Tarafsız Habercilik

Seyircilikten oyunculuğa terfi ettiler

KADİR İNCESU

Ataşehir Belediyesi kurulduğu 2009 yılından beri kültür ve sanata verdiği önem ile dikkat çekiyor.

Mustafa Saffet Kültür Merkezi, Neşet Ertaş Kültürevi, Düştepe Oyun Müzesi, Ahmet Telli Çocuk ve Halk Kütüphanesi, Ferhatpaşa Gençlik Merkezi, Cemal Süreya Etkinlik Merkezi, İçerenköy Sanat Eğitim Merkezi, Yenisahra ATAMEM, ATAMEM, Zübeyde Hanım Eğitim ve Kültürevi ile Ferhatpaşa Bilim ve Sanat Merkezi’nde düzenlenen etkinlikler, kurslar, atölyeler ve gösterilere Ataşehirliler yoğun ilgi gösteriyor.

seyircilikten-oyunculuga-terfi-ettiler-472728-1.

Ataşehir Belediyesi Kültür ve Sosyal İşler Müdürlüğü’nün “Sanat Eğitimini Mahallenize Getiriyoruz” projesi kapsamında gerçekleştirilen tiyatro kursları da sanatseverlerin ilgi odağı oldu. MSKM Tiyatro Grubu, Neşet Ertaş Kültürevi Tiyatro Grubu, Neşet Ertaş Kültürevi Kadın Tiyatro Grubu ve ATAMEM Tiyatro Grubu kursiyerleri iki yıl süresince aldıkları eğitimin meyvelerini vermeye başladılar.

İki yıllık eğitim sürecinde diksiyon, ses, nefes, oyunculuk, rol, mimik ve doğaçlama eğitimi gören kursiyerler MSKM’de sahne aldılar. Çeşitli meslek ve yaş gruplarından olan kursiyerler 2 yıllık çalışma süreci sonunda çıktıkları sahnede, gösterdikleri performans ile büyük beğeni topladılar. Öyle ki; Ataşehir Belediyesi Kültür ve Sosyal İşler Müdürü T. Volkan Aslan tiyatronun yanı sıra perküsyon, dans, bale, halk oyunları, gitar, piyano ve keman eğitimlerine katılan bütün kursiyerlerin azminden, dolayısıyla da başarılarından gurur duyduklarını belirterek, “MSKM’de sahnelenen oyunların belediyemizin gerçekleştirdiği tiyatro festivallerinde sahnelenmesini sağlayacağız. Gerçekten bütün oyuncularımız çok başarılı… Oyuncularımızı, eğitmenlerimizi yürekten kutluyoruz. Ataşehir Belediyesi olarak bu alandaki çalışmalarımızı devam ettireceğiz” dedi.

seyircilikten-oyunculuga-terfi-ettiler-472729-1.
Müge ve Tolga Hercihan çifti

ATAMEM Tiyatro Grubu da etkinlikler kapsamında Aziz Nesin’in yazdığı “Aziz Nesin Vapuru” adlı oyun ile MSKM’de sahne aldı. Akın Acar, Arzu Kahveci, Burak Daşdemir, Didem Küçükdoğan, Engin Tüyel, Hacer Kızılhan, Hakan Coşkun, Müge Mor Hercihan, Münevver Öztürk, Nadiye Karahan, Naz Atasoy, Rüya İçten ve Tolga Hercihan’dan oluşan ekip oyun sonunda uzun uzun alkışlandı.

Müge Mor Hercihan ve Tolga Hercihan da grubun başarılı iki ismi olarak dikkat çekti. Oyun sonrası görüştüğümüz Müge ve Tolga Hercihan çifti tiyatronun hayatlarını zenginleştirdiğini ifade etti. Anaokulu öğretmeni olan Müge Mor Hercihan, bir velisi aracılığıyla Ataşehir Belediyesi’nin gerçekleştirdiği tiyatro kurslarından haberdar olduğunu belirterek; “10 yıldır anaokulu öğretmeni olarak çalışıyorum. Okul öncesi öğretmeni olduğum için tiyatro ve drama ilgi alanıma giriyor zaten… Çocukluğundan beri tiyatroya ilgim vardı. Çocukluğumun geçtiği yerin imkanları pek de uygun değildi. Üniversite yıllarında mesleğim gereği çeşitli çalışmalarım oldu. Animatörlük ve çocuk tiyatrolarıyla ilgilendim,” dedi.

Evliliklerinin ilk aylarında önlerine gelen fırsatı değerlendirerek ATAMEM’de çalışmalara başladıklarını ifade eden Müge Mor Hercihan şöyle konuştu: “Tiyatro bizim için bir tutku, fırsat buldukça tiyatroya gidiyoruz. Özellikle Ataşehir Belediyesi’nin düzenlediği tiyatro festivalindeki oyunları fırsat buldukça izledik. Ancak çalışmalara başladığımız güne kadar kendimiz için bu anlamda bir çabamız olmamıştı. Eşim de benim isteğimi kırmayarak kaydını yaptırdı. Çalışmaları hiç aksatmadık. İlk yıl doğaçlama tiyatro üzerine çalıştık. Bizim için bir keyif, eğlence olmuştu. Günlük hayatta olamayacağımız karakterlere bürünmek bize çok şey kattı. Tiyatro bizim için terapi oldu. Tiyatro bize mutluluk ve pozitif enerji veriyordu. Bu durum da bütün yaşamımıza olumlu etki yaptı. Yakın çevremizden, eşimle çalışmalardan aldığımız keyfi görenler de tiyatroya ilgi göstermeye başladılar.”

Bir sene boyunca hazırlandıkları “Aziz Nesin Vapuru” adlı oyunda sahne sırası kendisine geldiğinde çok heyecanlandığını söyleyen Müge Mor Hercihan, “Herhangi bir oyunu izlerken içinize bir ateş düşüyor, neden ben yapmıyorum diyorsunuz. Çekinerek başlıyor ve başarıyorsunuz, bu mutluluğun tarifi yok. Oyun başlayana kadar hiç heyecanlı değildik. Sıram geldiği anda inanılmaz bir heyecan yaşadım. Başladım ve bitirdim. Sanki yılların oyuncusu gibi hissettim kendimi” şeklinde konuştu.

seyircilikten-oyunculuga-terfi-ettiler-472731-1.

2 yıl süresince eşi Müge Mor Hercihan ile birlikte çalışmalara katılan ve sahnede gösterdiği performans ile beğeni toplayan Tolga Hercihan da oldukça heyecanlıydı.

