Proje kapsamında kullanılan algoritmalar aracılığıyla insansız hava araçlarından (İHA) alınan görüntülerdeki insanların kim olduğu otomatik olarak teşhis edilebiliyor.

ABD ordusu ve dış istihbarat servisi CIA yıllardır öldürme hedefi gözeterek terör şüphelilerine yönelik İHA’larla operasyon düzenliyor. Bu operasyonlarda sayısız masum sivil de hayatını kaybetti. Saldırı hedeflerine ABD başkanının onay vermesi gerekiyor.

Türkiye’nin Trump’ı krizde

Paul Krugman

Statüko karşıtı lider çekişmeli bir seçimin ardından iktidara gelir. Hükümeti, çarpıcı derecede yozlaşmış olduğunu kısa sürede belli eder; hukuk sistemini altüst eder, bulaştığı yolsuzluklara yönelik soruşturmaları bastırmakla kalmaz, iktidarını sağlamlaştırır ve gücünü sınırlayan (“derin devlet”) kurumların altını oyar.

Sizce Donald Trump’dan mı bahsediyorum? Olabilir. Ama benim aklımdaki kişi Türkiye Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan. Erdoğan’ın bulaştığı aşikar yolsuzlukları hukuku politize ederek hasır altı edebilmiş olması, Trump’ın da hayal ettiği otokrat lider haline gelebileceğini gösteriyor. Tüm diktatörleri sevdiği anlaşılan Trump, Erdoğan’a ve rejimine duyduğu hayranlığı dile getirmişti.

Erdoğan ve Trump’ın benzerlikleri, otoriter refleksleri ve hukukun üstünlüğüne karşı olmalarından ibaret değil. Uzmanlık kavramına da karşılar. Örneğin, her ikisinin etrafında da cehaletleri ve garip fikirleri ile nam salmış insanlar var. Erdoğan’ın, kendisine yönelik psişik saldırılar yapıldığını düşünen danışmanları var. Trump’ın ise ticaret anlaşmaları ziyaretleri esnasında birbirilerine küfürler savuran danışmanları var.

Ne önemi var ki? Amerika’da hisseler yükseliyor ve ekonomi yürüyor. Erdoğan ise gerçek bir ekonomik yükselişe liderlik etti. Yatırımcılar ve piyasalar tepedeki çılgınlıkları umursamıyor gibi görünüyor. Ekonomik karar alıcıların konudan bihaber oluşu en nihayetinde önemsiz görünüyor.

Ta ki önemli hale gelene dek.
Aslına bakarsanız, ekonomik liderlik çoğu insanın düşündüğü kadar önemli bir konu değil. Venezuela’nın başını belaya sokan politikalar gibi ekonomik felakete yol açan kararları ayrı tutacak olursak, vergi yönetmeliğini değiştirmek gibi pervasız görünmekle birlikte “sıradan” kararların nadiren büyük etkileri olur.

Örneğin Trump ve Kongre’deki dostları, geçen sene yaklaşık 2 trilyon dolarlık vergi indirimini yürürlüğe koydu. Şirketlerin kendi hisselerini çılgınlar gibi geri almaya başlamasını saymazsak, vergi indiriminin görünür etkileri bir hayli sınırlı oldu. Vergi indirimi savunucularının öne sürdüğü yatırım patlaması yaşanmadı, ya da yatırımcılar ABD’nin borç ödeme gücünden kuşku duyar olmadı.

Özetle, ekonomi büyük şoklar ile karşı karşıya değilse, siyasi ahkam kesmeler pek önemli değildir. ABD’nin milli gelir ya da istihdam rakamlarına bakan biri, 2016 yılında seçim yapıldığını ya da herhangi önemli değişim yaşandığını dahi fark etmeyebilir.

Ancak büyük şoklar geldiğinde, liderlik kalitesi birden önem arz etmeye başlar. Türkiye’de görmekte olduğumuz da tam olarak bu.

Bu arada, ekonomik liderlik yalnızca krizler esnasında önem arz etse bile piyasaların öngörü sergileyerek kötü yönetilecek olası krizleri hisse ve bono fiyatlarına yansıtacağını düşünebiliriz. Ancak her nasılsa, bu asla böyle olmuyor.

Bunun yerine uzun süreli kayıtsızlık, takiben ani panik dalgaları görüyoruz. Uluslararası makroekonomi öğrencileri, ismini Rudiger Dornbusch’tan alan “Dornbusch yasasından” bahsetmeyi severler: “Krizin gelmesi düşündüğünüzden uzun sürer, ancak geldiğinde düşündüğünüzden hızlı gerçekleşir.

Türkiye’de gördüğümüz, Asya ve Latin Amerika’da defalarca gördüğümüz tipte klasik bir “para birimi ve borç krizi.” Önce ülke uluslararası yatırımcıların gözdesi olur ve bol miktarda dış borç biriktirir. Türkiye örneğinde bu borcun büyük bölümü özel şirketlerde.

Sonrasında ülke şu ya da bu sebepten dolayı cazibesini yitirir. Gelişmekte olan ekonomiler, şu an yükselen dolar ve ABD faizleri yüzünden zorlanıyor. Bu noktada kendini besleyen kriz ortamı olasılıklar dahilindedir: Dış etmenler güven kaybına sebep olur, güven kaybı para biriminin değerini düşürür ve değersizleşen para dış borç maliyetlerini patlatarak ekonomiyi kötüleştirir, güven daha da düşer ve bu böyle gider.

Böyle bir durumda liderlik bir anda müthiş önemli hale gelir. Olup bitenleri anlayabilen ve müdahale edebilen, piyasaların temkinli davranmasını sağlayacak itibarı taşıyan liderler gereklidir. Gelişmekte olan bazı ekonomilerde bu tip liderler mevcut. Ancak Erdoğan rejiminde yok.

O halde, Türkiye’deki karmaşa, Trump yönetimindeki ABD’nin başına gelecekleri mi gösteriyor? Tam olarak değil. Amerika bol miktarda dış borç kullansa da, aldığı borç kendi para biriminde olduğunda tipik “gelişmekte olan piyasalar” krizine karşı korunmasız değil.

Ancak işler başka biçimlerde de ters gidebilir. Uluslararası siyasi krizler çıkabilir (Nobel barış ödülü şu an pek de olası görünmüyor, değil mi?), ticaret savaşları patlak verebilir. Trump ekibinin bu olasılıklardan hiçbirine hazırlıklı olmadığını söyleyebiliriz. Belki de ciddi krizlerle başa çıkmaları gerekmeyecek. Ama ya gerekirse?

The New York Times’dan çeviren: Fatih Kıyman