Tarafsız Habercilik

Bir yazar iki kitap

FERYAL ŞENER

Onur Bütün, peş peşe iki kitapla okuyucularıyla buluştu: “Marx’ın İşçi Anketi” ve ‘Gülümsemeler.’ Biri araştırma/inceleme diğeriyse kısa öykülerinizden oluşan ilk edebiyat metni. Biz de Onur Bütün ile iki kitabını ve yazım süreçlerini konuştuk.

»Son bir ay içinde peş peşe iki kitabınız yayınlandı. Birbirinden farklı alanlarda metin üreten bir yazar olarak sizi; maden işçilerinin örgütlenmesi ve tarihi, işgal/özyönetim ve arkeoloji metinlerinizle tanımıştık. Şimdiyse “Marx’ın İşçi Anketi” ve ‘Gülümsemeler’ isimli iki kitabınızla tanışıyoruz. Kitaplarınızın yazım sürecinden söz ederek başlayalım mı?

Ağırlıkla sosyal bilimler, felsefe ve politika üzerine çalıştım. ‘Gülümsemeler’ ilk edebiyat metnim ve acemiliğimin sözü… ‘Gülümsemeler’ için acemiliğimi anlatan kelimeler ağzımdan döküldüğünde arkadaşlarım genellikle uyarıyor, “öyle deme!” diyorlar. Bense edebiyat metinlerini üretmenin meşakkatli bir süreç olduğunu ve öncelikle nitelikli bir okur olmanın kendim için en önemli sorunsal olduğunu düşünüyorum. Yöntemli öğrenmeyi, okumayı ve yazmayı seviyorum. Zamanımın çok önemli bir kısmını okumak üzerine gerçekleşen ritüellere ayırıyorum. Sosyal bilimlerde yöntem üzerine çalışmak, edebiyata geçişte mekanik bir zorluk olarak karşıma çıksa da son üç yılda neredeyse her gün bir öykü kitabını çalışarak okudum. O nedenle öykülerim, acemi ve çekingen bir yazarın kalemidir.

“Marx’ın İşçi Anketi” ise üç yıl önce Soma’da maden işçileriyle anket çalışması yaparken dostum Nadir Sevinç’in bana fark ettirdiği bir metindir. Unutulmuş, üzerine düşünülmemiş bir Marx metnini de çalışmak ve yazmak benim gibi bir kadına kaldı. Allahtan Marksistim… (Gülüşmeler!) İki yayınevim de yakın zamanlarda iki dosyamı kabul ettiler ve titiz bir çalışmayla bastılar.

» Kısa öykülerinizi kitapta üç bölümde toplamışsınız. Gülümsemeler, Yeldeğirmeni Öyküleri ve Tedirginlikler. Kitap hoş bir açılışla başlıyor ve kadınlar; güçlü, cesaretli, yalnız, hüzünlü, neşeli, kâğıt toplayıcısı, akademisyen, sevgili, anne olarak erkek egemen aklı sorgularken karşımıza çıkıyorlar. Bu yüzyılda kadın olarak yazmak sizin için ne anlam ifade ediyor?

Aslında birden fazla anlamı içeriyor. Öncelikle kadınım ve bu kimliğimle yazıyorum. Bu ifadeyi kullanmam bile erkeklere oranla dezavantajlı olduğumuzun bir göstergesidir. Bizim görünür olma mücadelemiz hayatın her alanında sürüyor. Yayınevi emekçileri içinde çevirmen, editör vb gibi pek çok kadın görürsünüz ama genel yayın yönetmeni kadın sayısı dikkat çekici biçimde azdır. Özgürleşen, politikleşen kadınların yaşadıkları, düşündükleri ve hissettikleri öykülerimin de temalarını oluşturuyor. Ayrıca yazı yazmak, aynı çağı yaşadığım ve tanımadığım insanlarla bağ kurma şansı veriyor. Bir anlam dizisini, akıl yürütme zincirini oluştururken okumayı ve yazmayı kullanmak, konuşmanın da etkisini artırıyor. Eğer çalışma nesneniz (yazmak) üzerinde düşünürken yöntem sorununuz yoksa ve disiplinler arası okumayı önemsiyorsanız, ürettiğiniz metinler de birbirini destekleyen yol arkadaşları haline gelebiliyor. Öykülerim de bu bağlamın birer tedirgin, neşeli ve umutlu yolcusudur.

»Bir yazar olarak ‘okumak üzerine’ yaptığınız vurgulara dergi ve gazetelerde yazdığınız yazılarda da rastlıyoruz. Biraz da bu konu üzerine konuşmak ister misiniz?

Benim için nitelikli okur her zaman ayrıcalıklıdır. Levi Strauss, Brezilya Kızılderilileri arasındayken, onu yazarken izleyen ev sahibi, kâğıdını kalemini alıp harflere benzeyen bir şeyler çiziktirip, bunları Strauss’un ‘okumasını’ ister. Brezilya Kızılderilisi için, O’nun harfleri kadar anlamlıdır çiziktirdikleri. Okumak ve yazmak, okur ve yazar bu bağlamda eşitlikçidir. Türkiye’de ‘okur araştırmaları’ yalnızca kitap satış oranları üzerinden değerlendirilerek yapılıyor. Yazarların önemli kısmı da okumuyor. Düzenli okuyanlarınsa yazacakları tema/konu üzerine çalışırken olanakları çok kısıtlı. Nitelikli kitaba ulaşmanın tek yolu nitelikli okurun varlığıdır. Eleştirinin durumuysa yok olmaya yüz tutmuş bir canlı varlığın yalnızlığına benziyor. Bir kitabın üretim süreci, insanın yeniden üretim sürecinin önemli veçhelerinden biridir. Bunların dışında tefekkür, hayal kurma, oyun oynama vb becerilerimizin desteklenmesini sağladığı için okumayı seviyorum, okumak üzerine de sık sık düşünüyorum.