Eşinin tiyatro çalışmalarına birlikte katılma önerisinin kendisini biraz şaşırttığını belirterek, “Çünkü geçmişimde tiyatro yoktu. Hayır dedim. Sonuçta çalışan bir insanım, fırsat bulamam diye düşündüm. Israrları karşısında eşimi kıramayarak çalışmalara katıldım. İyi ki de katılmışım. İyi ki Ataşehir Belediyesi bu kursu düzenlemiş. Tiyatro konusunda kabiliyetim olmadığı düşüncesindeydim. İlk bir ay tanışma ve kaynaşma dönemiydi. Sonrası ise harikaydı. Çok güzel bir ortam oluştu. Her işimizi erteledik fakat çalışmalarımızın olduğu Perşembe günleri için hiçbir plan yapmadık” şeklinde konuştu.

2 yıllık çalışma süreci içerisinde kazandığı tecrübenin olumlu yansımalarını iş hayatında da gördüğünü belirten Tolga Bey oyun öncesi yaşadıklarını da anlattı: “Ölmeden önce yapılması gereken 50 şey diye bir kitap okumuştum. Bir tanesi de buydu. Gerçekleşti. Ulaşması zor bir hedefti. Çok çalıştık, başardık. Oyun öncesi çok heyecanlıydım. Dışarı çıktım, arkadaşlarımla zaman geçirdim. Arkadaşlarım beni arayıp bulamamışlar. Kendimi düğünden kaçan damat gibi hissettim. Ekibimiz amatör olmasına karşın çok iyiydi. Motivasyon üst düzeydeydi. Oyun sonrası selam kısmında eşimle, kendimle, ekip arkadaşlarımla çok gururlandım. Yapamıyorum diye bir şey olmadığını düşündüm.

Son sözü Müge ve Tolga çifti birlikte söyledi: “Oyun bittiğinde bir kez daha sahneye çıkmamız gerektiğini düşündük. Ataşehir Belediyesi’ne hocalarımız A. Ercan Tulunay ve Yöntem Tican’a teşekkür ederiz. Bizi tiyatro seyirciliğinden oyunculuğa terfi ettirdiler.”

Dış politikadaki başarısız tablo: ‘Libya’da ne işimiz var’dan Libya’ya NATO ile saldırmaya

MUSTAFA K. ERDEMOL [email protected]

Türkiye’nin Ortadoğu’da söz sahibi olma iddiası, “Komşularla Sıfır Sorun” politikası “Arap Baharı” olarak adlandırılan süreçle bitti. Suriye’ye daha sonra değineceğim ama öncelikle Türkiye’nin bu süreçte Mısır’la ilişkilerinin nasıl bozulduğuna bakalım.

Mısır’da halk hareketinin rüzgarıyla, ama ABD’nin de açık desteğiyle Hüsnü Mübarek’in devrilmesinden sonra yapılan ilk serbest seçimde Cumhurbaşkanı olan Müslüman Kardeşler mensubu Muhammed Mursi halkta büyük tepki uyandırdı. Mursi’nin gerici İslamcı politikaları nedeniyle, yine bir halk hareketiyle devrilmek üzereyken ordu müdahalesiyle görevden uzaklaştırılması İslamcı AKP iktidarının tepkisini çekti. Bu tepki aslında iktidarın Ortadoğu politikasının tıkanmasına yol açan nedenlerden biri oldu.

Çünkü Mısır’da Mursi’nin görevden alınmasını iç siyasette malzeme olarak kullandı Erdoğan. Erdoğan ile arkadaşlarının tepkisi “İslamcı ideolojilerine” uygun bir tepkiydi ama geleneksel Türkiye dış politikasında örneği daha önce görülmeyen bir tutumdu. Mısır Dışişleri Bakanlığı Türkiye’nin Kahire Büyükelçisi Avni Botsalı’dan ülkeyi terk etmesini istedi. Türkiye’yle ilişkilerin derecesini düşürme kararı alan Mısır ayrıca Ankara Büyükelçisi’ni de geri çağırdı. Ankara’nın cevabı gecikmedi. Mısır’ın Ankara Büyükelçisi Abderahman Salaheldin de, Türkiye tarafından persona non-grata (istenmeyen adam) ilan edildi.

Mısır, Türkiye Büyükelçisi’ni kovma gerekçesini “Ankara sürekli içişlerimize karışıyor” sözleriyle duyurdu. Zamanlaması berbat bir gelişmeydi bu. 2014 Eylül’ünde BM toplantısında iki ülke dışişleri bakanlarının görüşmesi planlanmıştı, ama Erdoğan’ın Abdülfettah Sisi’yi eleştirmesi bu toplantının iptaline yol açtı. Mısır’la ilişkilerin bozulması başka sorunlara da yol açtı. Türkiye İsrail ile de bozuşunca Doğu Akdeniz’de de etkisini yitirmeye başladı. İsrail, Yunanistan ve Rum Yönetimi ile ilişkilerini geliştirdi. ABD-Türkiye – İsrail ortak tatbikatına artık Türkiye değil Yunanistan alındı İsrail’in önerisiyle. Mısır da işte bu İsrail – Yunanistan – Kıbrıs Rum Yönetimi arasındaki ortaklığa dahil oldu. Mısır, Yunanistan ve Kıbrıs Rum Yönetimi dışişleri bakanları Kahire’de bir araya gelerek Kahire Deklarasyonu’nu imzaladılar ve Kıbrıs Rum Yönetimi sınırlarından çıkarılacak gazın Mısır üzerinden satılması konusunda anlaşmaya vardılar.

Mısır’a alınan tavır İslamcı ve mezhepçi tutumun bir göstergesiydi. Bu tutumu daha sonra da defalarca sergiledi AKP iktidarı. Bangladeş’te ülkenin Pakistan’dan ayrıldığı dönemde ülkeye ihanet ettikleri gerekçesiyle bazı Sünni İslamcı liderlerin idam edilmesini kınadığını açıklayan Erdoğan, Suudi Arabistan’da arkadaşlarıyla beraber idam edilen Şii din adamı Şeyh Nimr El-Nimr’in idamı konusunda ne düşündüğü sorulduğunda “Bu Suudi Arabistan’ın iç işidir” demişti.
O kadar esip gürlemesine rağmen Erdoğan, yine her zaman yaptığı gibi Mısır’la ilişkileri düzeltmenin yollarını aradı gizli kapaklı bir biçimde. İlişkilerin düzelmesinde yardım istediği ülke ise yıllardır bir hanedanın diktatörlüğüyle yönetilen, Sisi’ye yönelik sözleriyle tepkisini çektiği Suudi Arabistan’dı.

Hamas, malum Filistinli İslamcı bir örgüt. Erdoğan’ın bu örgüt ile lideri. Hamas’tan yana tutum alıp liberal laik El Fetih ağırlıklı resmi Filistin yönetimine karşı olduğu biliniyor Erdoğan’ın.

