Tarafsız Habercilik

Seyircilikten oyunculuğa terfi ettiler

KADİR İNCESU

Ataşehir Belediyesi kurulduğu 2009 yılından beri kültür ve sanata verdiği önem ile dikkat çekiyor.

Mustafa Saffet Kültür Merkezi, Neşet Ertaş Kültürevi, Düştepe Oyun Müzesi, Ahmet Telli Çocuk ve Halk Kütüphanesi, Ferhatpaşa Gençlik Merkezi, Cemal Süreya Etkinlik Merkezi, İçerenköy Sanat Eğitim Merkezi, Yenisahra ATAMEM, ATAMEM, Zübeyde Hanım Eğitim ve Kültürevi ile Ferhatpaşa Bilim ve Sanat Merkezi’nde düzenlenen etkinlikler, kurslar, atölyeler ve gösterilere Ataşehirliler yoğun ilgi gösteriyor.

seyircilikten-oyunculuga-terfi-ettiler-472728-1.

Ataşehir Belediyesi Kültür ve Sosyal İşler Müdürlüğü’nün “Sanat Eğitimini Mahallenize Getiriyoruz” projesi kapsamında gerçekleştirilen tiyatro kursları da sanatseverlerin ilgi odağı oldu. MSKM Tiyatro Grubu, Neşet Ertaş Kültürevi Tiyatro Grubu, Neşet Ertaş Kültürevi Kadın Tiyatro Grubu ve ATAMEM Tiyatro Grubu kursiyerleri iki yıl süresince aldıkları eğitimin meyvelerini vermeye başladılar.

İki yıllık eğitim sürecinde diksiyon, ses, nefes, oyunculuk, rol, mimik ve doğaçlama eğitimi gören kursiyerler MSKM’de sahne aldılar. Çeşitli meslek ve yaş gruplarından olan kursiyerler 2 yıllık çalışma süreci sonunda çıktıkları sahnede, gösterdikleri performans ile büyük beğeni topladılar. Öyle ki; Ataşehir Belediyesi Kültür ve Sosyal İşler Müdürü T. Volkan Aslan tiyatronun yanı sıra perküsyon, dans, bale, halk oyunları, gitar, piyano ve keman eğitimlerine katılan bütün kursiyerlerin azminden, dolayısıyla da başarılarından gurur duyduklarını belirterek, “MSKM’de sahnelenen oyunların belediyemizin gerçekleştirdiği tiyatro festivallerinde sahnelenmesini sağlayacağız. Gerçekten bütün oyuncularımız çok başarılı… Oyuncularımızı, eğitmenlerimizi yürekten kutluyoruz. Ataşehir Belediyesi olarak bu alandaki çalışmalarımızı devam ettireceğiz” dedi.

seyircilikten-oyunculuga-terfi-ettiler-472729-1.
Müge ve Tolga Hercihan çifti

ATAMEM Tiyatro Grubu da etkinlikler kapsamında Aziz Nesin’in yazdığı “Aziz Nesin Vapuru” adlı oyun ile MSKM’de sahne aldı. Akın Acar, Arzu Kahveci, Burak Daşdemir, Didem Küçükdoğan, Engin Tüyel, Hacer Kızılhan, Hakan Coşkun, Müge Mor Hercihan, Münevver Öztürk, Nadiye Karahan, Naz Atasoy, Rüya İçten ve Tolga Hercihan’dan oluşan ekip oyun sonunda uzun uzun alkışlandı.

Müge Mor Hercihan ve Tolga Hercihan da grubun başarılı iki ismi olarak dikkat çekti. Oyun sonrası görüştüğümüz Müge ve Tolga Hercihan çifti tiyatronun hayatlarını zenginleştirdiğini ifade etti. Anaokulu öğretmeni olan Müge Mor Hercihan, bir velisi aracılığıyla Ataşehir Belediyesi’nin gerçekleştirdiği tiyatro kurslarından haberdar olduğunu belirterek; “10 yıldır anaokulu öğretmeni olarak çalışıyorum. Okul öncesi öğretmeni olduğum için tiyatro ve drama ilgi alanıma giriyor zaten… Çocukluğundan beri tiyatroya ilgim vardı. Çocukluğumun geçtiği yerin imkanları pek de uygun değildi. Üniversite yıllarında mesleğim gereği çeşitli çalışmalarım oldu. Animatörlük ve çocuk tiyatrolarıyla ilgilendim,” dedi.

Evliliklerinin ilk aylarında önlerine gelen fırsatı değerlendirerek ATAMEM’de çalışmalara başladıklarını ifade eden Müge Mor Hercihan şöyle konuştu: “Tiyatro bizim için bir tutku, fırsat buldukça tiyatroya gidiyoruz. Özellikle Ataşehir Belediyesi’nin düzenlediği tiyatro festivalindeki oyunları fırsat buldukça izledik. Ancak çalışmalara başladığımız güne kadar kendimiz için bu anlamda bir çabamız olmamıştı. Eşim de benim isteğimi kırmayarak kaydını yaptırdı. Çalışmaları hiç aksatmadık. İlk yıl doğaçlama tiyatro üzerine çalıştık. Bizim için bir keyif, eğlence olmuştu. Günlük hayatta olamayacağımız karakterlere bürünmek bize çok şey kattı. Tiyatro bizim için terapi oldu. Tiyatro bize mutluluk ve pozitif enerji veriyordu. Bu durum da bütün yaşamımıza olumlu etki yaptı. Yakın çevremizden, eşimle çalışmalardan aldığımız keyfi görenler de tiyatroya ilgi göstermeye başladılar.”