»Biraz da “Marx’ın İşçi Anketi” üzerine konuşalım mı?

Hiç sormayacaksınız sandım. Bir söyleşide iki kitap konuşmak ve bunu sizin yazmanız da zor ama ne yapalım. (Gülüşmeler!) Kitabımın tam adı; “Marx’ın İşçi Anketi Üzerine Bir İnceleme”. Marx’ın 101 soruluk İşçi Anketi, 1880 yılında Fransa’da yaklaşan genel seçimler için bizatihi kendisi tarafından hazırlanmış. 1970 yılında Genç Sinema Dergisi anketi broşür olarak basmış. Biz de 1970 yılında basıldığı gibi, kitabın sonuna soruları boşluklu olarak koyduk, okuyanların soruları çözebilmesini sağlamak istedik. Bu sorular niçin hazırlanmış, Marx kimlerle çalışmış, soruların yöntemi nedir, 1880 konjonktüründe neler oluyordu ve Marx işçi sınıfının nasıl bir özne olduğunu araştırırken bize ne anlatıyordu, gibi sorular üzerinden çalışmamı hazırladım. Soruların güncelliği bizim açımızdan en önemli sorunsalı oluşturuyordu. O nedenle kitabı sendikalar, siyasi örgütler, iş güvenliği uzmanları ve iş hukukçuları ilgiyle okuyorlar. Aslında ben Marx’a sadece aracılık ettim, umudum onun metninin okunması, üzerine düşünülmesi ve soruların güncellenerek pek çok işkolunda uygulanabilmesidir.

1880 yılında Fransa’da İş Yasaları, çalışma ilişkileri daha yeni yeni düzenlenirken Marx fabrikayı çok iyi incelemiş. Sorular dört bölümden oluşuyor. Sırasıyla; işçi sınıfının nicel özelliklerini (sayı, yaş, cinsiyet ve istihdam şartları bakımından) anlamaya dönük soruların ardından, işyerinin coğrafi konumundan işin örgütlenişine ve işyerindeki fiziki şartlara kadar emek sürecinin temel özellikleri anlamaya çalışmıştır. Marx, Fransız sosyalistlerini sınıf içerisinde günlük çalışma yapmaya yönlendirmek üzere, öncelikle işçi sınıfının çalışma koşullarının bilgisine sahip olmalarını sağlayacak sorular hazırlamıştır. İkinci bölümde çalışma saatleri, mesailer, ulaşım gibi kapitalist sömürünün o dönem için önemli olan mutlak artı değer üretiminin koşullarını sergilemeye çalıştığı sorulardan oluşmaktadır. Üçüncü bölüm ağırlıklı olarak sözleşme koşulları ve ücretlerle ilgili soruları içeriyor. Dördüncü bölümdeyse, işçilerin yüz yüze bulundukları koşulların iyileştirilmesi için yürüttükleri mücadeleyle ilgili sorular yer alıyor. Türkiye’de ve Dünyada işçi sınıfı üzerine düşünen herkesin Marx’ın ‘İşçi Anketi’yle karşılaşmasını bu nedenlerle çok önemsiyorum.

Ünlü televizyon sunucusu Anthony Bourdain intihar etti

CNN’in dünyaca ünlü programcısı ve yazar Anthony Bourdain, 61 yaşında intihar ederek yaşamına son verdi.

CNN’in AKP yorumu: ’Korku işe yarıyor’ CNN’in AKP yorumu: ’Korku işe yarıyor’

Anthony Bourdain bu sabah Fransa’daki otel odasında ölü bulundu. CNN, Bourdain’in bugün yaşamına son verdiğini doğruladı.

Bourdain’in, yakın arkadaşı olarak bilinen Fransız şef Eric Ripert tarafından bir otel odasında ölü bulunduğu belirtildi.

Programlarının yayınladığı CNN’den yapılan açıklamada, “Meslektaşımız ve arkadaşımızın ölümünü bildirmekten büyük üzüntü duyuyoruz.” ifadelerine yer verildi.

Açıklamada, “Macera severliği, iyi yemek sevgisi ve güzel hikayeleri Bourdain’i eşsiz bir hikaye anlatıcısı yapmıştı” denildi.

Bourdain, “No Booking” yapımıyla iki Emmy Ödülü ve fazla birçok ödül aldı.

Ayrıca ABD’de intihar vakaları 1999’dan beri yüzde 25 oranında arttı.

ANTHONY BOURDAİN KİMDİR?

25 Haziran 1956 tarihinde New York’ta dünyaya gelen Anthony Michael Bourdain, ABD’li yazar ve New York’taki Brasserie Les Hallen’ın baş şefidir.

Yemeğe olan düşkünlüğü genç yaşta ailesi ile Fransa’ya yaptığı bir gezi ile başladı. Bir istiridye teknesinde ilk defa istiridyeyi tattı ve o günden beri iyi veya kötü değişik tatlar bulmak üzere dünyayı dolaşmaya başladı. Anthony Bourdain, 2005’te bir TV kanalında “No Reservations” adlı bir TV serisi üretmiştir.