Ama Erdoğan’ın kavgalı olduğu Sisi ile hep destek verdiği Hamas arasındaki ilişkiler bakın hangi boyuta geldi. Hamas Siyasi Büro Başkan Yardımcısı İsmail Heniyye, hareketinin Mısır’la ilişkilerinde yeni bir sayfa açtığını belirtti. Heniyye, Katar’ın desteğiyle Gazze Şeridi’nin güneyinde inşa edilen evlerin dağıtım töreninde yaptığı konuşmada, “Mısır’la ilişkilerimizde yeni bir sayfa açtık” dedi.

Konuşmasında Mısır’a yaptığı ziyarete de değinen Heniyye, “Mısır’daki kardeşlerimizle siyasi durum, ikili ilişkiler, Gazze’nin ihtiyaçları ve ablukanın kaldırılması meselelerini görüştük. Temaslarımız kapsamında güvenlik konusuyla ilgili endişeleri de ele aldık. Sınırda ticaretin geliştirilmesi yönünde görüşmeler var “ ifadelerini kullandı.

İlk anda Hamas’ın Erdoğan’ı Mısır konusunda yalnız bıraktığı sanısına yol açacak bir durumdu bu. Ancak, öyle olmadığı, İsrail’le geliştirdikleri “iyi ilişkiler” nedeniyle hem Türkiye’nin hem de Mısır’ın, Katar’ın da katkısıyla tabii, Hamas’a yeni bir “siyasi hat” çizildiği ortaya çıktı. Hamas, açıkladığı yeni “siyaset belgesi”yle “Filistin’in kurtuluşu” mücadelesinden (!) ciddi bir geri dönüş yaptı.

Recep Tayyip Erdoğan İslamcı hezeyanlarla Davos’ta “one minute” şovunu sergilerken İsrail’in batı için ne ifade ettiğini hesaplayamadı. Neden sonra ilişkileri düzeltmek için çabaladı. Çünkü tüm Batı, Ortadoğu’daki cihatçılara karşı İsrail’in önemli bir güç olduğunu kabul ediyor, güçlü istihbarat ağından yararlanıyordu. Türkiye de İsrail’le istihbarat paylaşımları yapan bir ülkeydi. İkinci olarak enerji konusu belirleyiciydi. Erdoğan “terörist devlet” dediği İsrail’le ilişkilerin düzelme yoluna girmesinden sonra bambaşka bir üslup kullandı. Gazze’ye insani yardım götürmek üzere yola çıkan ancak İsrail askerlerinin saldırısı sonucu 10 kişinin yaşamını yitirdiği Mavi Marmara gemisine yönelik saldırıya ilişkin, bir iftar yemeğinde aynen şunları söyledi:

“Bana mı sordunuz?”
“Değerli kardeşlerim, Türkiye olarak biz hangi adımı atıyorsak atalım bu adım bilinmelidir ki her zaman karşılıklı milletlerin kazanımına dayalı bir adımdır. Hiçbir zaman hiçbir adımı tek taraflı düşünmedik. Kazan kazan esasına dayalı olarak bu adımları atmışızdır. Türkiye de kazanmalı Rusya da kazanmalı, İsrail de kazanmalı. Hassasiyetimiz olduğu gibi bundan sonra da devam edecektir. Fakat İsrail ile ilgili olayları bazıları farklı şekilde kaşıyorlar. Biz ilişkilerimizi niye kesmiştik. Peki, duruşumuzda o günden bu güne herhangi bir değişiklik oldu mu olmadı. Şimdi Obama’nın araya girmesiyle başlayan yeni süreç 3 başlık talebimiz vardı, özürdü bir tanesi, özür olayını bizzat Obama’nın yanında İsrail Başbakanı ifade ettiler. O günden bugüne üç yıl içerisinde İsrail tarafıyla görüşmeler oldu. Niye anlatıyorum bunları?

Hedef saptıranlar var. Duymayıp uyduranlar var. Vatandaşlarımız bunları bilsin istiyorum, olayı yaşayan benim. Sen neyi duydun, neyi gördün, neyi bildin? Söylemediğim şeyleri söylemiş gibi gösterenler var, akşam başka sabah başka konuşur çünkü bunlar. İkinci madde neydi? Dedik ki tazminat. Görüşmeler yapıldı, 20 milyon dolar 10 şehidimiz için tazminat belirlendi. Siz daha fazlasına layıksınız diyorlar, kanın rakamı olur mu? Böyle bir tazminata karar verilmiş, alır veya almaz biz burada uluslararası bazda bir adım atıyoruz. Türkiye’den böyle bir insani yardımı götürmek için günün başbakanına mı sordunuz? Biz zaten yardımı yaptık, yapıyoruz. Bunları da yaparken, gövde gösterisi olsun diye mi yapıyoruz? Edebi adabı içinde yaptık yapıyoruz”.

***

dis-politikadaki-basarisiz-tablo-libya-da-ne-isimiz-var-dan-libya-ya-nato-ile-saldirmaya-472545-1.

Arap Baharı’nın felakete sürüklediği Libya konusunda da Türkiye ikiyüzlü bir politika izledi. Libya’ya bir NATO müdahalesinin konuşulduğu dönemde Türkiye, “Bizim Libya’da ne işimiz var?”, “NATO Libya’ya müdahale edemez’ demesine rağmen konuyla ilgili olarak çıkan BM Güvenlik Konseyi kararından sonra NATO askeri planlamasına Türk savaş uçaklarıyla, gemileri de alındı.

O dönem Başbakan olan Erdoğan, “BM kararının derhal uygulamaya konulmasını, ateşkesin sağlanmasını” istedi. Yani Libya’ya askeri bir operasyonu destekleyeceğini ilan etmiş oldu.

Yeni Osmanlıcı politikaların, eskiden Osmanlı egemenliğinde olan bölgelerde hâlâ itibar göreceğine kendilerini nasıl inandırdıkları incelenmeye değer. Davutoğlu/Erdoğan ikilisi çağdaş siyasetin gerçeklerinin farkına varamamış, “nostalji hastalığı”na tutulmuş figürler. Bunlarda mevcut bulunan, gittikçe hastalıklı hale gelen “ecdat tapınması” ülkeyi bugüne kadar yaşamadığı sorunların içine attı oysa. Topladıkları kalabalıkların hoşuna gidecek gerçeklikten kopuk söylemleri dış politikada karşılık bulamamış söylemler.

İki güne sığdırılamayacak dış politika felaketleri bunlar. Okurlarımız dilerlerse yazmış olduğum Dış Politikada İflasın Arka Planı (BirGün Yayınları) adlı kitabı okuyabilirler.