Bir sene boyunca hazırlandıkları “Aziz Nesin Vapuru” adlı oyunda sahne sırası kendisine geldiğinde çok heyecanlandığını söyleyen Müge Mor Hercihan, “Herhangi bir oyunu izlerken içinize bir ateş düşüyor, neden ben yapmıyorum diyorsunuz. Çekinerek başlıyor ve başarıyorsunuz, bu mutluluğun tarifi yok. Oyun başlayana kadar hiç heyecanlı değildik. Sıram geldiği anda inanılmaz bir heyecan yaşadım. Başladım ve bitirdim. Sanki yılların oyuncusu gibi hissettim kendimi” şeklinde konuştu.

seyircilikten-oyunculuga-terfi-ettiler-472731-1.

2 yıl süresince eşi Müge Mor Hercihan ile birlikte çalışmalara katılan ve sahnede gösterdiği performans ile beğeni toplayan Tolga Hercihan da oldukça heyecanlıydı.

Eşinin tiyatro çalışmalarına birlikte katılma önerisinin kendisini biraz şaşırttığını belirterek, “Çünkü geçmişimde tiyatro yoktu. Hayır dedim. Sonuçta çalışan bir insanım, fırsat bulamam diye düşündüm. Israrları karşısında eşimi kıramayarak çalışmalara katıldım. İyi ki de katılmışım. İyi ki Ataşehir Belediyesi bu kursu düzenlemiş. Tiyatro konusunda kabiliyetim olmadığı düşüncesindeydim. İlk bir ay tanışma ve kaynaşma dönemiydi. Sonrası ise harikaydı. Çok güzel bir ortam oluştu. Her işimizi erteledik fakat çalışmalarımızın olduğu Perşembe günleri için hiçbir plan yapmadık” şeklinde konuştu.

2 yıllık çalışma süreci içerisinde kazandığı tecrübenin olumlu yansımalarını iş hayatında da gördüğünü belirten Tolga Bey oyun öncesi yaşadıklarını da anlattı: “Ölmeden önce yapılması gereken 50 şey diye bir kitap okumuştum. Bir tanesi de buydu. Gerçekleşti. Ulaşması zor bir hedefti. Çok çalıştık, başardık. Oyun öncesi çok heyecanlıydım. Dışarı çıktım, arkadaşlarımla zaman geçirdim. Arkadaşlarım beni arayıp bulamamışlar. Kendimi düğünden kaçan damat gibi hissettim. Ekibimiz amatör olmasına karşın çok iyiydi. Motivasyon üst düzeydeydi. Oyun sonrası selam kısmında eşimle, kendimle, ekip arkadaşlarımla çok gururlandım. Yapamıyorum diye bir şey olmadığını düşündüm.

Son sözü Müge ve Tolga çifti birlikte söyledi: “Oyun bittiğinde bir kez daha sahneye çıkmamız gerektiğini düşündük. Ataşehir Belediyesi’ne hocalarımız A. Ercan Tulunay ve Yöntem Tican’a teşekkür ederiz. Bizi tiyatro seyirciliğinden oyunculuğa terfi ettirdiler.”

NATO Genel Sekreteri: NATO, Irak istediği müddetçe ülkede kalmaya devam edecektir

NATO Genel Sekreteri Jens Stoltenberg, Irak’taki eğitim misyonunun ülkeden gelen talep üzerine başlatılacağını belirterek, “NATO, Irak hükümeti istediği müddetçe ülkede kalmaya devam edecektir.” dedi.

Brüksel’de düzenlenen NATO Savunma Bakanları Toplantısı öncesinde basına açıklamalarda bulunan Stoltenberg, toplantının ana gündem maddelerini anlattı.

Toplantının gelecek ay düzenlenecek NATO Brüksel Zirvesi’ne hazırlık amacı taşıdığını aktaran Stoltenberg, savunma bakanlarının caydırıcılık, savunma kapasitesinin güçlendirilmesi, askeri hareketlilik, siber savunma, terörle mücadele ve Avrupa Birliği (AB)-NATO iş birliği gibi farklı konuları ele alacağını kaydetti.

Irak eğitim misyonu

Brüksel Zirvesi’nin ardından Irak’taki eğitim misyonunun resmi olarak başlatılacağını ifade eden Stoltenberg, temel amacın ülkede istikrarın sağlanması ve terör örgütü DEAŞ’a karşı elde edilen kazanımların devam ettirilmesi olduğunu söyledi.