Gotik romanın kadın yazarları

NESLİHAN CANGÖZ

Gotik edebiyat Avrupa’da, özellikle İngiltere’de 18. yüzyılda ortaya çıkmış ve Horace Walpole (Otranto Şatosu -1764), William Beckford (Vathek, Bir Arap Hikâyesi-1786), Ann Radcliffe (Udolf Hisarı-1794), Mary Shelley (Frankenstein ya da Modern Prometheus-1818), Bram Stoker (Drakula-1897) gibi yazarlar ve eserleriyle oldukça popüler hale gelmiştir. Bu tür, ortaya çıkışından itibaren popüler kültüre dâhildir ve tam da bu nedenle edebiyat eleştirmenleri, akademisyenler gotik edebiyatı yazınsal anlamda değersiz bulur ve dolaptaki iskelet muamelesi yaparlar. Tıpkı polisiye ve bilimkurguya yapılanlar gibi. Bu kısa yazıda benim amacım ise gotik edebiyatın neden incelenmeye değer olduğunu veya özelliklerini tartışmaktan çok, zaten kanona dâhil edilmeyen gotik edebiyat türünde yazarak çifte görünmezlik kazanan (!) bir kadın yazara, Ann Radcliffe’e (1764-1823) dikkat çekmek.

The Castles of Athlin and Dunbayne, A Sicilian Romance (Sicilya’da Bir Aşk Hikâyesi) (Udolf Hisarı), The Italian ile Gaston de Blondeville adlı romanları bulunan ve Korkunun Kraliçesi (The Queen of the Terror) adı verilen Radcliffe, zamanının çok satan yazarlarındandır. En bilinen eseri The Mysteries Of Udolpho’dur. Kendine has bir stili vardır ve türün gelişmesinde ve devamlılığında etkisi büyüktür. O güne değin gotik kurgunun ana kahramanları erkek ve yan kadın karakterler ya çaresiz, zayıf bakireler ya da şeytanla işbirliği yapan korkunç cadılar iken, Radcliffe’in esas kahramanları kadınlar olmuştur. Romanlarında, zalim, korkutucu bir erkeğin tehdidi altındayken uzun zamandır kayıp annesini arayan genç kadın kahraman figürüne sıkça rastlanır. Gerilimin ve korkunun hiç eksik olmadığı romanlar, iyilerin kazandığı, kötülerin cezalandırıldığı bir mutlu sonla biter. Hikâye genellikle sarp dağlar, karanlık koridorlu kaleler, dehlizler, sık ormanlar ve uzak diyarlarda -mesela İtalya- geçer. Eh, ne de olsa İtalya 1700’lü yıllar için yeterince uzak ve egzotik bir ülkedir.

Ann Radcliffe’in gotik romanlarında doğaüstü sandığımız öğeler, sonunda mantıklı açıklamalarla bizi görünen dünyaya geri getirir. Örneğin Udolpho’nun Gizemi romanının kahramanı Emily, anne ve babasının ölümünün ardından teyzesi ve romanın kötü karakteri olan eşi Montoni tarafından Udolpho şatosuna hapsedilir ve burada elinde hançerle kilitli odaya giren gölgeler, gaipten gelen müzik sesleri, aniden sönen mumlar, hayaletler gibi akılla açıklanamayacak olaylarla karşılaşır. Ancak, romanın sonunda doğaüstü gibi görünen tüm bu olayların bu dünyaya ait ve mantıklı bir açıklaması olduğu anlaşılır. Bu nedenle, Radcliffe’in romanları ‘açıklamalı doğaüstü’ ya da tekinsiz fantastik sınıfında değerlendirilir. Dönemin diğer gotik romanlarında ise şeytanlar, iblisler, hortlaklar gerçekten vardır! İşte bu fark gotik romanların incelenmesinde sıkça kullanılan korku ve dehşet ayrımının ortaya çıkmasına neden olmuştur. Bülent Somay’a göre Ann Radcliffe’in yapıtları yayımlandıkları dönemde fazla evcil bulunarak şiddetle eleştirilmiştir. Marquis de Sade, Matthew Lewis’in Keşiş adlı yapıtını “her açıdan Bayan Radcliffe’in parlak muhayyilesinin uçuşlarından daha üstün” bulurken, Sir Walter Scott “Bayan Radcliffe’in tanıttığı hikâyenin mistik ve olağanüstü olayların tümünün çok basit ve doğal nedenlere bağlanarak sonuçlandırılması tarzını hiç onaylamıyoruz” diye yazmıştır. Radcliffe ise ‘On the Supernatural in Poetry’ adlı makalesinde bu eleştirilere “Korku (terror) ve dehşet (horror) zıttırlar; birincisi ruhu genişletir ve [ruhun] melekelerini yüksek bir yaşam derecesine çekerek uyandırır, diğeri ise bunları büzüştürür, dondurur ve neredeyse yok eder…ve dehşet ile korku arasındaki büyük fark, birincisinin o dehşet verici (dreaded) şer karşısındaki belirsizliğinde ve bulanıklığında değilse nerededir?” diyerek cevap vermiştir.

Radcliffe’in bu makalesi aslında ölümünden üç yıl sonra yayınlanan Gaston de Blondeville (1826) adlı romanının sunuş bölümüdür ve iki erkek gezginin Shakespeare’in anayurdunda yaptıkları seyahat esnasında aralarında geçen konuşmalar olarak kurgulanmıştır. Radclifffe’in Shakespeare’in gotik yazının öncülü olduğunu öne sürdüğü bölümde yazdığı bir cümle dikkat çekicidir: “gerçek cadılardan bahsediyorum-şairin cadılarından; korkuya ilişkin tüm duygularımız ve fikirlerimiz bununla uyumlu olarak gelişmiştir.” Bence Radcliffe de dönemin gotik yazınının cadısıdır. Kadınların yalnız yürümesinin dahi hoş karşılanmadığı bir dönemde (Udolpho’nun Gizemi’nin 1794 yılında yayımlandığını akılda tutarak) Radcliffe’in roman kahramanı Emily İtalya’ya seyahat eder ve yalnız olsa asla yapmayacağı şeyleri kötü karakterlerle mücadele etmek için uzak bir ülkede yapar. Kaldı ki Radcliffe’in Udolf’’u yazdığında, bırakın İngiltere’nin dışına çıkmayı, Londra ve Bath’ın dışında bir şehre gittiği bile şüphelidir. Roman kahramanı Emily ise Alp Dağları’nı tırmanan, düşmanlarla kuşatılmış ormanların derinliklerine giren, şatoda gizli odalar bulan, karanlık dehlizlerden kurtulan, diğer bir deyişle, harekete geçen, karar alan ve mücadele eden bir kahramandır. Ellen Moers’in Literary Women adlı çalışmasında belirttiği gibi, “Radcliffe için gotik roman, genç kızları, kurallara karşı çıkmalarını gerektirmeksizin uzak yerlere, heyecanlı yolculuklara göndermenin bir aracıdır… [G]otik roman Radcliffe’in ellerinde pikareskin dişil alternatifi olmuştur” (126).