Çin’in yanıtı ne olacak?

Çin’in Ortadoğu Özel Temsilcisi Gong Xiaosheng, Mısır ve İsrail’in, Pekin’den Filistin-İsrail barış sürecinde “büyük bir rol” oynamasını talep ettiklerini söylemesi üzerinde durulmaya değer bir konu. Her şeyden önce, Filistin sorununa ABD’den başkasının dahil olmasını istemeyen İsrail açısından büyük bir tutum değişikliğidir bu.

Mısır ile İsrail’in bu çağrısı Çin’den karşılık bulur mu? Çünkü Çin, dış politikada özellikle Deng Şiao Ping dönemiyle başlayan “uluslararası sorunlardan uzak durma” tutumunu uzun süre sürdürdü. Şimdiki Devlet Başkanı Şi Jinping’le bu politikanın terk edilip daha aktif bir çizgi izleneceğinin işaretleri var.

Ekim 2017’de Çin Komünist Partisi’nin 19. Ulusal Parti Kongresi’ne verdiği raporda, Şi, Çin’in yeni uluslararası rolünü “Çin halkı, ayağa kalktı, zenginleşti ve güçlendi. Şimdi gençleşmenin meyvelerini kucaklayacağız. Yeni dönem Çin’in insanlığa daha fazla katkı sağladığı bir dönem olacak” sözleriyle açıklamıştı.

ÇKP kongrelerini izleyenler, hiçbir Genel Sekreter’in kongre açılışında Çin’den “büyük güç” olarak söz etmediğini bilirler. Bunu ilk söyleyen Şi Jinping oldu. Ama bunu söylerken asla emperyal bir güç olmayacaklarının da altını çizdi. “Güç” dedi ama “sorumluluk sahibi bir güç” eklemesini de yaptı. Çin’in yeni konumu çok özetle böyle.
Büyük, karışık, çalkantılı bir tarihi var Çin’in. 19. yüzyılın ortalarından, 20. yüzyılın ortalarına kadar süren yarı sömürgecilik, askeri yenilgiler, iç savaşlar tarihidir bu. Ama bunların hepsi 1949 Çin Devrimi’yle son buldu. Mao’nun birleştirdiği bir ülkedir Çin artık. Deng Şiao Ping ise ülkenin bugünkü gelişmesinin temellerini atan bir lider olarak anılıyor. Şimdiki lider Şi Jinping de “gençleştirme”yi önemsiyor, ülkesini “sorumlu büyük güç” haline getirmeye çalışıyor.

Şi, emperyal bir güç olmayacaklarını söyledi ama “kazan – kazan” politikası takip edeceklerinin de altını çizdi. Küreselleşmeye de büyük değer veren bir lider olduğunu biliyoruz. Kongrede “önce Çin” politikası gütmeyeceklerini söylemesi küresel eğilimlere uygun bir tutum. “Hiçbir ülke tek başına insanlığın karşılaştığı zorluklarla mücadele edemez. Hiçbir ülke kendini kapayarak da sorunları çözemez” sözleri de bu açıdan anlamlıdır. Bu sözlerin pratik karşılığı Çin Halk Cumhuriyeti’nin Paris İklim Değişikliği Anlaşması’na da İran’ın nükleer anlaşması da bağlı kalacağını ifade etmesidir.

Bugünkü durum şu; Çin’in dünyanın her yerinde yatırımları var. Bu onu siyasi olarak da etkili bir ülke yapıyor. Bu nedenle barışın, istikrarın korunması Çin için de önemli bir konu. Uluslararası yatırımları, bunun sağladığı etkinliği sürdürebilmenin yolu küresel istikrarı korumaktan geçiyor. Bunun için de alternatif projelerle çıkıyor dünyanın önüne. “Bir Kuşak Bir Yol” projesi bunların içinde en önemli olanı. Bu proje sayesinde Çin, kendi ekonomik yüklerini de Pakistan gibi ülkelere ihraç etme şansını buldu.
Yani Çin artık dış politikada daha aktif olacağı yeni bir döneme giriyor. Bunun zorlukları da var, beraberinde getireceği fırsatlar da.

Diğer ülkelerle yakın işbirliği içinde olması gerektiğinin farkında artık Çin. AB ile ilişkileri de farklı bir boyuta dönüşebilir. Çünkü ABD ile girdiği ticaret savaşında, AB Pekin’le diyaloğunu geliştirmek zorunda kalacak. Sadece bu değil AB’nin yapması gereken, Çin’in politikalarını da kabul etmek zorunda. ABD ile arasındaki sorunlarda “sorumlu bir güç” olan Çin’i yanında bulması AB’nin yararına olur.

Uluslararası stratejisini geliştiren bir ülke olan Çin de, bu stratejiyi sürdürmek istiyorsa başka ulusları da dinlemek zorunda. Bunu yavaş yavaş yapıyor aslında. Birkaç ay önce Suriye sorununda daha aktif rol alacaklarını duyurmuştu Pekin. Şu ana kadar herhangi “aktif” bir katılımına tanık olmadık Pekin’in ama uluslararası platformlarda sesini daha da yükseltir olduğunu biliyoruz.

Bu nedenle, artık ABD’nin dışında “taraf”lar da aradığını öğrendiğimiz İsrail’in de Mısır’ın da Ortadoğu’nun en önemli anlaşmazlıklarından Filistin konusunda Çin’i taraf olmaya çağırmaları zamanlama açısından çok uygun. Dünyanın çatışmalı bölgelerinde istikrar olması kendi açısından da önemli olan Çin artık yatırımlarını çoğaltmak, bu yatırımlarının siyasi etkisini sürdürmek için sorunlu bölgelere “sorumlu bir güç” olarak yaklaşmak zorunda.
Bakalım Çin, Mısır ile İsrail’in bu çağrısına ne yanıt verecek?

Slovenya’da 1,7 milyon seçmen sandık başına gitti

Orta Avrupa ülkesi Slovenya’da halk parlamento seçimleri için sandık başına gitti.

Yeni hükümetin belirleneceği seçimlerde 1,7 milyon seçmen oy kullanacak.

Ülkede eski Başbakan Miro Cerar liderliğindeki hükümet, başarısız olan bir demiryolu projesi nedeniyle mart ayında istifa etmiş, ardından öngörülen tarihten yaklaşık bir ay önce erken genel seçime gitme kararı alınmıştı.

Seçim öncesi yapılan kamuoyu yoklamaları, ülkede 2004-2008 ve 2012-2013 yılları arasında başbakan olan Janez Jansa’nın başkanlığını yaptığı, sağ görüşlü ve göçmen karşıtı Slovenya Demokrat Partisinin seçimden tek başına iktidar olarak çıkacağına işaret ediyor.