Irak hükümetinin çağrısı üzerine NATO’nun eğitim misyonunu üstlendiğini ifade eden Stoltenberg, “NATO, Irak hükümeti istediği müddetçe ülkede kalmaya devam edecektir.” açıklamasında bulundu.

“Katar üye olamaz”

Katar’ın NATO’ya tam üye olma konusunda istekli olduğunun hatırlatılması üzerine Stoltenberg, Katar’ın NATO için önemli bir müttefik olduğunu belirtti.

Stoltenberg, “NATO’nun kurucu antlaşması olan Washington Antlaşması’nın 10’uncu maddesine göre sadece Avrupa ve Kuzey Amerika’da bulunan ülkeler ittifaka üye olabililir.” dedi.

Türkiye’nin büyüme öyküsü masaya yatırılıyor

İktisat ve Toplum Dergisi (İTD) Okur Kulübü’nün düzenlediği “2000 Sonrası Türkiye’nin Büyüme Öyküsü” paneli 8 Haziran’da gerçekleşiyor.

Moderatörlüğünü İTD Editörü Prof. Dr. Ömer Faruk Çolak’ın yapacağı panelde; Prof. Dr. Erinç Yeldan (Bilkent Üniversitesi), Prof. Dr. Güven Sak (TOBB Üniversitesi) ve Doç. Dr. İbrahim Semih Akçomak (ODTÜ) Türkiye’nin büyüme öyküsünü tartışacak. İTD Okur Kulübü, 8 Haziran’da TAKSAV’ın katkılarıyla düzenleyeceği “2000 Sonrası Türkiye’nin Büyüme Öyküsü” panelinde Türkiye’nin büyüme öyküsündeki temel taşları; borçluluk, sanayisizleşme, inovasyon, inşaat, işsizlik, eğitim, hukuk ve sabit sermaye yatırımları gibi farklı konu başlıkları ile ele alacak. Saat 18.30’da TAKSAV’da düzenlenecek panele katılım herkese açık ve ücretsiz.

Şimşek’ten ekonomi açıklamaları: Avrupa ile arayı muazzam biçimde kapattık

Ekonomiden sorumlu Başbakan Yardımcısı Mehmet Şimşek, TRT Haber’de gündeme ilişkin soruları yanıtladı. Şimşek,

Şimşek’in konuşmasından satır başları şöyle:

  • Küresel krize, Orta Doğu’daki kaosa rağmen Türkiye ortalama yüzde 5.7 büyüdü.
  • Avrupa ile arayı muazzam biçimde kapattık. Betona yatırımla mı oldu? Bu Türkiye ekonomisini iyi okumadıklarından oldu. Bugün bütçede en büyük yatırımı eğitimde yapıyoruz. Bugün hastaneler yapıyoruz.
  • Türkiye helikopterini CHP döneminde mi üretti, AK Parti döneminde üretildi. Beton mu? Türkiye kendi uydusunu üretiyor. Türkiye hidroelektrik santrallerini ne zaman üretti?
  • Savunma sanayiinde bugün Türkiye dışa bağımlılığını %75’ler civarından %40’ın altına düşürdü.
  • Rakamlar ortada. Bize inanmıyorlarsa IMF verileri ortada. Bizim 1 milyar dolar ve üzeri ihracat yaptığımız ürün sayısı 2002’de 8 civarında bugün 30.
  • Kasıtları havalimanlarını yapmayınsa betondan kasıt buysa o ayrı bir zihniyet. En büyük harcama kalemi eğitim, ikincisi sağlıktır.
  • Muhalefet oturup 15 yıldır ortaya güçlü,uygulanabilir alternatif bir vizyon koysaydı başarılı olurdu. Koyamayınca eleştirmek çok kolay. Eleştirinin de içeriğinin doğru olması gerekmiyor.
  • Türkiye’de büyüme yüzde 5.2. Endonezya’yla birlikte en yüksek büyüme. G20’de Çin ve Hindistan’dan sonra en büyük büyüme, Avrupa’daki en yüksek büyüme. Bu vatandaşa çiftçiye yansımış. 2002’de yurtdışına turizim için giden vatandaş 3 milyondu, geçen yıl 9 milyona çıktı bu rakam.
  • Türk şirketleri dünyaya açıldı. Büyük büyük markalar satın alıyorlar. Bunu devletin sorumluluğundaymış gibi sunmak vatandaşın kafasını karıştırmaktır. Toplam dış borcun milli gelire oranı yüzde 53. Özel sektörün borcu tabii ki bizi ilgilendirir. Ama özel sektörün borçluluğundan bizi sorumlu tutmak olmaz. Bugünkü muhalefetin eskilerine baktığımızda devletin borcu yüzde 78. Bugün bu rakam yüzde 52.

Devrime öncülük etmek

Borçluyuz, hem de hepimiz. Borçsuz üretemiyor, tüketemiyoruz. Borç almamız gerekiyor çünkü tasarrufumuz yetersiz. Tasarrufumuz yok çünkü üretimimizle yeterince gelir yaratamıyoruz. Ülke olarak tasarrufumuz olmadığı için de başkalarından borç bulmamız gerekiyor.