Radcliffe’in, 18. yüzyılda hem cinsiyeti hem de ait olduğu sınıf itibariyle seyahat etmesi çok zor olduğundan, şahane İtalya tasvirleri için erkeklere ait seyahat kitaplarından, Salvator Rosa, Claude ve Gaspar Poussin gibi ressamların tablolarından ve tiyatro oyunlarının dekorlarından yararlandığı biliniyor. Aynı nedenlerle kendisi gibi seyahat edemeyen kadın okuyucuyu romanlarında yepyeni bir deneyimi paylaşmaya davet etmiştir Radcliffe. Onun gotik romanlarında seyahat egzotik bir ülkede, açık alanda, müthiş manzaralar eşliğinde yapılan mutluluk verici bir deneyimdir. Üstelik bu, sadece okuyucu için değil, diğer yazarları da etkileyecek bir yenilik olmuştur. Pek çok kadın yazar, hayatlarındaki sınırlamaya benzer türde romanslarla cevap vermiştir; romanların sadece isimlerine bakmak bile yeterlidir: The Wanderer (Gezgin-Fanny Burney), Lettres d’un Voyageur (Bir Gezginden Mektuplar-George Sand), The Wide Wide World (Uçsuz Bucaksız Dünya-Susan B. Warner) gibi.

Diğer taraftan, bu dönemde bir romanın kadın kahramanı ancak kapalı kapılar ardında seyahat ederek yani kalenin, evin, manastırın, şatonun içinde gezerek cesur ve özgür olabilir, daha önemlisi saygın kalabilirken, Radcliffe’in ağırbaşlı kadın kahramanları her nerede olursa olsunlar hanımefendiliklerinden hiçbir şey kaybetmezler. Mesela çok ani ve tehlikeli bir yolculuğa çıkarken yahut kaçırılırken dahi hanım hanımcık bir İngiliz kızı gibi yanlarına birkaç kitap, çizim materyali, bir müzik aleti (örn. Emily lut çalar ve lutunu yanından ayırmaz) almayı başarırlar! Bir kulenin tepesinde kasvetli, hayaletli bir odada kilitliyken “…küçük kitaplığını düzenler…kalemlerini çıkarıp penceresinden görünen görkemli manzarayı çizme düşüncesinin verdiği mutlulukla sakinleşir.” Bir başka bölümde Emily kalenin dar merdivenlerinden uçarcasına inerek, dehlizlerden geçerek kaçar, geceyi dağlarda geçirir ve sabahın ilk ışıklarıyla bir köye varır ama köylülerle ilk karşılaşmasında “görünüşü şaşkınlık uyandırır.” Emily’nin şapkası yoktur.” Neyse ki sonraki sayfada Emily’nin bu acil durumla başa çıkmak için bir hasır şapka alıp taktığını öğrenir ve rahatlarız. Ayrıca biliriz ki usturuplu kıyafetler, konuşma ve davranışların yanında hanımefendilik kitinin en önemli parçası edeptir ve Radcliffe, Emily’yi babasının öğütleriyle uyarır: “Sevgili Emily, sokulgan, tatlı gönlünün romantik hatalarına, ince duyguların gösterişine boyun eğme…Duygusallığın zarafeti ile övünmekten kaçın…Duygusallığına olan direncinin ne kadar değerli olduğunu her zaman hatırla.” Kız kardeş Laurentini de yine ölüm döşeğinde babanın tavsiyelerini “tutkunun ilk hazzına karşı uyanık ol…Onun akışı çok hızlı, gücü kontrol edilemez” diyerek daha açık bir biçimde yineler.

Radcliffe’in hayatına ve kişiliğine dair bilinenler çok sınırlı. Hatta kendisi de bir şair olan Christina Rossetti, Radcliffe’in biyografisini yazmak istemiş ancak materyal eksikliği dolayısıyla vazgeçmek zorunda kalmıştır. Moers’ten öğrendiğimize göre, Radcliffe bir gazeteciyle evlenmiştir, çocuğu yoktur, utangaçtır, bir kadın ve yazar olarak da saygınlığı hususunda çok hassastır. Bu aşırı hassasiyetinin sebebi, Moers’e göre, muğlak sosyal pozisyonudur (134). Radcliffe’in babası küçük bir dükkân sahibidir ama dönemin en aristokratik ürününü, yani Wedgwood porselenlerini satar. Moers’in görüşüne tamamen katıldığımı söyleyemem. Bu hassasiyetin, sınıfsal pozisyonundan çok, tıpkı kendisinin faziletli, ağırbaşlı, kibar kadın kahramanlarında olduğu gibi 18. yüzyılda yaşayan genç kadınların korkularından, yani şimdi olduğu gibi yeterince iffetli olamama ve kadınlığın “saygın” sınıfına ait iken bir alt sınıfa (mesela hafifmeşrep) kolayca kayıverme tehlikesinden kaynaklanması daha muhtemel görünüyor. Üstelik Radcliffe’in, yazın dünyasında bir kadın yazar olarak varolması yeterince güç ve yazarlığın saygınlığına gölge düşürebilecek bir uğraş iken -sürekli karşılaştırıldığı dönemin erkek yazarlarının eserleri müstehcenlik sınırlarını zorlasa bile- roman kahramanlarını ‘saygın hanımefendiler’ olarak kurgulamasını anlaşılır buluyorum.