Yugoslavya’yı oluşturan devletlerden biri olan Slovenya, Yugoslavya’nın dağılmasının ardından 1991 yılında bağımsızlığını kazanmıştı. 2004 yılında AB üyesi olan ülke, 2007’de ortak para birimi avroya geçmişti.AA

Muharrem İnce: Türkiye’nin kendi içinde barışmaya, ekonomisini büyütmeye ve adil bölüşmeye ihtiyacı var

Cumhuriyet Halk Partisi’nin cumhurbaşkanı adayı Muharrem İnce, Yunanistan’ın Gümülcine ile Bulgaristan’ın Kırcaali kentlerini ziyaret etti. İnce, sabah saatlerinde beraberinde CHP milletvekilleri Engin Altay, Erdin Bircan, Mustafa Akaydın, Yaşar Tüzün, Emre Köprülü, Kamil Okyay Sındır, Namık Havutçu, Edirne Belediye Başkanı Recep Gürkan, Kırklareli Belediye Başkanı Mehmet Siyam Kesimoğlu, CHP’li Edirne, Tekirdağ ve Kırklareli’nin bazı ilçe belediye başkanları ile İpsala Sınır Kapısı’ndan karayolu ile Yunanistan’a geçti. İnce beraberindeki heyet ülkeye girdikten sonra Yunan polisi tarafından sıkı güvenlik önlemleri alındı ve polis eskortları eşliğinde Gümülcine’ye ulaşıldı.

Muharrem İnce, Batı Trakyalı Türklerin yoğun olarak yaşadığı Gümülcine’de önce Türklere ait bir eczaneye girerek, “Çok konuşuyorum, sesim kısılıyor. Sesime uygun bir ilaç var mı?” diyerek ilaç istedi. Eczacının, olmadığını söylemesi üzerine İnce, eczaneden ayrıldı.

muharrem-ince-turkiye-nin-kendi-icinde-barismaya-ekonomisini-buyutmeye-ve-adil-bolusmeye-ihtiyaci-var-469964-1.

İnce, kentte ilk ziyaretini Türkiye’nin Gümülcine Başkonsolosu Murat Ömeroğlu’na yaparak, basına kapalı bir süre görüştü. İnce, daha sonra yine Yunan polisinin sıkı güvenlik önlemleri altında Gümülcine Türk Gençler Birliği’ni ziyaret etti. Burada bulunan Türkler tarafından yoğun ilgiyle karşılanan İnce’ye, Gümülcine Türk Gençler Birliği Yönetim Kurulu Üyesi Taha Hüseyinoğlu, filografi sanatıyla yapılmış, birliği sembolize eden Arapça ‘Elif’ harfinin bulunduğu bir hediye verdi.

Batı Trakyalı Türklerle sohbet eden İnce, önce bir sandalyenin üzerine çıkarak, “Türkiye’den gelenler arka tarafa geçsin. Ben soydaşlarımla konuşacağım” dedi. Sandalyeden inen İnce, konuşmasında şöyle dedi:

“24 Haziran’da Türkiye’de bir seçim yaşayacağız. Bu önemli bir seçim. Ben Allah’ın izni milletin isteğiyle kazanacağıma inanıyorum. Görüntü öyle. Türkiye’de yaptığımız konuşmalarda söylediğimiz şu: İlkemiz; yurtta barış, dünyada barış. Türkiye’de barış, bölgede barış, dünyada barış. Zaten Gazi Mustafa Kemal Atatürk’ün Cumhuriyeti kurarken dış politikasının temel prensibi oydu. Yani diyoruz ki, Türkiye kendi içerisinde barışsın, Türkiye komşularıyla barışsın, bölgesinde barışsın. Dünyada barış olsun. 1923’te Türkiye Cumhuriyeti kurulduktan hemen sonra Sadabat Paktı imzalandı, Balkan Paktı imzalandı. Bölgeyi bir barış denizine dönüştürmek istediler. Unutmayın 1934’te Atatürk, Nobel Barış Ödülü’ne aday gösterildi. Türkiye’nin ve bölgenin buna yeniden ihtiyacı var. Türkiye’nin kendi içinde de barışmaya, ekonomisini büyütmeye ve adil bölüşmeye ihtiyacı var. Sen niye buraya geldin diye bana soranlara sesleniyorum. Ben ailesi mübadeleyle Drama’dan Türkiye’ye gelen, kökeni Tanrı Dağı yörüklerinden olan bir ailenin çocuğuyum. Gönül bağımız var. Dertleşmek istedik, başka bir niyetimiz yok. Siz başka bir ülkenin vatandaşısınız, siz bu ülkeye vergi veriyorsunuz, kalkınması için çalışıyorsunuz. Hiçbir itirazımız yok buna. Kimliklerini korumak, savunmak hakkınız. Bu dünyanın her yerinde böyledir. Sizlerin en büyük sorunlarından birinin Türkiye’de okuyan çocuklarınızın barınma sorunu olduğunu biliyorum. Ama benim Türkiye’de verdiğim bir söz var. İki yıl içerisinde Türkiye’de okuyan hiçbir çocuğun tarikat yurtlarına ihtiyacı kalmayacak. Türkiye Cumhuriyeti çocuklarını barındıracak güce sahiptir. Asla o çocuklar ortalıkta bırakılmayacak, asla öğrencilerimizi ne idüğü belirsiz insanların eline düşürmeyeceğiz.”

‘YUNANİSTAN’LA HER ŞEY KARŞILIKLI’

Yunan gazetecilerin Türkiye’de 2 Yunan askerinin tutuklanmasıyla ilgili sorusu üzerine İnce, “Türkiye’nin bir hukuk devleti olması için uğraşıyorum. Konuyu takip ederim ancak yargıya talimat verme noktasında birisi de değilim” yanıtını verdi. Ardından, “Askerler Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın özel isteğiyle mi tutuklu” şeklindeki soru üzerine İnce, “Öyle bir şey olduğuna inanmıyorum. İki ülke arasında bu gibi problemler var. Türkiye de kendi askerlerinin iadesini istiyor, Yunanistan iade etmiyor. Karşılıklı olarak bunlar yaşanıyor” dedi. İnce, adalarda yaşanan sorunlar ile sorulan soruya da, “Ege’nin iki yakası bir araya gelmeden, iki ülkenin iki yakası bir araya gelmez. Oturacağız, konuşacağız” karşılığını verdi.