Asgari ücret 1604 TL, ortalama ücret de bu düzeye çok yakın. Gelirler en temel ihtiyaçları dahi karşılamaya yetmiyor. Açık ki öncelikli mesele geliri artırmak. Geliri artırmak için de, yapılması gereken belli, acilen bir üretim reformunu başlatmak…

Bu üretim reformu, bugün içinde bulunduğumuz çelişkileri üreten Saray’ın neoliberal ekonomik düzeninden kurtulmayı gerektiriyor. Rantçı, betona gömülmüş ve sömürü üzerine kurulmuş bir ekonomiden, üretken, tarımı ve sanayisi ile büyüyen, büyürken hep birlikte zenginleşen bir ekonomiye geçmek… Bunu yapmak için Türkiye’nin kaynağı da kapasitesi de var. Yeter ki rantçı sermayeden yana değil, üretici güçlerden yana tercih yapacak bir siyasi irade ortaya konsun.

Böyle bir halkçı kalkınma programına ihtiyaç sadece milyonlarca emekçinin gelirinin, KOBİ’lerin, esnafın, çiftçinin kazancının artması için şart değil. Aynı zamanda kapımızda duran Sanayi 4.0 devriminin de zorunlu kıldığı bir dönüşüm. Zira, üretim teknolojilerimizde Sanayi 4.0’a uygun bir yapısal değişimi gerçekleştiremezsek, mevcut rekabet kapasitemizi dahi yitirme riski ile karşı karşıya kalacağız.

Dolayısıyla bir yol ayrımındayız: Ya Saray rejiminin kurduğu ve bütün bu sorunlara yol açmış olan, ucuz emek gücüyle rekabet eden neoliberal düzende ısrar edeceğiz ve iliklerimize kadar işleyen kriz derinleşecek. Ya da birikimimiz, donanımımız ve bilgimizle nitelikli üretim yaparak zenginleştiğimiz ve bunu hakça paylaştığımız halkçı, kapsayıcı bir gelecekte ortaklaşacağız.

24 Haziran sandığının tercihi de budur: Devam mı, yoksa tamam mı?

Üretici güçlerin Sanayi 4.0’ın yaratacağı yıkımın altında ezilmek yerine devrime öncülük edecek dönüşümü gerçekleştirebilmelerini sağlamak için yeni bir sanayi politikasına ve üretim anlayışına ihtiyacımız var.

Bu doğrultuda, rantçı düzenin devamlılığını sağlayan verimsiz mega projeler yerine, üretici güçlerin ihtiyaçlarını giderecek, verimli ve etkin bir kamucu anlayışa geçmek büyük önem taşıyor.

Üretici güçlerimizin, KOBİ ve girişimcilerin çağın teknolojik gerçekliğiyle uyumlu bir üretim yapısına dönüşümünün sağlanacağı bir dijital reformu hemen hayata geçirmeliyiz.

Bugünün yoğun küresel rekabet baskısına karşı, KOBİ’lerin ayakta durmasının tek yolu, verimlilik artışının sağlanması. En düşük maliyetle, en hızlı verimlilik artışını sağlamanın yolu ise iş süreçlerini dijitalleştirmekten geçiyor. Bu atılım hem sermaye hem işgücü verimliliğini arttırma potansiyeli taşıyor.

Üretimde yapısal dönüşüm için, teşvik politikasının da hemen değişmesi gerek. Teşviklerin seçilmiş “şirketlere” değil, sektörlere ve faaliyetlere verilmesi ve kapsayıcı olması temel prensip olmalı. Ancak bu sayede, yatırımların yüksek katma değerli faaliyetlere yönelmesi ve kaynakların daha verimli kullanılması mümkün olur.

Üretimde bu dönüşümü gerçekleştirirken, mutlaka aynı anda işgücünün de, çağın gerekleri ile uyumlu bilgi ve becerilerle donatılması yönündeki reformları başlatmalıyız. Uluslararası çalışmalar, Sanayi 4.0 devriminin yol açacağı otomasyon ve dijitalleşmeyle OECD ülkeleri arasında en büyük istihdam kaybının Türkiye’de yaşanacağını; üretimde otomasyona uyum sağlayacak politikalar uygulanmadığı takdirde, Türkiye’deki var olan işlerin yaklaşık yüzde 60’ının risk altında olduğunu ortaya koyuyor.

Eğitim reformunun kreşten üniversiteye ne tür bir değişim gerektirdiğini çok iyi biliyoruz. Gençlerimiz, çocuklarımız için artık bilimsel temellere oturan, rasyonel, laik ve fırsat eşitliğine dayalı bir eğitim sistemine geçişi daha fazla geciktirme lüksümüz yok.