Radcliffe sadece 32 yaşındayken aniden yazmayı bırakır. ‘Gizemli’ bir yazar olduğundan, hakkında çok tuhaf söylentiler çıkmış tır: Devrim sırasında Paris’te ajan olarak çalıştığı ve yakalandığı yahut olağanüstü hayal gücünün onu delirttiği ve bir akıl hastanesine kapatıldığı, göreceği kâbusları romanlarında kullanmak için uykudan önce çiğ et yiyip yattığı gibi. Bu söylentilerin doğruluğu kanıtlanmış değil ama son romanı The Italian’ın (1797) yayınlandığından itibaren sessizleştiği biliniyor. Bitmeyen hırslı küçümsemelere, alaylara, popüler parodilere sekiz yıl dayanması ve son romanının da durumu iyileştirmediğini görmek yazmayı bırakmasında etkili olmuş olabilir. Bu arada, Jane Austen’ın Northanger Manastırı (1803) adlı romanının da Radcliffe’in eserlerinin bir parodisi olduğunu söyleyelim. Londra belediye başkanının oğlu ve kendisine Otranto Şatosu’nun tıpkısını yaptıracak kadar zengin olan Walpole veya yine soylu, İngiltere’nin Lahey büyükelçisi, İtalya’da, Fransa’da değerli sanat eserleriyle dolu şatoları olan Lewis gibi, gotiği gösterişli bir biçimde yaşayan çağdaşı erkek yazarların aksine Radcliffe evinde sessizce yaşıyordu.

Yaklaşık 250 yıl sonra hâlâ Ann Radcliffe ve eserleri romansı, gotik yazını veya tarihi kurguları küçümseyici imalarla eleştirmek için hedef tahtasına konulabiliyor, edebiyat tarihinde, gazetelerde, ansiklopedilerde değersiz bulunmaya devam ediliyor. Ama diğer yandan kitapları da hâlâ basılıyor, çevriliyor ve okunuyor. Gotik yazın ve Ann Radcliffe’in eserlerinin değersizliği üzerine sayfalarca yazan Mina Urgan’ın bile Byronvari kahraman tiplemesini edebiyata kazandırdığını belirttiği, kahramanlarına ve okuyucularına daha önce olmadığı kadar bağımsızlık ve özgürlük sunan ve gotik yazını hem kendi döneminde hem 21. yüzyıl Neo-Gotik yazınında dahi bolca taklit edilecek biçimde değiştiren bu yazara özür ve saygı borçlu olduğumuzu düşünüyorum.

Bourdain’in intiharına dair detaylar belli olmaya başladı

61 yaşındaki dünyaca ünlü televizyon sunucusu ve şef Anthony Bourdain’in intiharına dair detaylar belli olmaya başladı.

Neden intihar ettiği henüz kesin olarak belli olmayan Bourdain’in intiharına ilişkin ayrıntılar yavaş yavaş gelmeye başlıyor. AP’nin son dakika haberine göre, ünlü şefin Fransa’nın Colmar kentindeki otel odasının banyosuna bornoz kemeriyle kendisini asarak yaşamına son verdiği belirtildi.

Savcı Christian de Rocquigny, 61 yaşındaki Bourdain’in odasına kendilerini şüpheye düşürecek herhangi birinin gelip gelmediğiyle ilgili bulguya rastlanmadığını, toksikoloji testleri uygulanan şefin herhangi bir medikal ürün almadığını belirtti.

61 yaşındaki dünyaca ünlü televizyon sunucusu ve şef Anthony Bourdain, program çekimi nedeniyle gittiği Fransa’daki otel odasında ölü bulunmuştu. Ünlü şefin, otel odasındaki banyo kapısına kendini astığı belirtildi.

61 yaşındaki dünyaca ünlü şefin, CNN televizyon kanalı için çekim için gittiği Fransa’da otel odasında ölü bulunması tüm dünyada şok etkisi yarattı. İntihar nedeni henüz aydınlamasa da, Bourdain’in oyuncu ve yönetmen sevgilisi 42 yaşındaki Asia Argento’nun Roma’da 28 yaşındaki Fransız gazeteci Hugo Clement ile ‘öpüşme’ fotoğraflarının basına yansımasının ünlü şefin intihar sebebi olup olmayacağı tartışılıyor.

G7 Zirvesi Kanada’nın Quebek kentinde başladı

Grup 7 olarak bilinen dünyanın en kalkınmış 7 ekonomisine sahip ülkeler, 8-9 Haziran’da yapılacak 44’üncü Zirve için Kanada’nın Quebek şehrinde bir araya geldi.

ABD, Japonya, Almanya, İtalya, Fransa, Birleşik Krallık ve Kanada oluşan G7, her yıl düzenli olarak üye ülkelerden birisinin ev sahipliğinde bir araya geliyor. Dünyanın en büyük sanayileşmiş ülkelerini temsil eden grup, dünya üretiminin yüzde 60’nı elinde tutuyor. Yıllık zirvelerle bir araya gelen 7 lider, 2 gün süren toplantılarda sadece ekonomiyi değil, küresel gündemin öne çıkan başlıklarını da ele alıyor.

