Tarafsız Habercilik

Yunanistan’a 1 milyar avroluk krediye onay verilmedi

Avrupa İstikrar Mekanizması (ESM), Yunanistan’a verilmesi beklenen 1 milyar avroluk kredi diliminin ertelendiğini duyurdu.

ESM sözcüsü tarafından yapılan açıklamada, kurtarma paketi programı kapsamında mart ayında kararlaştırılan 6,7 milyar avroluk kredi diliminin kalan 1 milyar avroluk kısmına onay verilmediği belirtildi.

Kredi dilimi için borçların azaltılması gibi ön şartların yerine getirilmesinde ilerleme sağlandığı belirtilen açıklamada, Yunan makamlarının bazı kalan borçların ödendiğine ilişkin yeterli kanıt göstermesi gerektiği kaydedildi.

Açıklamada, bu sebeple ESM yönetim kurulunun kararı gelecek haftaya ertelediği ifade edildi.

Öte yandan, Yunanistan’ın 1 milyar avroluk kredi dilimini kullanabileceği son tarihin 15 Haziran olduğuna dikkat çekildi. Eğer bu tarih kadar karar çıkmazsa, Yunanistan söz konusu krediyi kullanma hakkını kaybedecek.

Yunanistan ve kreditörleri arasında 86 milyar avrolu üçüncü kurtarma paketi programında ise sona yaklaşılıyor.

Yunanistan hükümeti, 20 Ağustos’ta sona erecek program kapsamında son reform paketini gelecek hafta meclise getirecek. Kemer sıkma önlemleri ve yapısal reformları içeren düzenlemelerin 14 Haziran’da oylanması bekleniyor.

Avrupa’da kurtarma paketi programında olan son ülke olan Yunanistan’da ekonomi, 2010 yılından bu yana Avrupa Birliği ve IMF’den sağlanan krediler ile ayakta duruyor. (AA)

Japon kredi derecelendirme kuruluşu Türkiye’nin notunu negatife çekti

Japon kredi derecelendirme kuruluşu R&I, Türkiye’nin görünümünü negatife indirdi. R&I’ın açıklamasında Türkiye’nin kronik olarak açık verdiği, ulusal rezervlerin kısa vadeli borçlardan çok daha az olduğu belirtildi.

Dünya gazetesinin aktardığına göre, Japon kredi derecelendirme kuruluşu R&I, ulusal politika duruşunda belirsizlikle birlikte ekonominin global finansal piyasalardaki oynaklığa daha kırılgan hale gelebileceği yargısına vararak Türkiye’nin kredi notu görünümünü negatife indirdiğini duyurdu.

Türkiye’nin cari işlemler hesabının kronik olarak açık verdiğini ve uluslararası rezervlerin kısa vadeli borçlardan çok daha az olduğunu belirten R&I, “Hükümet, makroekonomik istikrarı sağlayacak tedbirler almaya güçlü bağlılık göstermedikçe, ekonomi ve mali pozisyon global ekonomik trendler ve finansal ortamda değişimler sırasında sermaye çıkışları veya Türk Lirası’nda değer kaybı tarafından gerilebilir” değerlendirmesini yaptı.

R&I, Türkiye’nin bütçe açığının küçük ve kamu borcunun düşük olmaya devam ettiğine, finansal sistemin güçlü olduğuna işaret ettiği değerlendirmesinde, ekonominin genel olarak istikrarlı bir büyüme patikasında olacağı öngörüsü ile yabancı para cinsinden kredi notunu BB+ olarak teyit etti. Yapılan değerlendirmede, “Başkanlık ve parlameto seçimleri sonrasında göreve gelecek yeni başkanın politika yönünün ne olacağını yakın dikkat gösterilecek” ifadeleri de yer aldı.