Dijitalleşecek yeni düzende de, üretim zincirinin yaratıcı aşamalarında ihtiyaç duyulan beceriler ve insani ilişkiye talep, asla yok olmayacak. Bu yaratıcı aşamalar her şeyden önce özgür düşünceyi, bilimsel eğitimi ve farklılıklara açık bir düşünsel ve toplumsal yapıyı gerektiriyor.

Ne kadar dijitalleşirse dijitalleşsin insani ilişki talebinin asla tükenmeyeceği sosyal bakım alanlarında yatırımlar da bu sosyal yapıyı besleyecek. Dolayısı ile Sanayi 4.0 ile uyumlu bir yapıya dönüşüm için kamu yatırımlarının dijital altyapıya yönlendirilmesi kadar, sosyal bakım hizmetlerini de arttıran bir sosyal devlet anlayışını hayata geçirmek büyük önem taşıyor.

Eğitim, dijitalleşen üretim, kamu kaynaklarını verimli kullanan bir yatırım ve teşvik planı, sosyal bakım hizmetleri, hepsi bir bütünün parçası. Gelirimizi sürdürülebilir biçimde arttıracak üretim reformu, işte tüm bu parçaların bütüncül biçimde politikaya dönüştürülmesi!

Ve özetle:

25 Haziran sabahı, ya devrimlerin ve teknolojinin tehdit ettiği bir karanlığa gömüleceğiz, ya da devrimlere öncülük eden ve teknolojiyle zenginleşen bir aydınlığa adım atarak uyanacağız.

Tercih hepimizin.

Enflasyon-faiz ilişkisi

Türkiye ekonomisi yüksek faiz-yüksek kur ve yüksek enflasyon üçlüsü üzerindeki seyrine devam ediyor. Geçen günlerde mayıs ayı enflasyon verisinin açıklanmasıyla birlikte gelecek enflasyon beklentilerinde de daha fazla bozulma meydana geldi. Dolar kurunun ve faizin, enflasyondaki yükselişe eşlik etmesi, para piyasasındaki kontrolün sağlanamadığına işaret ediyor. Kontrolün ve yönetimin sağlanamaması ise tabloyu daha da karartıyor.

Önümüzdeki bu tabloya daha ayrıntılı bakalım;

»Enflasyon hız kesmeden yükselmeye devam ediyor. Tüketici fiyatlarındaki artış son altı ayın en yüksek seviyesi diyebileceğimiz yüzde 12,15’e çıktı. 2017 yılının Mayıs ayında enflasyon yüzde 11,72 idi. Yani her mayıs ayında daha yüksek bir enflasyonu konuşuyoruz. Alt kalemlerine baktığımızda ise enflasyona en büyük katkının ulaşım ve gıdadan kaynaklandığı gözüküyor. Ulaşım, yani benzin fiyatları ve gıda fiyatlarındaki artışın nedeni ise arz-talepten çok döviz kuru oynaklığından kaynaklanıyor. Her iki kalemde de dışa bağımlı olmamız, TL değer kaybettikçe bu ürünleri daha pahalıya dışarıdan ithal etmemize, tüketiciye de bu pahalılığı yansıtmamıza neden oluyor. Bu meseleyi daha net görmek için üretici fiyatlarına bakalım… Yurt İçi Üretici Fiyat Endeksi (Yİ-ÜFE) sanayi alanındaki üreticilerin yurtiçine sattıkları ürünlerin fiyat değişimini ifade ediyor. Dolayısıyla Yİ-ÜFE’deki artış aynı zamanda gelecekteki tüketici fiyatlarındaki artışın da habercisi oluyor. Yİ-ÜFE’deki artış ise mayıs ayında yüzde 20,16’ya çıkmış. 2017’nin aynı ayında ise yüzde 15’lerdeydi.

»Bu aralar enflasyon-faiz ilişkisi çok tartışılıyor, hatta AKP tarafından faizi enflasyonun asıl nedeni olarak gösteren açıklamalar yapılıyor, hatta bir de teorilerle süslenmeye çalışılıyor. Bu açıklamalardan ancak ‘caps’ olur. Çünkü ne teori ne de pratik deneyimler, bu açıklamaların yakınından bile geçmiyor. Sayelerinde hepimiz Econ101 derslerine geri döndük. Haydi bir daha yazalım; genel olarak enflasyon iki nedenden dolayı artar, ya talep fazlasından ya da üretim maliyetlerinin artmasından kaynaklanır. Bugün ise üretimde dışa bağımlılığın bir sonucu olarak üretim maliyetleri artmaktır. Türkiye, temel gıda ürünlerini bile dışarıdan ithal etmeye başladığı için ithal ürünlerin fiyatı aynı kalsa bile TL değer kaybettikçe bu ürünleri daha pahalı almaya başlıyor. Bugün konuştuğumuz mevzu bu.