BMGK’nin yeni üyeleri belli oldu

Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi’nde (BMGK) 2019-2020 yıllarında görev yapacak beş geçici üye için BM Genel Kurulu’nda seçim yapıldı.

Almanya, Belçika, Güney Afrika, Dominik Cumhuriyeti ve Endonezya BMGK’nın yeni geçici üyeleri oldu.

Konseye seçilen yeni 5 üye ülke, 1 Ocak 2019’dan itibaren BMGK’de 2 yıl boyunca geçici üye olarak yer alacak.

Toplam 15 üye ülkenin bulunduğu BM Güvenlik Konseyi’nin beş daimi üyesi ABD, Çin, Rusya, İngiltere ve Fransa’dan oluşuyor.

Kalan 10 üye ise BM’nin beş coğrafi grubu arasından iki yıllık süre için BM Genel Kurulu’nda seçiliyor. Geçici üyelerden her yıl beşi yenileniyor.

İktidarın ‘gözbebekleri’ dünyanın zirvesinde: Türkiye’yi böyle yağmaladılar!

MUSTAFA MERT BİLDİRCİN @mustafamertb_

Kamu İhale Kanunu’nda 2002 yılında gidilen değişiklik ardından kamu ihalelerinin neredeyse tamamını toplayan inşaat şirketleri Makyol, Cengiz, Kalyon ve Kolin, Dünya Bankası’nın 1990-2017 yılları arasında tüm dünyada devletten en çok ihale alan şirketler sıralamasında ilk sıralara yerleşti. Limak, Cengiz ve Kolin’in devletten aldıkları ihalelerin toplamı 150 milyar dolara yaklaştı.

Sadece devletten beslendiler
Dünya Bankası istatistikleri kamu ihaleleriyle ilgili çarpıcı veliler ortaya koydu. En fazla yatırım yapan Fransa merkezli enerji şirketi SUEZ, dünyanın beş farklı kıtasında iş yaparken, Türkiye’den iktidara yakın şirketler Limak, Cengiz, Kolin ve Kanyon’un faaliyet alanı “Avrupa ve Orta Asya kıtası” olarak listede yer aldı. Dünya Bankası’nın verileri, bu şirketlerin tek bir devletten, Türkiye’deki kamu ihalalerinden beslendikleri gerçeğini ortaya koydu.

iktidarin-gozbebekleri-dunyanin-zirvesinde-turkiye-yi-boyle-yagmaladilar-467536-1.

Listenin tepesinde yer alan SUEZ’in beş farklı kıtada yaptığı işlerin toplama 60 milyar dolar iken Limak İnşaat’ın Türkilye’de yürüttüğü projelerden kazancı 50 milyar dolara yaklaştı.

En çok kazanç havalimanından
Yer seçiminden ihale sürecine kadar hemen her yönüyle tartışmalara konu olan İstanbul üçüncü havalimanının yüklenici firmaları olan Limak, Cengiz, Kolin ve Kalyon’un en fazla kazanç sağladığı sektör de havalimanları olarak belirtildi. Limak ve Cengiz’in kamudan ihale aldığı diğer sektör de, “elektrik” sektörü oldu.

***

İhaleleri kimseye kaptırmıyorlar

Dünya Bankası’nın hazırladığı listede ilk on sıraya giren Makyol, Cengiz, Kalyon ve Kolin AKP iktidarları döneminde servetine servet kattı. Hükümetin ‘gözbebeği’ konumundaki Makyol İnşaat, Cengiz İnşaat, Kalyon İnşaat ve Kolin İnşaat’ın 2017’de kamudan aldıkları inşaat işlerinin toplam bedeli 30 milyar liraya yaklaştı.

AKP’nin ‘dev proje’lerini kimseye kaptırmayan Makyol-Cengiz-Kalyon-Kolin dörtlüsünün 20 bin 851 şirketin bölüştüğü 97 milyar 800 milyon liralık pastadan aldığı pay yüzde 30’a ulaştı.

Meral Akşener’den hükümete ekonomi eleştirileri

İYİ Parti Genel Başkanı Meral Akşener, Isparta’da miting alanında vatandaşlara seslendi. Akşener konuşmasına, 9. Cumhurbaşkanı Süleyman Demirel’i kastederek “Babamın şehri Isparta” diye başladı. Isparta’da emanet oyları geri almaya geldiklerini belirten Akşener, babanın kızını Ispartalılar’a emanet etmeye geldiğini söyledi. Bambaşka bir konuşma hazırladığını, ancak sabah kalktığında doları gördüğünü dile getiren Akşener, “Her tarafta endişe var. Ekonominin alarm verdiği, gençlerin yarınla ilgili çok büyük endişe taşıdığı, sanayicilerin endişe taşıdığı, yatırımların geri çekildiği bir güne uyandık. Ekonominin patronu güvendir. Eğer ekonomiyi keyfinizin, gönlünüzün hoş edildiği bir alan haline getirirseniz, Türkiye’yi batırırsınız. ’24 Haziran’dan kazanırsam, doları, faizi düşüreceğim’ diyorsun, hadi oradan”diye konuştu.

İsrafın had safhada olduğunu savunan Akşener, iktidarın 1100 odalı saray yaptığını söyledi. Erdoğan’dan OHAL’i kaldırıp, Merkez Bankası’nı sakin, dürüst, ciddi çalışması için serbest bırakmasını isteyen Akşener, “Böyle ciddiyetsizlik olur mu? Dolar toto oynuyoruz, benzininden mazotuna giyim eşyasına her konuda zam yiyeceğiz. Çiftçi can çekişiyor. Süleyman Demirel Üniversitesi’ni (SDÜ) bölmeye çalıştılar. Atatürk’e düşmandılar biliyorduk, anladık ki babaya da düşmanlar” diye konuştu.