Şimşek’ten ekonomi açıklamaları: Avrupa ile arayı muazzam biçimde kapattık

Ekonomiden sorumlu Başbakan Yardımcısı Mehmet Şimşek, TRT Haber’de gündeme ilişkin soruları yanıtladı. Şimşek,

Şimşek’in konuşmasından satır başları şöyle:

  • Küresel krize, Orta Doğu’daki kaosa rağmen Türkiye ortalama yüzde 5.7 büyüdü.
  • Avrupa ile arayı muazzam biçimde kapattık. Betona yatırımla mı oldu? Bu Türkiye ekonomisini iyi okumadıklarından oldu. Bugün bütçede en büyük yatırımı eğitimde yapıyoruz. Bugün hastaneler yapıyoruz.
  • Türkiye helikopterini CHP döneminde mi üretti, AK Parti döneminde üretildi. Beton mu? Türkiye kendi uydusunu üretiyor. Türkiye hidroelektrik santrallerini ne zaman üretti?
  • Savunma sanayiinde bugün Türkiye dışa bağımlılığını %75’ler civarından %40’ın altına düşürdü.
  • Rakamlar ortada. Bize inanmıyorlarsa IMF verileri ortada. Bizim 1 milyar dolar ve üzeri ihracat yaptığımız ürün sayısı 2002’de 8 civarında bugün 30.
  • Kasıtları havalimanlarını yapmayınsa betondan kasıt buysa o ayrı bir zihniyet. En büyük harcama kalemi eğitim, ikincisi sağlıktır.
  • Muhalefet oturup 15 yıldır ortaya güçlü,uygulanabilir alternatif bir vizyon koysaydı başarılı olurdu. Koyamayınca eleştirmek çok kolay. Eleştirinin de içeriğinin doğru olması gerekmiyor.
  • Türkiye’de büyüme yüzde 5.2. Endonezya’yla birlikte en yüksek büyüme. G20’de Çin ve Hindistan’dan sonra en büyük büyüme, Avrupa’daki en yüksek büyüme. Bu vatandaşa çiftçiye yansımış. 2002’de yurtdışına turizim için giden vatandaş 3 milyondu, geçen yıl 9 milyona çıktı bu rakam.
  • Türk şirketleri dünyaya açıldı. Büyük büyük markalar satın alıyorlar. Bunu devletin sorumluluğundaymış gibi sunmak vatandaşın kafasını karıştırmaktır. Toplam dış borcun milli gelire oranı yüzde 53. Özel sektörün borcu tabii ki bizi ilgilendirir. Ama özel sektörün borçluluğundan bizi sorumlu tutmak olmaz. Bugünkü muhalefetin eskilerine baktığımızda devletin borcu yüzde 78. Bugün bu rakam yüzde 52.

Enflasyon-faiz ilişkisi

Türkiye ekonomisi yüksek faiz-yüksek kur ve yüksek enflasyon üçlüsü üzerindeki seyrine devam ediyor. Geçen günlerde mayıs ayı enflasyon verisinin açıklanmasıyla birlikte gelecek enflasyon beklentilerinde de daha fazla bozulma meydana geldi. Dolar kurunun ve faizin, enflasyondaki yükselişe eşlik etmesi, para piyasasındaki kontrolün sağlanamadığına işaret ediyor. Kontrolün ve yönetimin sağlanamaması ise tabloyu daha da karartıyor.

Önümüzdeki bu tabloya daha ayrıntılı bakalım;

»Enflasyon hız kesmeden yükselmeye devam ediyor. Tüketici fiyatlarındaki artış son altı ayın en yüksek seviyesi diyebileceğimiz yüzde 12,15’e çıktı. 2017 yılının Mayıs ayında enflasyon yüzde 11,72 idi. Yani her mayıs ayında daha yüksek bir enflasyonu konuşuyoruz. Alt kalemlerine baktığımızda ise enflasyona en büyük katkının ulaşım ve gıdadan kaynaklandığı gözüküyor. Ulaşım, yani benzin fiyatları ve gıda fiyatlarındaki artışın nedeni ise arz-talepten çok döviz kuru oynaklığından kaynaklanıyor. Her iki kalemde de dışa bağımlı olmamız, TL değer kaybettikçe bu ürünleri daha pahalıya dışarıdan ithal etmemize, tüketiciye de bu pahalılığı yansıtmamıza neden oluyor. Bu meseleyi daha net görmek için üretici fiyatlarına bakalım… Yurt İçi Üretici Fiyat Endeksi (Yİ-ÜFE) sanayi alanındaki üreticilerin yurtiçine sattıkları ürünlerin fiyat değişimini ifade ediyor. Dolayısıyla Yİ-ÜFE’deki artış aynı zamanda gelecekteki tüketici fiyatlarındaki artışın da habercisi oluyor. Yİ-ÜFE’deki artış ise mayıs ayında yüzde 20,16’ya çıkmış. 2017’nin aynı ayında ise yüzde 15’lerdeydi.