İnce, Gümülcine’de Türk Öğretmenler Birliği, Çukurkahve, Batı Trakya Türk liderlerinden Sadık Ahmet’in mezarını da ziyaret etti.

muharrem-ince-turkiye-nin-kendi-icinde-barismaya-ekonomisini-buyutmeye-ve-adil-bolusmeye-ihtiyaci-var-469963-1.

BAZI GAZETECİ VE CHP’LİLER YUNANİSTAN’A ALINMADI

Bu arada CHP’nin cumhurbaşkanı adayı Muharrem İnce’nin Yunanistan’ın Gümülcine kentindeki temaslarını takip edecek gazetecilerden bazıları ile CHP’li milletvekili ve başkanlardan oluşan heyet ülkeye sokulmadı. İpsala Sınır Kapısı’ndan Yunanistan’ın Kipi Sınır Kapısı’na geçen gazetecilere, Yunan polisi, İnce’nin heyetinde geleceklerin Dışişleri Bakanlığı’na bildirilmesi gerektiğini, ancak bildirilmediğini belirterek, giriş izni vermedi. Sınır kapısında 2 saat bekleyen gazeteciler daha sonra İpsala Sınır Kapısı’na dönmek zorunda kaldı. Yunanistan’a giremeyen gazeteciler, Kapıkule Sınır Kapısı üzerinden, Bulgaristan’a geçerek, İnce’nin Kırcaali kentinde katılacağı iftar programına izlemek üzere bu ülkeye gitti.

TTB: “TAMAM” diyoruz

BirGün/Ankara

Türk Tabipleri Birliği (TTB) Merkez Konseyi, 24 Haziran seçimleri öncesinde “Aydınlık Bir Gelecek İçin Sağlık Alanına İlişkin Taleplerimiz” başlığıyla bir açıklama yaparak, yeni dönemde sağlık alanında gerçekleştirilmesini bekledikleri taleplerini açıkladı.

TTB Merkez Konseyi üyelerinin de katıldığı toplantıda konuşan TTB Merkez Konseyi Başkanı Prof. Dr. Raşit Tükel, Sağlıkta Dönüşüm Programı’nın (SDP) uygulamaya başlanmasından bu yana geçen 15 yılda ve buna ek olarak 20 Temmuz 2016 tarihinde ilan edilen OHAL ile birlikte sağlık alanında yaşanan sorunları özetledi. SDP’nin Türkiye sağlık ortamını olumsuz etkilediğini, birçok yeni soruna yol açtığını, Genel Sağlık Sigortası Sistemi’nin (GSS) gençleri ve işsizleri sağlıkta yoksun bıraktığını, daha çok hasta görme, daha fazla işlem yapma üzerine kurulan performans sisteminin sağlık hizmetlerinde niteliği düşürdüğünü ve sağlık çalışanlarını tükenme noktasına getirdiğini anlatan Tükel, OHAL ile birlikte bunlara ihraç edilen ve güvenlik soruşturmaları nedeniyle atanamayan hekimlerin sorunlarının eklendiğini kaydetti.

Tüm olumsuzluklara son verilmeli

“OHAL altında, emekçilere düşük ücretin, ağır çalışma koşullarının dayatıldığı, işçi kıyımlarının gerçekleştiği, taşeronlaşmanın, esnek ve güvencesiz çalışmanın hâkim hale getirildiği, hekimlik değerlerinin yok sayıldığı, halkın sağlık hakkının gasp edildiği bir dönemde seçimlere gidiyoruz” diyen Tükel, TTB olarak yeni seçilecek hükümetten karşılanmasını bekledikleri sağlık alanına ilişkin taleplerini sıraladı.

Performans, döner sermaye, GSS ve şehir hastanelerinden vazgeçilmesi gerektiğini belirten Tükel, yeni tıp fakültesi açılmaması, asgari standart ve koşulları sağlamayan tıp fakültelerinin tıp eğitimi verme yetkisinin kaldırılması gerektiğini kaydetti. Tükel, OHAL’in kaldırılması ve OHAL ile birlikte sağlık alanında yaşanan tüm olumsuzluklara son verilmesi gerektiğini vurguladı.

“TAMAM” diyoruz

TTB tarafından hazırlanan, fiili hizmet zammı, sağlık alanında şiddetin önlenmesi ve hiçbir bilimsel dayanağı bulunmayan aşı reddinin önlenmesi için hazırlanan yasa değişikliği önerilerinin altını çizen Tükel, bölünen üniversitelerin birleştirilmesini, “Savaş Bir Halk Sağlığı Sorunudur” açıklaması dolayısıyla TTB Merkez Konseyi üyelerine açılan soruşturmaların geri çekilmesini istedi. Tükel, sözlerini şöyle tamamladı: “Sağlıklı bir toplum için, barışın egemen olduğu, özgür, demokratik ve laik bir ülke için, işçilerin, emekçilerin ve tüm halkımızın, kendilerini ilgilendiren her konuda söz, yetki ve karar hakkının olduğu bir geleceğe TAMAM diyoruz. Oyumuza sahip çıkacağız, oyumuzu demokrasiden, emekten, barıştan, özgürlüklerden yana kullanacağız.”

Bir “mimik gazeteciliğimiz” eksikti

Profesyonel iş yaşamımın ilk yıllarında müşteri toplantılarında beni çok geren bir durum vardı. Bir fikri ya da stratejiyi satmak için sunum yapar ve müşterinin yorumlarını dinlemeye başlardık. Müşteri, “çok güzel olmuş” diyerek işimizi onaylar ve beğendiği yönleri sıralamaya başlarsa iş kolaydı. Maaşa zam, iyi bir prim veya tatil hayalleri mimik olarak teker teker yüze yerleşir, fonda “We are the champions” şarkısı çalmaya başlardı. Ancak, müşteri beğenmiyor ve eleştirilerini sıralamaya başlıyorsa iş değişirdi. Çünkü müşteriyi dinlerken öyle bir yüz ifadesine sahip olmalıydınız ki işi tamamen satma ihtimaliniz ortadan kalkmasın. İlk zamanlar bunu beceremez, müşterinin söylediklerini onaylar gibi kafamı sallar ve yüzümdeki şimdi b.ku yedik ifadesini toparlayamazdım. Bu durum doğal olarak yöneticilerimi çıldırtırdı.

Mesleğim oyunculuk olmadığı için günün birinde mimik çalışmam gerekeceğini o güne dek hiç düşünmemiştim. Poker Face kavramını o dönem bir daha unutmamacasına öğrendim. Yüzüm, kimi durumlarda tıpkı bir poker oyuncusu gibi elimi açık etmeyecek kadar nötr olmalıydı. O yıllarda Lady Gaga’nın kavramı geniş kitlelere öğretecek Poker Face şarkısı henüz ortada yoktu.