‘ISPARTA, PARİS VE MADRİD İLE YARIŞACAK’

Isparta’ya yatırım gelmediğini ileri süren Meral Akşener, Isparta’nın dünyanın en önemli endemik bitki örtüsüne sahip olduğunu söyledi. Isparta’nın kozmetik üzerine dünyanın bir numarası olabileceğini belirten Akşener, “Süleyman Demirel’in memleketine hizmet etmek bize nasip olacak. Seçildikten sonra 1 Kasım’da burada en az 1000 işçinin çalışacağı, araştırmaların yapılacağı bir fabrika ve ARGE merkezi yapacağız. İspanya ve Fransa bu işin kaymağını yerken, Isparta dışarıda kalıyorsa bu bizim ayıbımızdır. Isparta, Paris’le Madrid’le yarışacak” dedi.

‘RÜŞVETE UZANAN ELLER YANACAK’

1100 odalı sarayda bir defa bile yatmayacağını dile getiren Akşener, çiftlik haline getirilmiş kurumlar olduğunu, bunları gözden geçirip son vereceklerini söyledi. Hukuk ve adaletin olmadığı yerde ekonomi olamayacağını dile getiren Akşener, “Eğer bu israfı, rüşveti Türkiye sürdürmeye devam ederse batar. Rüşvet, israf ve yolsuzlukla mücadele edeceğiz. Öyle yasalar hazırlayacağız ki; rüşvete uzananların eli yanacak” dedi.

MÜSLÜM GÜRSES’İN SÖZÜYLE ÇIKIŞTI

Bir tarafta namusuyla evine ekmek götürmeye çalışan aile reisleri olduğunu belirten Akşener, diğer tarafta da ‘İtibardan tasarruf olmaz’ diyen kibirliler olduğunu kaydetti. Bu kişilere Müslüm Gürses’in sözüyle seslenmek istediğini belirten Akşener, “Bu ülkeyi sen bölemedin. PKK bölemedi. Ama bu ülkeyi birbirine düşürecek olan, yolsuzluklarla ekmek peşinde koşanlar arasındaki problemdir. Yani bu ülkeyi yakarsa garipler yakar” diye konuştu.

ERDOĞAN BANA ‘EYT’ DİYEMİYOR

Akşener, Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın, dünyaya ‘eyt’ diye seslendiğini, ancak gariban Akşener’e seslenemediğini söyledi. Akşener, “Çünkü eyt derse vatandaşın bilgisi olur. Rakiplerini kendi seçti, bir farklı rakip çıktı, korkudan uykusu kaçıyor. Bu rakip hem Başbuğ Alparslan Türkeş’in, hem de Demirel’in çırağı. İkinci turda o yüzden Akşener’i istemez” dedi.

Meral Akşener, isim vermeden MHP Genel Başkanı Devlet Bahçeli’yi de eleştirdi. Akşener, şöyle konuştu:

“Bu arkadaşlar milli ise nasıl olur da milliyetçiliği ayaklar altına alanlarla yan yana gelir? ‘Türk milliyetçileri vampir gibi kandan besleniyor’ diyenlerle nasıl yan yana geldiler. 29 Ekim’de Peşmergenin davul zurna ile geçişi oldu. Buna yol verenler, lahmacun paralarını ödeyenler, hendekler kazılırken, oradaki vali ve emniyet müdürlerine ‘Kafanı çevir’ diyenler yerli ve milli, biz gayri milliyiz öyle mi? Hadi oradan. Önüne gelen FETÖ’cüymüş bu memlekette. Önce sağına ve soluna, sonra aynaya bak. Bütün gördüklerin FETÖ ve gayri millidir. Bu ülkenin parasının değerini yerle bir edenler gayri milli. Genelkurmay Başkanını terör örgütü suçlamasıyla hapse atanlar gayri millidir. Bütün askeri liseleri kapatanlar gayri millidir. Polis akademilerini kapatanlar gayri millidir.”

Mitingin ardından Akşener, Süleyman Demirel’in memleketi İslamköy’deki inşaat halindeki anıt mezarını ziyaret ederek dua etti.

İranlı kadınlar ne yapmak istiyor?

Türkiye’de hükümetin arayıp da bulamadığı bir girişim Fransa’dan geldi.

Fransa’da, aralarında eski Cumhurbaşkanı Nicolas Sarkozy, üç eski başbakan, Yahudi ve Hristiyan cemaati temsilcileriyle yazarların da bulunduğu 300 kişinin imzasıyla bir bildiri paylaşıldı. Bildiride Kuran’ı Kerim’de Anti Semitik olduğu iddia edilen bazı ayetlerin çıkarılması isteniyor. Bu saçma bildiri hükümete çok şahane pas verdi.

Ne var ki meselenin Fransa menşeili olması hükümet açısından kötü oldu. Malum Macron dünyada kim var kim yok, hepsiyle arayı iyi tutmayı amaçlayan, detaylara takılmayalım işimize bakalımcı bir lider. Avrupalı pek çok lider Erdoğan ile görüşmeyi tercih etmezken, Erdoğan’ı Elysee’de mart ayı sonunda ağırlayan isim Fransa Cumhurbaşkanı oldu. Bu bildiri Fransa’dan değil de Hollanda’dan gelseydi hükümet muhtemelen meseleyi daha da dallandırıp budaklandırabilir, tepe tepe kullanabilirdi.