»Bu aralar enflasyon-faiz ilişkisi çok tartışılıyor, hatta AKP tarafından faizi enflasyonun asıl nedeni olarak gösteren açıklamalar yapılıyor, hatta bir de teorilerle süslenmeye çalışılıyor. Bu açıklamalardan ancak ‘caps’ olur. Çünkü ne teori ne de pratik deneyimler, bu açıklamaların yakınından bile geçmiyor. Sayelerinde hepimiz Econ101 derslerine geri döndük. Haydi bir daha yazalım; genel olarak enflasyon iki nedenden dolayı artar, ya talep fazlasından ya da üretim maliyetlerinin artmasından kaynaklanır. Bugün ise üretimde dışa bağımlılığın bir sonucu olarak üretim maliyetleri artmaktır. Türkiye, temel gıda ürünlerini bile dışarıdan ithal etmeye başladığı için ithal ürünlerin fiyatı aynı kalsa bile TL değer kaybettikçe bu ürünleri daha pahalı almaya başlıyor. Bugün konuştuğumuz mevzu bu.

»Peki, enflasyon konuşurken faizi nereye koyuyoruz? Önce faizin tanımını yapalım; faiz, borç verilen veya alınan paranın fiyatıdır. Bir yatırım harcamasında kullanılıyorsa da, sermayenin getiri oranıdır. Burada borç ilişkisi üzerinden gidersek, faiz, parayı ne kadar süreliğine kiraya verdiğinize yani borcun vadesine, kime borç verdiğinize göre değişir. Örneğin bir ülkede ekonomik çarpıklıklar kontrol edilemez çatlaklara dönüşmüşse, ülke dış borçlarını finanse etmek için herkesten daha yüksek maliyetle borçlanmak zorunda kalır. Diğer bir ifadeyle bu ülkede geçinebilecek kaynak bırakılmadıysa, işsizilik yüksek ve eğitim yapısı geri ise, gelecekte gelir kalemlerinin daha da bozulacağı beklentisi oluşur ve ekonomik risk yatırım ve tüketim harcamalarındaki iştahı kaçırır. Tüm bu faktörler faizin nedenleri arasındadır.

»Borç verenler de -uluslararası fonlar diyelim- bu faizi incelerken elbette ülkedeki enflasyona da bakarlar. Reel faize yani enflasyondan arındırılmış faize bakarlar. Fakat bu, faizi enflasyonun nedeni yapmaz. Hatta bir IMF programı olan ve Merkez Bankalarınca uygulanan enflasyon hedeflemesi uygulamasında, eğer enflasyon hedefinden sapılmışsa faizler yükseltilir. Bu sıkı para politikası sonucu enflasyon beklentileri de düşmüş olur. Pratikte de araç olarak kullanıldığında faiz, ortaya atılan iddiaya tam zıt bir mekanizmayla işler. Tabi Türkiye gibi yüksek dış borçlu ülkeler için bu pratik işlememektedir. Nedeni ise yapısal özelliklerdir.

»Türkiye’de ise durum şöyle: Türkiye dış borç yükünden dolayı sıcak para çekmeye mecbur bir ülke. Bunun için faizleri yükseltiyor, çeşitli kısa vadeli çözümler vergi, varlık barışı vb çözümler getiriyor. İşe yarıyor mu? Hayır. Yahut şöyle soralım, Faizlerin dolar kurunu düşürmede neredeyse etkisiz kalması, faizi enflasyonun nedeni yapar mı? Kurdaki yükselişin fiyatlara yansımasında, ne kadar faizi yükseltirseniz yükseltin, faiz etkisinin son derece sınırlı kalması, “yüksek faiz, yüksek enflasyona neden oluyor” diye iktisadi bir sonuç çıkartmaz.

»Sonuç olarak ülkede ekonomi sürdürülemez hale gelmişse risk yükselir. Demokrasiyi rafa kaldırır, hukuk devletini yok sayarsanız risk yükselir. Ekonominin yapısal meselelerini çözemez daha da derinleştirirseniz risk yükselir. Döviz kuru da bu risklerle birlikte yükselir. Sonuç olarak elimizde bugün olduğu gibi yüksek döviz kuru-yüksek faiz ve yüksek enflasyon kalır. Oysa bu riskleri yok etmeye dönük gösterilecek her çaba sonuçta döviz kurunu aşağı çeker, üretim maliyetlerini geriletir ve yüksek faiz vermeye de gerek kalmaz. Yani Türkiye’nin sorunu yapısaldır. Çözümü de yapısaldır.