»Peki, enflasyon konuşurken faizi nereye koyuyoruz? Önce faizin tanımını yapalım; faiz, borç verilen veya alınan paranın fiyatıdır. Bir yatırım harcamasında kullanılıyorsa da, sermayenin getiri oranıdır. Burada borç ilişkisi üzerinden gidersek, faiz, parayı ne kadar süreliğine kiraya verdiğinize yani borcun vadesine, kime borç verdiğinize göre değişir. Örneğin bir ülkede ekonomik çarpıklıklar kontrol edilemez çatlaklara dönüşmüşse, ülke dış borçlarını finanse etmek için herkesten daha yüksek maliyetle borçlanmak zorunda kalır. Diğer bir ifadeyle bu ülkede geçinebilecek kaynak bırakılmadıysa, işsizilik yüksek ve eğitim yapısı geri ise, gelecekte gelir kalemlerinin daha da bozulacağı beklentisi oluşur ve ekonomik risk yatırım ve tüketim harcamalarındaki iştahı kaçırır. Tüm bu faktörler faizin nedenleri arasındadır.

»Borç verenler de -uluslararası fonlar diyelim- bu faizi incelerken elbette ülkedeki enflasyona da bakarlar. Reel faize yani enflasyondan arındırılmış faize bakarlar. Fakat bu, faizi enflasyonun nedeni yapmaz. Hatta bir IMF programı olan ve Merkez Bankalarınca uygulanan enflasyon hedeflemesi uygulamasında, eğer enflasyon hedefinden sapılmışsa faizler yükseltilir. Bu sıkı para politikası sonucu enflasyon beklentileri de düşmüş olur. Pratikte de araç olarak kullanıldığında faiz, ortaya atılan iddiaya tam zıt bir mekanizmayla işler. Tabi Türkiye gibi yüksek dış borçlu ülkeler için bu pratik işlememektedir. Nedeni ise yapısal özelliklerdir.

»Türkiye’de ise durum şöyle: Türkiye dış borç yükünden dolayı sıcak para çekmeye mecbur bir ülke. Bunun için faizleri yükseltiyor, çeşitli kısa vadeli çözümler vergi, varlık barışı vb çözümler getiriyor. İşe yarıyor mu? Hayır. Yahut şöyle soralım, Faizlerin dolar kurunu düşürmede neredeyse etkisiz kalması, faizi enflasyonun nedeni yapar mı? Kurdaki yükselişin fiyatlara yansımasında, ne kadar faizi yükseltirseniz yükseltin, faiz etkisinin son derece sınırlı kalması, “yüksek faiz, yüksek enflasyona neden oluyor” diye iktisadi bir sonuç çıkartmaz.

»Sonuç olarak ülkede ekonomi sürdürülemez hale gelmişse risk yükselir. Demokrasiyi rafa kaldırır, hukuk devletini yok sayarsanız risk yükselir. Ekonominin yapısal meselelerini çözemez daha da derinleştirirseniz risk yükselir. Döviz kuru da bu risklerle birlikte yükselir. Sonuç olarak elimizde bugün olduğu gibi yüksek döviz kuru-yüksek faiz ve yüksek enflasyon kalır. Oysa bu riskleri yok etmeye dönük gösterilecek her çaba sonuçta döviz kurunu aşağı çeker, üretim maliyetlerini geriletir ve yüksek faiz vermeye de gerek kalmaz. Yani Türkiye’nin sorunu yapısaldır. Çözümü de yapısaldır.

Yanı başımızdaki Meksika: Eğitim yoksulluk ve eşitsizlikle mücadele etmek zorundadır

Yeliz Düşkün – ERG Politika Analisti

Eğitim sistemimizin durumunu incelerken, akademik başarı bakımından öne çıkan ülkelerdeki durumu sık sık tartışıyoruz. Dünyada, akademik başarı bakımından dikkat çekmeyen, ancak pek çok meselesi Türkiye’deki meselelere benzeyen coğrafyalardan da öğrenilecek dersler var. Bu coğrafyalardan biri Latin Amerika.

1957’den bu yana her yıl gerçekleştirilen önemli bir uluslararası konferans olan “Karşılaştırmalı ve Uluslararası Eğitim Topluluğu” (Comparative and International Education Society-CIES) Konferansı bu yıl Meksika’da gerçekleştirildi. Bu vesileyle hem Meksika hem latin Amerika üzerine gözlem yapabilme, farklı deneyimleri dinleme fırsatı yakaladım.
Türkiye ve Meksika, pek çok açıdan benzer iki ülke. Dünya Bankası verilerine göre Türkiye’de 10.863, Meksika’da 8.209 dolar olan kişi başına düşen Gayri Safi Yurtiçi Hasıla ile iki ülke de OECD ülkeleri arasında sonlarda. Meksika, Şili ve Türkiye, gelir adaletsizliğinin en yüksek olduğu OECD üyesi ülkeler. 18-24 yaş arasında olup ne işte ne okulda olan gençlerin oranı Türkiye’de %33, Meksika’da %23. İki ülke OECD ülkeleri arasında en sonlarda.