Cumhurbaşkanı Adayı Muharrem İnce’nin geçen hafta CnnTürk’te katıldığı programda karşısına dizilen gazetecilerin yoğun mimik arzı bana iş hayatımın bu sıkıntılı ilk yıllarını anımsattı. Bu haftaki Köşe Vuruşu’nda “mimik gazeteciliği” isimli bu yeni alanı tartışmak istiyorum.

Bir gazeteci niye gerilir?
Gazeteci, kamuoyu önünde soran ve halk adına yanıt talep eden kişidir. İşin doğası gereği, gerilmesi beklenen gazeteci değil konuğudur. Yani eğer çok kendinden eminse konuk da gerilmez ama gazetecinin gerilmesi çok görülmüş bir şey değildir. Ancak Muharrem İnce’nin katıldığı programda nedense karşısındaki üç gazeteci gizleyemeyecek kadar gergindiler. Capslere konu olan kimi mimikler, telaşlı araya girme çabaları, panikle telefon karıştırmalar vs. Sanki Muharrem İnce, Türkiye medyasını sözlüye kaldırmış gibi görüntü yaratan bu gerginliğin üç nedeni olabilir: Birincisi; içten içe Türkiye’deki muhalif kesimlere (ki Türkiye’nin en az yarısını oluşturuyorlar) karşı suçluluk hissetmek, ikincisi; Muharrem İnce’nin işine yarayacak bir program akışı yaratıp birilerinin tepkisini çekmemek, üçüncüsü; mazallah yanlışlıkla Muharrem İnce’ye katılır bir mimik vermemek. Sosyal medyada sıkça telefonla talimat alıyorlar tahminleri yapılsa da bunları ancak dedikodu mahiyetinde ele alabiliriz. Yüz ifadelerine kadar yansıyan bu gerginlik bence beden dili uzmanlarınca ayrıca incelenmeli.

Açık oturumda sanma yanılgısı
Her seçim dönemi sosyal medyada dönen birkaç video var. 1991 genel seçimleri veya daha öncesi, seçime katılan tüm siyasi liderler bir stüdyoda oturmuş tartışıyorlar. Kimilerinin özlemle, kimilerinin “vay be eskiden nasıl ülkeymişiz?” şaşkınlığıyla paylaştığı bu kültür, Batı’da halen sürüyor. Hatta Amerika’da seçimin en önemli geleneklerinden biri. Bu kültür, 16 yıldır süren son iktidarla birlikte demokrasi kültürümüzden uzaklaşan şeylerden biri oldu. Anaakım medya bir tekel niteliği kazandığı için de bir muhalefet liderinin karşısına geçen gazeteciler, kendilerini bir açık oturumda karşı kutbun bir temsilcisi olarak görüyor olabilirler. Gerginliğin ve mimik gazeteciliği diye ifade edebileceğimiz durumun oluşmasının en muhtemel sebeplerinden biri bu. Bir yandan tartışmanın bir tarafı gibi olacaksınız ama bir yandan da gazeteci gibi tarafsız durmaya çalışacaksınız, zor iş. İster istemez gerilir insan. Bir ara NTV’de zor meslekleri ele alan bir program vardı. Eğer devam ediyorsa “dişli bir muhalif lider karşısında yandaş gazeteci olma” işi, o programda konu edilmeli.

Tepkilerden gazetecilik de nasibini alıyor
Muharrem İnce’nin CnnTürk’te katıldığı programa sosyal medyadan yükselen tepkilerin çoğunluğuna hak vermemek elde değil. Sonuçta medyanın durumu ortada. Bu kadar büyük haksızlığın ortasında gazetecilerin her yaptıkları göze battı. İlgili gazetecilerin niyetini sorguladığım için onlara haksızlık yapılmasıyla ilgilenmiyorum ama tepki gösterenler bence biraz gazeteciliğe de haksızlık yaptı. Çünkü sosyal medyada tepki gösterilen bazı sorular, bir gazetecinin zaten sahip olması gereken şüpheci karakterin göstergesiydi ama onlar da tepkilerden nasibini aldı. Tabii bunun sebepleri var. Birincisi; muhalefet neredeyse hiç ekranlarda yok. Nadiren olunca da insafsızca yüklenmek ister istemez rahatsız ediyor. İkincisi; aynı şüphecilik iktidar temsilcileri karşısında asla gösterilmiyor. Yanlış anlaşılmasın, sorulan her soru doğal gazetecilik sorusudur demiyorum. Örneğin; üç kafadardan birinin Muharrem İnce’ye Cumhurbaşkanlığının giderleriyle ilgili bilgileri nereden bulduğunu sorması tam bir skandaldı, sosyal medyada ifade ettiğim üzere “bir berberin müşterisine usturayı nasıl kullanacağım?” diye sorması gibi bir şeydi ama sorulan her soru da haksız değildi.

Medya okuryazarlığında mimik eşiği
Programı izledikten sonra biraz da ironik bir ifadeyle attığım bir tweetle, iletişim fakültelerinde yandaş gazetecilik eğitimi verilecekse, mimik ve beden dili dersi zorunlu olsun gibi bir talepte bulundum. Başlangıçta bir espri olarak düşündüğüm bu talep, sonradan mantıklı gelmeye başladı. İletişim fakültelerinde zaten beden dili dersi var ama bu hassasiyetle verildiğinden emin değilim. Elimizdeki örnekte, ironik bir şekilde bari yandaşlıklarını “mimik ve beden dili” olarak gizlemeyi başarmalarından söz ediyorum ama bir gazeteci zaten kendi düşüncesini her şartta gizlemeyi başarabilmeli. Yoksa medya okur yazarlığı pratiğine bir de gazetecinin mimiklerinden eğilimini okuma eşiği eklenir ki, bu yazıda ele aldığımız tv programında bu gayet açıktı.

Türkiye’nin son 16 yıllık macerasında gazeteciliğin ardına arkasına bir sürü sıfat eklendi. Medyadaki son el değiştirmelerden sonra bunlara bir de mimik gazeteciliğini eklemeliyiz. Bu mimikler elbette bir yerlere mesaj olarak gidiyor. Muharrem İnce’nin karşısına dizilen o gazetecilerin tek derdi bu mimikli mesajın gittiği yer olsa da, izleyici de bir mesaj veriyor ve bir muhalefet adayının katıldığı o programı ratinglerde birinci yapıyor. Programın arasına hiç almadıkları kadar reklam almaları da cabası. Bakalım, izleyiciyi ve onun taleplerini daha ne kadar görmezden gelmeye devam edecekler. Bakalım bunun izleyici için, “vurur yüze ifadesi, bitti gazetecilik hikâyesi” demek olduğunu daha ne kadar göz ardı edecekler? Mimik gazeteciliğimiz hayırlı olsun.