Dünya Bankası uyardı: Ticaret gerilimleri küresel krize neden olabilir

Dünya Bankası, ABD ve ticaret ortakları arasındaki ticaret gerilimlerinin, küresel düzeyde “2008 ekonomik krizi seviyelerinde sonuçları” olabileceği uyarısında bulundu.

Dünya Bankası’nın küresel ekonomi araştırması kapsamında yayınladığı son raporunda, başta ABD Başkanı Donald Trump’ın teşvik ettiği “ekonomi milliyetçiliği”nin küresel ticaret ve ekonomik büyümede “ağır sonuçlara” yol açacağı ve en büyük etkinin gelişmekte olan ülkelerde görüleceğine dikkat çekildi.

Raporda ayrıca, dünya genelinde ithalat gümrük vergilerinde bir artış olduğu ve söz konusu artışın küresel ticarette yüzde 9.0’a yakın bir düşüşe neden olacağı vurgulandı.

Raporun yazarlarından Franziska Ohnsorge, “Ticaret korumacılığı şu an gerçek bir risk ve küresel ticarete zarar veren her gelişme küresel büyümeyi de riske sokuyor” dedi.

Banka raporunda, olası bir ticaret savaşının, varlıklarının dünyanın en büyük ekonomolerine bağlı olması nedeniyle, en çok gelişmekte olan ülkelere zarar vereceği vurgulandı. Ohnsorge, ABD ya da Çin gibi ülkle ekonomilerindeki yüzde 1.0’lik bir düşüşün, gelişmekte olan bir ülkenin ekonomisinde bir veya iki yıl içinde yüzde 1.1’e kadar düşüşe neden olacağı uyarısını yaptı.

Dünya Bankası aynı zamanda, olası ticaret savaşları endişelerine karşın, ekonomik koşulların sürmesi durumunda, küresel büyümenin 2018’de yüzde 3.1 ile istikarını koruyacağını öngörüyor.

(DHA)

Merkez bugün toplanıyor: Bitmeyen faiz artışı beklentisi yine masada

Ekonominin yapısal problemlerinin üzerine eklenen erken seçim belirsizliği Türk Lirası’nda sert değer kaybına yol açarken, gözler Türkiye Cumhuriyet Merkez Bankası’nın bugün yapacağı Para Politikası Kurulu (PPK) toplantısına çevrildi. Liranın ateşini düşürmek için iktidarın talimatıyla son 45 günde faizleri yüzde 3,75 artıran TCMB’nin, enflasyon görünümündeki yüksek seyir nedeniyle yeniden faiz artışına gitmesi bekleniyor. Ocak 2017’de yüzde 8 olan politika faizi son yapılan toplantıda yüzde 16,5’e kadar yükseltilmiş, böylece faizde artış oranı yüzde 100’ü geçmişti. Buna karşın faizlerin hâlâ düşük olduğunu savunan piyasanın beklentisi faizin 50 ile 100 baz puan artırılacağı yönünde. Böylece tahminlere göre faizin yüzde 17’yi de aşması olasılığı yüksek.

Neden herkes faiz artışı bekliyor?
Piyasanın sürekli faiz artışı beklemesinde, yapılan faiz artışlarının liradaki değer kaybını engellememesi önemli yer tutuyor. Ayrıca yüksek risk nedeniyle Türkiye’ye uğramayan sıcak paranın ancak reel faizlerin yukarı çekilmesiyle birlikte yeniden girişinin mümkün olabileceği görüşü hâkim. Mayıs ayı enflasyonunun yüksek çıkmasıyla birlikte TCMB’nin ve hükümet üyelerinin öngörüsü de enflasyonun yükseleceği yönünde. Ayrıca uluslararası kuruluşlar da Türkiye’de enflasyonun yılın ikinci yarısında daha da tırmanacağı görüşünü savunuyor. Önceki gün Merkez Bankası tarafından yapılan enflasyon değerlendirmesinde maliyet artışlarınIN fiyatları yükselttiği ve yükselişin tüm mal gruplarına yayıldığı ifade edilmişti. Çekirdek enflasyonun yükseliş eğilimini sürdürdüğüne de yine değerlendirmede yer verilmişti. Dün ise konuya ilişkin Maliye Bakanı Naci Ağbal’dan da bir değerlendirme geldi. Katıldığı bir televizyon programında konuşan Ağbal, enflasyondaki hızlanmanın önümüzdeki aylarda devam etmeye hazırlandığını, buna karşın vergi indirimleriyle fiyatlardaki yükselişin önüne geçmeye çalışacaklarını ifade etti.