Ortaöğretim Meksika’da da Türkiye’deki gibi 2012’de zorunlu oldu; ortaöğretimde net okullulaşma oranı Meksika’da %77, Türkiye’de %82,5. Okula devamla ilgili sorunlar, okul terki her iki ülkede de önemli konular. Bir o kadar önemli olan, okula erişimin öğrenme ile eşit olmaması. Uluslararası bir değerlendirme olan PISA sonuçlarına göre, 15 yaşında olan ve eğitim gören çocukların matematik, fen ve okuma başarıları Türkiye’de Meksika’nın biraz üzerinde olsa da her iki ülkede de çocukların bu alanlarda temel becerileri düşük. Üst düzey başarı gösteren çocuklar ise yok denecek kadar az.
Yalnızca Meksika’nın değil, Latin Amerika’nın son 30 yıldaki genel durumu ise şöyle özetlenebilir: Okullulaşmada ilerleme oldu. Eşitsizlikler ise devam ediyor, çocuklar sosyoekonomik duruma göre ayrı okullarda okuyorlar. Özel okullar arttı, devlet okullarında ise yoksullar toplanıyor. Okullar arasında kaynak ve öğretmen dağılımı dengesizlik gösteriyor. Bu genel çerçeveden bakınca da Türkiye ile Latin Amerika arasında benzerlikler görülüyor.

Latin Amerika’da da Türkiye’de de çeşitli kurumlar her çocuğun nitelikli eğitime erişimi için çabalıyor. Bu yıl CIES konferansı’na 115 ülkeden 3.200 kişi katıldı. Dört gün süren konferansta tartışılan konular bizi bazı çözüm önerileri üzerine düşünmeye davet ediyor:

»Yoksulluk ve eşitsizlik Latin Amerika için yakıcı bir sorun. Dolayısıyla eğitim bunlarla mücadeleye hizmet etmek zorunda. Aynı zamanda, ailelerin sosyoekonomik durumunu, öğrencilerin beslenmesi ve barınması gibi konuları göz ardı ederek eğitime erişimi ele almak mümkün değil.

»Özellikle yoksul nüfus için erken çocukluk eğitimini, sağlık hizmetlerini ve beslenme desteğini önceliklendirmek gerekli.
»Sosyoekonomik bakımdan dezavantajlı nüfusun yaşadığı bölgelerdeki öğretmen eksiğini kapatmakla kalmayıp bu eksiği çok iyi donanıma sahip öğretmenlerle doldurmak gerekli.

»Şili’de uygulanan özel okullara teşviklerin eğitimin niteliğine olumlu bir katkısı olmadı; eşitsizlikler daha da arttı.
Eğitime erişim sorununu çözmüş, PISA gibi değerlendirmelerde öne çıkan Finlandiya, Estonya, Singapur, Güney Kore gibi ülkeleri izlemek her ne kadar önemliyse de, yukarıdaki verilerin sunduğu bağlam nedeniyle, Latin Amerika’daki Türkiye’ye benzer ülkelerin eğitimde çözüm arayışlarını yakından takip etmek yararlı olacaktır. Latin Amerika’ya ilişkin değerlendirmelerde öne çıktığı gibi Türkiye’de de eğitim politikalarına yoksulluk ve eşitsizlik penceresinden bakmamız zorunlu.

Türkiye’de özel okulların payı giderek artıyor ve bu artış kamu politikası olarak destekleniyor; özel okullara öğrenci başına 2014-15 eğitim-öğretim yılından bu yana ödenen teşvikler toplamda 4 milyar TL’ye yaklaştı. Ancak bu politikanın ölçme-değerlendirmesini yeterince yapamıyor, sosyal eşitlik ve ayrışma üzerindeki etkilerini yeterince hesap edemiyoruz.

Ülkemizde yoksul çocuklara yönelik şartlı eğitim yardımı ve burslar söz konusu. Okul sütü ve okul üzümü gibi beslenme destekleri sunuluyor. Ancak bu destekler yoksul ve özellikle okuldan ayrılıp bir işte çalışmaya başlama riski bulunan çocuklar için yeterince önleyici değil. Yoksul çocuklar için okul öncesi eğitime erişim de hâlâ önemli bir sorun. Nitelikli okul öncesi eğitimi tüm çocuklar için erişilebilir kılmadan, eğitimi bir eşitlik aracı olarak görmek zorlaşıyor.Özellikle sosyoekonomik olarak dezavantajlı nüfusun yoğun olarak yaşadığı bölgelerdeki öğretmen ihtiyacını kalıcı olarak kapatmak da üzerinde durmamız gereken bir konu.

Kaynakları verimli kullanmalı
Sonuç olarak, Türkiye’ye benzer koşullar içerisinde eğitime erişimi ve eğitimin niteliğini artırmak için çabalayan kurumları dinleyince, şu konuları önceliklendirmek gerektiği görülüyor: Yoksullukla mücadele, eğitime erişimi ve eğitimde niteliği artırmak için kilit önem taşıyor; eşitsizliklerle mücadele ve eğitimde öğrenmeyi artırmak için erken çocukluk eğitimine odaklanmak gerekiyor; okul öncesi eğitimi zorunlu hale getiren Meksika’da bunun etkilerinin olası olumlu sonuçlarını izlemek yararlı olabilir; Şili hakkındaki analizleri dikkate alarak özel okulları teşvik etme uygulamasını gözden geçirmemiz, uygulamanın ölçme-değerlendirmesini yapmamız ve sonuçları kamu kaynaklarının verimli ve eşitlikçi kullanımı süzgecinden geçirmemiz önemli; Latin Amerika da dahil olmak üzere pek çok ülkede özellikle dezavantajlı bölgelerde görev yapan öğretmenlerin motivasyonunu artıran önlemler almak yaygın biçimde tartışılıyor, bu konuyu Türkiye için de gündeme almak önemli görünüyor.