Fransa bildirisi konuşulurken İslamcıların asıl atladığı hareket İran’dan geliyor. İran’da kadınlar sosyal medyada “Kuran’ı Kerim yakma” düellosu başlattı. Kadınlar Kuran’ı Kerim’i yaktıkları videoları sosyal medyada #Burning_Quran_Challenge etiketini İngilizce ve Farsça, “چالش_آتش_زدن_قرآن” paylaşıyor. Kadınlar videolarda önce yakmak üzere oldukları kitabı sayfa sayfa kameralara gösteriyorlar, yaktıkları kitabın gerçekten Kuran’ı Kerim olduğunu teşhir ediyorlar. Sonra da kendilerince bu eylemi gerçekleştiriyorlar.

Kutsal Kitabı banyosunda yakan bir kadın “bu hurafelerle dolu bir kitap. Bu kitabı herkes gerçekten okusa ve anlasa İslam Cumhuriyeti bir dakika bile ayakta kalmazdı” diyor. Kuran’ı devrim öncesi döneme ait İran sanat müziği eşliğinde yakan bir kişiye ait video var. Bazı kadınlar bu eylemi yaparken yüzlerini göstermekten de çekinmiyor. Sarışın bir İranlı kadın paylaştığı videoda, “Bu Kuran’ı yakıyorum çünkü beni 20 yıl boyunca kandırdılar ve bu kitabı bana zorla kabul ettirdiler. Bu eylemi daha iyi bir İran için ve gelecek nesillerin baskı altında olmaması için yapıyorum” diyor. Bir başka kadın “hurafeler yakılmalı artık 21. yüzyıldayız” diyor.

Bir avuç kadının Kuran’ı Kerim’i yakmasıyla dünya değişmeyecek, İran’da rejim falan düşmeyecek. Hatta muhtemelen rejim toplum üzerindeki baskıyı arttırmak için bu videoları kullanacak. Rejimi en katı haliyle uygulamak isteyen muhafazakarlar, “Bakın ılımlı Ruhani iktidara geldi özgürlüklerden bahsetti, dinsizlik, fitne, islam düşmanlığı aldı yürüdü” diyecekler. Sopayı şiddeti savunacaklar. Fakat bu da öte yandan, gördükleri baskıdan dolayı İslam’dan nefret etmiş kadınlara İslamı sevdirmeyecek, fikirlerini değiştirmeyecek. Sopayla, silah zoruyla, hapis tehdidiyle hiç bir rejim kimseye bir şeyi sevdiremez. Ancak bir süreliğine susturabilir.

Ancak baskıcı rejimlerin bir açmazı da bu. Halk üzerine sürekli uygulanan korku, bir zaman sonra olağan hale geliyor ve korku yıldırıcı olmaktan çıkıyor. İran İslam Cumhuriyeti’nde Kuran’ı Kerim yakma eylemi gerçekleştirirken yüzünü göstermekten çekinmeyen kadın korkunun yıldırıcılığının kırılma anının simgesi adeta mesela.

Velhasılı kelam, sopayla, korkuyla, tehditle kimseye bir şeyi sevdiremezsiniz, sevdirmek istediğiniz şey, size göre dünyanın en temiz mesajı, en ulu ülküsü, en şerefli amacı olsa da.

‘Türkiye, dolara bağımlılıktan kurtulmak için altınlarını geri

Türkiye’nin altın rezervlerini artırması ve ABD’den altınlarını geri çekmesini değerlendiren Alman uzmanlar, Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın ülkenin dolara bağımlılıktan kurtulması gerektiği yönündeki açıklamalarına dikkat çekti.

Sputnik’in aktardığı habere göre, Türkiye’nin altın rezervlerini önemli ölçüde artırdığını belirten Frankfurter Allgemeine Zeitung, “Dünya Altın Konseyi’nin verilerine göre, Türkiye Merkez Bankası son bir yıl içinde rezervlerini iki kat artırarak 231.9 tona ulaştırdı. Eğer buna, rezervlerinin bir kısmını giderek zayıflayan TL olarak değil altın olarak tutan özel bankaların elindeki rezervler de eklenirse toplamda 25 milyar dolar değerinde yaklaşık 595.5 ton altın çıkıyor. Bu da Türkiye’deki döviz rezervinin yaklaşık dörtte birine tekabül ediyor” diye yazdı.

Diğer ülkelerin altın rezervleriyle karşılaştırılan Türkiye’nin bu alanda tüm dünyada 10’uncu sırada yer aldığını aktaran gazete, Ankara’nın altın rezervlerini artırmaya devam ettiğini belirterek, “Ülke, yıl başından bu yana, Erdoğan’ın izlediğine benzer strateji uygulayan Rusya’dan sonra en büyük ikinci artışı sergiledi. Moskova ve Ankara, altın alımları sayesinde başta dolar olmak üzere döviz rezervlerinden daha fazla bağımsız olmaya çalışıyorlar” ifadelerini kullandı.

‘TALEP YÜZDE 34 ARTTI’

Türk lirasının değerini kaybetmeye devam ettiğine dikkat çeken Alman gazetesi, bu bağlamda vatandaşların da altınla ilgilenmeye başladığını belirterek, “Yıl başından bu yana altın ürünlerine talep yüzde 34 arttı” dedi.

Deutsche Bundesbank’ın da son yıllarda ABD’den yaklaşık 300 ton ve Fransa’dan 374 ton altın geri çektiğini belirtilen haberde, şimdi bu altınların Frankfurt’ta tutulduğunu belirtilerek, “Bu karar, Alman altınının kaybolduğu ve devletin gerekirse bu altınlarına erişemeyeceği yönündeki tartışmalar ve şüpheler üzerine 2012’de alındı” dendi.

Almanya, 3 bin 372 ton 200 kg ile ABD’nin ardından en büyük altın rezervine sahip ikinci ülke.