Gerçek enflasyon bu değil!
Enflasyona ilişkin uluslararası camiadan da Türkiye’ye ilişkin yorumlar ve uyarılar yapılıyor. Uluslararası Finans Enstitüsü uzmanları tarafından yapılan değerlendirmede, enflasyonun önümüzdeki altı ay içinde sert bir şekilde yükselmesinin beklendiğine işaret edildi. Geçen hafta ise Financial Times’te yapılan bir analizde Satınalma Gücü Paritesi baz alınarak yapılan hesaplamaya göre Türkiye’de enflasyonun yüzde 39 olduğu, dolayısıyla halihazırdaki yüzde 16,50’lik faiz oranının da sıcak parayı çekmeye yetmeyeceği ifade edilmişti.

Denize düşen Londra’ya sarıldı
Öte yandan yıllardır faize karşı olduğunu ifade eden iktidarın faiz artışlarına hız kazandırması da dikkat çekiyor. Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan’ın Londra ziyaretinde yatırımcılara sunduğu ekonomi ‘teorilerinin’ kabul görmemesi üzerine lirada yaşanan rekor kayıp, Başbakan Yardımcısı Mehmet Şimşek’in hasarı onarmak için yeniden Londra’ya gitmesine yol açmıştı. Şimşek burada yatırımcılara Merkez Bankası’nın bağımsız kalacağını ve piyasa beklentileri hususunda faiz artışları dahil gereken adımların atılacağı sinyalini verdi. Ardından gelen faiz artışları, önüne üretim ve istihdam artışını koyamayan Türkiye ekonomisinde dışa bağımlılığın daha da artacağını gösterdi.

İki senaryo
İktidardan faiz artışları için onay alan ‘bağımsız’ Merkez’in bugün hangi kararı alırsa alsın, siyasi bir baskı yaşamayacak. Faiz artışına gitmesi halinde çarpık da olsa ekonomik büyümeye bir darbe daha vurulmuş olacak. Faiz artırmaması halinde ise kaderini emanet ettiği küresel sermayenin karara sert bir reaksiyon göstermesi muhtemel. Ekonomi Servisi

***

Kredi notuna bir darbe daha

Türkiye’nin çarpık büyümesinin yarattığı büyük dış açık ülkenin kredi notunun günden güne zarar görmesine yol açıyor. Japon kredi derecelendirme kuruluşu R&I, Türkiye’nin kredi notununun görünümünü negatife indirerek not indirim sinyali verdi. Açıklamada, ülkedeki politik risklere dikkat çekilerek bu durumun finans piyasalarındaki oynaklığı daha da kırılgan hale getirebileceği ifade edildi. 24 Haziran seçimlerinden sonra yeni başkanın duruşunun dikkatle izleneceğini ifade eden kuruluş, yabancı para cinsinden kredi notunu ise BB+ olarak teyit etti.

Merkez Bankası’nın faiz artırımına hükümetten ilk yorum

Ekonomi Bakanı Nihat Zeybekci Merkez Bankası’nın bugün yaptığı 1.25 puanlık faiz artışı kararını değerlendirdi. Zeybekçi, “Merkez Bankası’nın almış olduğu kararın, Türkiye’de gerçek anlamda faizlerin, para maliyetinin yatırım yapılabilir seviyelere düşmesini sağlayacak, enflasyonla köklü mücadele anlamında adımlar olarak gördüğümüz sürece desteklenmesi gerektiğini düşünüyoruz.” dedi.

Merkez Bankası faizleri 1.25 puan artırarak yüzde 17.75’e çıkarmıştı.

Türkiye’nin Trump’ı krizde

Paul Krugman

Statüko karşıtı lider çekişmeli bir seçimin ardından iktidara gelir. Hükümeti, çarpıcı derecede yozlaşmış olduğunu kısa sürede belli eder; hukuk sistemini altüst eder, bulaştığı yolsuzluklara yönelik soruşturmaları bastırmakla kalmaz, iktidarını sağlamlaştırır ve gücünü sınırlayan (“derin devlet”) kurumların altını oyar.