Emin Çapa Halk TV’de

Bir dönem CNN Türk’ün en tanınan ekran yüzlerinden Emin Çapa, Halk TV’de program yapmaya başlayacak. Halk TV’nin Twitter hesabından yapılan açıklamada, Emin Çapa’nın pazartesiden itibaren hafta içi her gün saat 16.00’da ekranda olacağı belirtildi.

Seçim yayınlarıyla hatırı sayılır bir izleyici kitlesine sahip olan Emin Çapa, en az 301 madencinin hayatını kaybettiği Soma maden faciasında da maden ocaklarıyla ilgili aktardığı bilimsel verilerle dikkat çekmişti.

EMİN ÇAPA KİMDİR?

1967, İzmit doğumlu olan Emin Çapa, İstanbul Üniversitesi’nin gazetecilik bölümünde okudu. Ekonomik entegrasyon teorileriyle ilgilendi. Üniversiteye başladığı sene Hürriyet’te stajyer olarak çalışmaya başladı.

Ardından Tempo Dergisi’nde ilk kez kadrolu ekonomi muhabiri oldu. Türkiye’nin ilk özel radyolarından Genç Radyo’nun kurucuları arasında yer aldı. İşçi-işveren konularına olan ilgisi nedeniyle kısa bir süre TİSK’te çalıştı ve toplu sözleşme pazarlıklarıyla ilgilendi. Sabah Gazetesi’nde 5 sene ekonomi muhabirliği ve Endüstriyel Ilişkiler üzerine haftalık köşe yazıları yazdı. Ardından TÜSİAD’da Muharrem Kayhan ve Erkut Yücaoğlu döneminde Başkan Danışmanı olarak çalıştı.

1999 Kasım ayından bu yana CNN TÜRK’te çalışıyordu. Editör olarak başladığı CNN TÜRK hayatında, önce Ekonomi İstihbarat Şefi, ardından Ekonomi Haber Müdürü ve Ekonomi Müdürü oldu.

Kanal D Sabah Haberleri’ni sunan Çapa, son olarak CNN Türk’te Dünyanın 1001 Hali isimli programın sunuculuğunu yapıyordu. (Duvar)

Sosyal medyadaki ‘Halkbank’ paylaşımları hakkında soruşturma başlatıldı

İstanbul Anadolu Cumhuriyet Başsavcılığı, ABD’de karara bağlanan davada ceza almadığı halde sosyal medya hesaplarında Halkbank’ın ceza aldığına ilişkin paylaşımda bulunlar hakkında soruşturma başlatıldığını duyurdu.

İstanbul Anadolu Cumhuriyet Başsavcılığı’nın yaptığı açıklamada, “Türkiye Halk Bankası A.Ş. vekilleri tarafından Cumhuriyet Başsavcılığımıza müracaatla Türkiye Halk Bankası A.Ş.’nin 16 Mayıs 2018 tarihinde ABD’de karara bağlanan davada taraf olmadığı gibi mahkeme tarafından da banka hakkında alınmış herhangi bir idari veya mali karar bulunmadığı, ABD’nin uluslararası yaptırım kararlarını takip eden yetkili kurumları tarafından Halk Bankası A.Ş.’ye herhangi bir ceza bildirilimde bulunulmadığı belirtilmiştir” denildi.

Ancak sosyal medyada Türkiye Halk Bankası A.Ş.’nin ceza aldığı yönünde yanıltıcı paylaşımlar yapıldığı belirtilen açıklamada, “Türkiye’nin önemli kurumlarından biri olan Türkiye Halk Bankası A.Ş.’nin güven ve itibarını sarsacak nitelikte bu haber ve yorumların 5411 Sayılı Bankacılık Kanunu’nun ‘İtibarın Korunması’ başlıklı 74. hükmüne aykırı olduğu gibi aynı kanunun 158 maddesi hükmü ve 6362 Sayılı Sermaye Piyasası Kanunu’nun ‘Piyasa Dolandırıcılığı’ başlıklı 107. hükmü uyarınca da suç teşkil ettiğinden bahisle ihbarda bulunulması üzerine, ihbara konu tüm eşlemlerin tespiti ile failler hakkında yasal gereğinin yapılmasına yönelik olarak Cumhuriyet Başsavcılığımızca soruşturma başlatılmıştır” ifadeleri yer aldı.

İnce Cerrahpaşa’da: Gelecek bizimdir, umutlarınızı yeşertin

Cumhuriyet Halk Partisi‘nin (CHP) Cumhurbaşkanı adayı Muharrem İnce, İstanbul Üniversitesi Cerrahpaşa Tıp Fakültesi’ni ziyaret etti. Öğrencilere seslenen İnce, “Umutlarınızı yitirmeyin tazeleyin yeşertin. Gelecek bizimdir kazanacağız” dedi.

CHP’nin cumhurbaşkanı adayı Muharrem İnce, hükümetin İstanbul Üniversitesi’nden ayrılmasına karar verdiği Cerrahpaşa Tıp Fakültesi’ni ziyareti sonrası açıklama yaptı.

İnce şu ifadeleri kullandı:

“Cerrrahpaşa’dan onlarca öğrencim doktor oldu. Size fizik anlatmayacağım ama Cumhurbaşkanı olarak meydanlarda gelecek anlatacağım uzay madenciliğini anlatacağım. Ufkunuzu gelecek yüzyıla dikmeniz gerektiğini meydanlarda tezek demeden gelecek demek için. Gençler evlatlarım kardeşlerim öğrencilerim ben size güveniyorum bunu birlikte başaracağız. Diyorum ki umutlarınızı yitirmeyin tazeleyin yeşertin. Gelecek bizimdir kazanacağız.”

ince-cerrahpasa-da-gelecek-bizimdir-umutlarinizi-yesertin-467325-1.ince-cerrahpasa-da-gelecek-bizimdir-umutlarinizi-yesertin-467326-1.ince-cerrahpasa-da-gelecek-bizimdir-umutlarinizi-yesertin-467327-1.ince-cerrahpasa-da-gelecek-bizimdir-umutlarinizi-yesertin-467328-1.

ince-cerrahpasa-da-gelecek-bizimdir-umutlarinizi-yesertin-467321-1.ince-cerrahpasa-da-gelecek-bizimdir-umutlarinizi-yesertin-467322-1.ince-cerrahpasa-da-gelecek-bizimdir-umutlarinizi-yesertin-467323-1.ince-cerrahpasa-da-gelecek-bizimdir-umutlarinizi-yesertin-467324-1.