Kenya’da yolsuzluğa karşı ‘yalan makinesi’ hamlesi

Kenya Devlet Başkanı Uhuru Kenyatta, yolsuzlukla mücadele için ülkede satın alma ve muhasebeden sorumlu tüm üst düzey yetkililerin yalan makinesi testine sokulacağını açıkladı.

BBC Türkçe’nin haberine göre, Uhuru Kenyatta, bu testin, görevlilerin dürüst olup olmadığını belirlemeye yardımcı olacağını, testi geçemeyenlerin açığa alınacağını söyledi.

Gençlere mesleki eğitim verilen Kenya Ulusal Gençlik Dairesi’nde sahte ve mükerrer faturalarla 78 milyon dolar çalındığının ortaya çıkmasından sonra yolsuzluk ülkenin yeniden gündemine oturdu.

2013’te göreve gelen Kenyatta ise yolsuzlukla mücadeleyi önceliği olarak görüyor.

‘Yolsuzluk bizi yok etmeden biz yolsuzluğu yok edeceğiz’

Kenya’nın 55’inci bağımsızlık yıldönümü törenlerinde konuşan Kenyatta, “Yolsuzluk ülkemizi ve çocuklarımızın geleceğini tamamen yok etmeden önce biz yolsuzluğu yok etmek zorundayız” dedi.

Kenyatta, yeni önlemler kapsamında tüm devlet daireleri ve bağlı kurumlarda satın alma ve finans birimlerinin müdürlerinin sicillerinin yeniden inceleneceğini belirtti.

Ulusal Gençlik Dairesi’ndeki skandal, bazı tedarikçilerin kuruma sağladıkları mal ve hizmet karşılığında para alamadıkları yolundaki şikayeti üzerine ortaya çıkmıştı.

Sahte faturalarla bu kişilere ödeme yapılmış gibi gösterildiği iddiaları üzerine kurumun başkanı ve 40 çalışanı hakkında soruşturma açılmıştı.

Bozdağ: AYM’den seçimlerin iptali yönünde bir karar çıkmasına ihtimal vermiyorum

Adalet Bakanı Bekir Bozdağ, AYM’de bugün karara bağlanacak iptal başvurusu ile ilgili açıklamada bulundu. Bozdağ, “Seçim kararını parlamento alır. Parlemento seçim kararını aldı. Seçim kararı, parlamento kararı olduğu için kesindir. Anayasa Mahkemesinin denetimine tabi değildir. O nedenle Anayasa Mahkemesinden bu yönde bir karar çıkmasına ihtimal vermiyorum” ifadelerini kullandı.

CHP’nin seçim bildirgesinde eğitim sisteminin 1+8+4 şeklinde düzenleneceğinin yer alması ile ilgili konuşan Bozdağ, “16 yaşını doldurmadan hiçbir velinin evladını Kur’an kurslarına gönderemeyeceği anlamına gelir. Bu ’28 Şubat’ı canlandıracağım’ demektir. ’28 Şubatçıların yaptıkları doğrudur, AK Parti geldi, bu doğruları yok etti, ben yeniden 28 Şubat’ı hortlatacağım, hayata geçireceğim’ demektir” diye konuştu.

Baraj inşaatında çalışan işçiler yedikleri yemekten zehirlendi: 2 işçi yaşamını yitirdi

Kars Sarıkamış’ta bir baraj inşaatında çalışan işçiler sahurda yedikleri tavuktan zehirlendi. Olayda 2 işçi hayatını kaybederken 200’e yakın işçi de Kars ve Erzurum’daki hastanelere kaldırıldı.

Sarıkamış ilçesindeki baraj şantiyesinde çalışan işçiler yedikleri tavuğun ardından gıda zehirlenmesi şüphesiyle hastanelik oldu. Kars Harakani Devlet Hastanesine kaldırılan bir işçi ile şantiyede odasında bulunan bir işçi hayatını kaybetti. 2 işçinin hayatını kaybettiği gıda zehirlenmesiyle ilgili tahkikat başlatılırken zehirlenen 200’e yakın işçi de Erzurum Bölge Eğitim ve Araştırma Hastanesinde tedavi altına alındı.

Hastanede tedavi görüp taburcu olan işçiler, “Birkaç gündür bu zehirlenme hadisesi baş gösterdi. Önceki gün iftarda daha sonra sahurda yediğimiz tavuktan zehirlendiğimiz anlaşıldı” dedi.

(İHA)