Sizce Donald Trump’dan mı bahsediyorum? Olabilir. Ama benim aklımdaki kişi Türkiye Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan. Erdoğan’ın bulaştığı aşikar yolsuzlukları hukuku politize ederek hasır altı edebilmiş olması, Trump’ın da hayal ettiği otokrat lider haline gelebileceğini gösteriyor. Tüm diktatörleri sevdiği anlaşılan Trump, Erdoğan’a ve rejimine duyduğu hayranlığı dile getirmişti.

Erdoğan ve Trump’ın benzerlikleri, otoriter refleksleri ve hukukun üstünlüğüne karşı olmalarından ibaret değil. Uzmanlık kavramına da karşılar. Örneğin, her ikisinin etrafında da cehaletleri ve garip fikirleri ile nam salmış insanlar var. Erdoğan’ın, kendisine yönelik psişik saldırılar yapıldığını düşünen danışmanları var. Trump’ın ise ticaret anlaşmaları ziyaretleri esnasında birbirilerine küfürler savuran danışmanları var.

Ne önemi var ki? Amerika’da hisseler yükseliyor ve ekonomi yürüyor. Erdoğan ise gerçek bir ekonomik yükselişe liderlik etti. Yatırımcılar ve piyasalar tepedeki çılgınlıkları umursamıyor gibi görünüyor. Ekonomik karar alıcıların konudan bihaber oluşu en nihayetinde önemsiz görünüyor.

Ta ki önemli hale gelene dek.
Aslına bakarsanız, ekonomik liderlik çoğu insanın düşündüğü kadar önemli bir konu değil. Venezuela’nın başını belaya sokan politikalar gibi ekonomik felakete yol açan kararları ayrı tutacak olursak, vergi yönetmeliğini değiştirmek gibi pervasız görünmekle birlikte “sıradan” kararların nadiren büyük etkileri olur.

Örneğin Trump ve Kongre’deki dostları, geçen sene yaklaşık 2 trilyon dolarlık vergi indirimini yürürlüğe koydu. Şirketlerin kendi hisselerini çılgınlar gibi geri almaya başlamasını saymazsak, vergi indiriminin görünür etkileri bir hayli sınırlı oldu. Vergi indirimi savunucularının öne sürdüğü yatırım patlaması yaşanmadı, ya da yatırımcılar ABD’nin borç ödeme gücünden kuşku duyar olmadı.

Özetle, ekonomi büyük şoklar ile karşı karşıya değilse, siyasi ahkam kesmeler pek önemli değildir. ABD’nin milli gelir ya da istihdam rakamlarına bakan biri, 2016 yılında seçim yapıldığını ya da herhangi önemli değişim yaşandığını dahi fark etmeyebilir.

Ancak büyük şoklar geldiğinde, liderlik kalitesi birden önem arz etmeye başlar. Türkiye’de görmekte olduğumuz da tam olarak bu.

Bu arada, ekonomik liderlik yalnızca krizler esnasında önem arz etse bile piyasaların öngörü sergileyerek kötü yönetilecek olası krizleri hisse ve bono fiyatlarına yansıtacağını düşünebiliriz. Ancak her nasılsa, bu asla böyle olmuyor.

Bunun yerine uzun süreli kayıtsızlık, takiben ani panik dalgaları görüyoruz. Uluslararası makroekonomi öğrencileri, ismini Rudiger Dornbusch’tan alan “Dornbusch yasasından” bahsetmeyi severler: “Krizin gelmesi düşündüğünüzden uzun sürer, ancak geldiğinde düşündüğünüzden hızlı gerçekleşir.

Türkiye’de gördüğümüz, Asya ve Latin Amerika’da defalarca gördüğümüz tipte klasik bir “para birimi ve borç krizi.” Önce ülke uluslararası yatırımcıların gözdesi olur ve bol miktarda dış borç biriktirir. Türkiye örneğinde bu borcun büyük bölümü özel şirketlerde.

Sonrasında ülke şu ya da bu sebepten dolayı cazibesini yitirir. Gelişmekte olan ekonomiler, şu an yükselen dolar ve ABD faizleri yüzünden zorlanıyor. Bu noktada kendini besleyen kriz ortamı olasılıklar dahilindedir: Dış etmenler güven kaybına sebep olur, güven kaybı para biriminin değerini düşürür ve değersizleşen para dış borç maliyetlerini patlatarak ekonomiyi kötüleştirir, güven daha da düşer ve bu böyle gider.

Böyle bir durumda liderlik bir anda müthiş önemli hale gelir. Olup bitenleri anlayabilen ve müdahale edebilen, piyasaların temkinli davranmasını sağlayacak itibarı taşıyan liderler gereklidir. Gelişmekte olan bazı ekonomilerde bu tip liderler mevcut. Ancak Erdoğan rejiminde yok.

O halde, Türkiye’deki karmaşa, Trump yönetimindeki ABD’nin başına gelecekleri mi gösteriyor? Tam olarak değil. Amerika bol miktarda dış borç kullansa da, aldığı borç kendi para biriminde olduğunda tipik “gelişmekte olan piyasalar” krizine karşı korunmasız değil.

Ancak işler başka biçimlerde de ters gidebilir. Uluslararası siyasi krizler çıkabilir (Nobel barış ödülü şu an pek de olası görünmüyor, değil mi?), ticaret savaşları patlak verebilir. Trump ekibinin bu olasılıklardan hiçbirine hazırlıklı olmadığını söyleyebiliriz. Belki de ciddi krizlerle başa çıkmaları gerekmeyecek. Ama ya gerekirse?

The New York Times’dan çeviren: Fatih Kıyman

İtalya’da hükümet kurma çalışmalarında kriz

İtalya’da hükümet kurma çalışmaları koalisyon ortakları ile cumhurbaşkanı arasında yaşanan görüş ayrılığı nedeniyle başarısız oldu. Hükümeti kurma görevi verilen hukuk profesörü Guiseppa Conte, görevini Cumhurbaşkanı Sergio Mattarella’ya iade ettiğini açıkladı. Cumhurbaşkanı Mattarella, euro karşıtı tutumu ve Almanya’ya yönelik eleştirileri ile tanınan 81 yaşındaki Paolo Savona’nın koalisyon hükümetinde Ekonomi Bakanı olmasına karşı çıkarak, İtalya’nın Euro Bölgesi’nden çıkmasını gündeme getirebilecek bir adayı kabul etmeyeceğini belirtmişti.

DW Türkçe’de yer alan habere göre, Cumhurbaşkanı Mattarella popülist Beş Yıldız Hareketi ve aşırı ağcı Lig partisinin hükümet kurma çalışmalarının başarısız olması üzerine ekonomi uzmanı Carlo Cottarelli’yi görüşmeye davet etti. Cottarelli’nin ülkede yeniden seçimler yapılana kadar geçiş hükümetine başbakanlık etmesi için görüşmeye çağrıldığı ileri sürüldü. Cottarelli 2008-2013 yılları arasında Uluslararası Para Fonu’nda üst düzey yönetici olarak görev yapmıştı.

Beş Yıldız Hareketi ve Lig partisi teknokratlardan oluşacak bir hükümete parlamentoda onay vermeyeceklerini açıkladı. Yapılan açıklamada Cumhurbaşkanı Mattarella’nın adımı eleştirilerek, “Tavrı demokratik değil ve yeniden seçimlere gidilmesinde ısrar edici” denildi. Beş Yıldız Hareketi lideri Luigi Di Maio, hükümet kurma çalışmalarının başarısız olmasından sorumlu tuttuğu Cumhurbaşkanı Mattarella’nın azledilmesi gerektiğini savundu.

İtalya’da 4 Mart’ta yapılan seçimlerde Beş Yıldız Hareketi yüzde 32 oranında oy alarak parlamentodaki en güçlü parti olmuştu. Lig Partisi ise seçimlerde oy oranını yüzde 17’ye çıkarmayı başarmıştı. Avrupa ve euro karşıtı söylemlere sahip iki partinin koalisyon kurma çalışmalarına başlaması, Avrupa’da endişe ile karşılanmıştı.

İtalya’da eski IMF yöneticisine hükümet kurma görevi

İtalya Cumhurbaşkanı Sergio Mattarella hükümet kurma görevini Uluslararası Para Fonu’nun (IMF) eski üst düzey yöneticisi Carlo Cottarelli’ye verdi. Cottarelli İtalya’da seçimlerin bu yıl sonbahar ya da 2019 yılı başında yapılacağını açıkladı.

İtalyan ekonomist parlamento çoğunluğunun kendisine destek vermesi halinde hükümeti kuracak, 2019 yılı bütçesini yapacak ve ülkenin gelecek yılın başında seçimlere gitmesini sağlayacak. Parlamentonun bu desteği vermemesi halinde ise İtalya’da seçimler, Cottarelli’nin ifadelerine göre “Ağustos’tan sonra” düzenlenecek. İtalya’da erken seçimin en erken Eylül ayında yapılabileceği ifade ediliyor.

Cottarelli’nin parlamentoda çoğunluğun desteğini alamayacağı ve hükümeti kuramayacağı tahmin ediliyor. Popülist Beş Yıldız Hareketi ve göçmen karşıtı Lig partisi daha önce teknokratlardan oluşacak bir hükümete parlamentoda onay vermeyeceklerini duyurmuştu. İtalya eski başbakanı Silvio Berlusconi’nin partisi Forza Italia da henüz aday gösterilmeden önce Cottarelli’ye destek vermeyeceğini açıklamıştı.

Cottarelli kimdir?

Lisans eğitimini Siena Üniversitesi’nde iktisat ve bankacılık alanında yapan Carlo Cottarelli, yüksek lisansını London School of Economics’te tamamladı. Bank of Italy ve petrol şirketi Eni’de 7 yıl araştırma pozisyonlarında çalışan Cottarelli, IMF’de 25 yıl görev yaptı. Cottarelli 2008-2013 yılları arasında kurumun mali işler departmanı direktörlüğü görevini üstlendi. Para politikaları, sermaye piyasaları ve mali konular Cottarelli’nin uzmanlık alanları arasında.

“İtalyan Ekonomisi’nin 7 Büyük Günahı” başlıklı bir kitabı bulunan Cottarelli, bu günahları yolsuzluk, vergi kaçırma, bürokrasi, adaletin yavaş işlemesi, düşük doğum oranı, kuzey ile güney arasındaki uçurum ve Euro’yu kabul etmekte zorlanma olarak sıralamıştı. İtalyan ekonomist, son dönemde popülist Beş Yıldız Hareketi ile Euro karşıtı Lig partisinin mali politikalarını değerlendirmek üzere sık sık televizyon ekranlarında yer alıyordu.

İtalya‘da hükümet krizi

İtalya’da 4 Mart’ta yapılan genel seçimlerde popülist Beş Yıldız Hareketi, yüzde 32 oranında oy alarak parlamentodaki en güçlü parti oldu. Euro ve göç karşıtı Lig partisi ise seçimlerde oy oranını yüzde 17’ye çıkarmayı başardı. İki partinin koalisyon kurma çabası Avrupa’da endişeyle karşılanmıştı.

İtalya Cumhurbaşkanı Mattarella, iki partinin getirdiği hükümet teklifine Euro karşıtı görüşlere sahip 81 yaşındaki Paolo Savona’nın koalisyon hükümetinde ekonomi bakanı olarak görevlendirilmesi gerekçesiyle karşı çıkmıştı. Matarella söz konusu ismin İtalyanların tasarruf ve yatırımlarını riske sokacağını savunmuştu.

“Pozisyonumuza dair belirsizlik İtalya’da ve yurtdışında yatırımcıları ve tasarruf sahiplerini alarma geçirdi” diyen Mattarella “Euro üyeliği temel bir karardır. Eğer bunu tartışmak istiyorsak bunu ciddi bir biçimde yapmalıyız” demişti. Bunun üzerine Beş Yıldız Hareketi’nden hukuk profesörü Giuseppe Conte, hükümet kurma görevini Cumhurbaşkanı’na iade etmişti.

Macron’dan İtalyaCumhurbaşkanı‘na destek

Fransa Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron İtalya Cumhurbaşkanı’nın aldığı karara destek verdi. Macron iki partinin hükümet önerisini reddeden İtalya Cumhurbaşkanı’nın “hayati öneme sahip demokratik bir rol” oynadığını belirterek Avrupa projesi için İtalya’ya ihtiyaç olduğunu söyledi.

Macron “Cesaret ve büyük bir sorumluluk duygusuyla ülkesinin kurumsal ve demokratik istikrarını korumak için hayati bir görev üstlenen Cumhurbaşkanı Mattarella’ya desteğimi ve saygılarımı ifade etmek isterim” dedi. DW Türkçe