Tarafsız Habercilik

Mahkeme Sezen Aksu’yu haklı buldu

Sanatçı Sezen Aksu’nun “Gülümse” adlı eserinin izin alınmadan bir kek reklamında kullanıldığı iddiasıyla açtığı 150 bin liralık tazminat davasında bilirkişi izinsiz kullanım olduğu kanaatine vardı.

Hürriyet’in haberine göre; Sezen Aksu’yu haklı bulan bilirkişi, izinsiz kullanım için ünlü sanatçının 30 bin lira maddiTazminat alması gerektiğini, manevi Tazminat hakkının ise mahkeme tarafından belirlenmesi görüşünde bulundu

İstanbul Fikri ve Sınai Haklar Hukuk Mahkemesi’ne iki yıl önce açılan davanın dilekçesinde bisküvi firmasının Sezen Aksu’yla özdeşleşen “Gülümse” isimli eserinin sözlerini kek reklamında ve tanıtım amaçlı sosyal medyada kullandığı anlatıldı. Dava dilekçesindeki iddialara göre yapılan incelemede bisküvi firmasının sosyal medya hesaplarında, “Gülümse hadi gülümse bulutlar gitsin Sezen Aksu” ibaresi yer alan bir resim ve #sezenaksu hashtagi ile paylaşımlar yapıldı. Bunun üzerine Sezen Aksuavukatı aracılığıyla davalı bisküvi firmasının eylemlerine son vermesi için noterden ihtarname gönderdi. Sezen Aksu’nun avukatı, “Müvekkilim hukuka aykırı kullanım nedeniyle maddi manevi zarar görmüştür. Davaya konu reklamın haksız rekabet ve izinsiz bir kullanım olduğunun tespitini istiyoruz. Ayrıca izinsiz kullanım nedeniyle 100 bin lira maddi ve 50 bin lira manevi olmak üzere toplam 150 bin lira tazminatın davalı şirketten tahsilini talep ediyoruz” diye konuştu.

Sezen Aksu’nun açtığı davada haklı olup olmadığının tespiti için mahkeme dava dosyasını bilirkişiye gönderdi. 1 Haziran’da mahkemeye ulaşan bilirkişi raporunda dava konusu reklamda Sezen Aksu’nun isminin izinsiz kullanılarak kişilik haklarına tecavüz edildiği anlatıldı. Raporda, bisküvi firmasının Sezen Aksu’dan izin almadığını, kek reklamı ve tanıtımlarında Sezen Aksu’nun isminin kullanılarak onun şöhret ve popülaritesinden faydalandığı görüşüne yer verildi.

’30 BİN LİRA ALABİLECEĞİ KANAATİNE VARILDI’
Raporda, “Toplum tarafından tanınan davacı Sezen Aksu’nun izinsiz olarak kitle iletişim aracı ile birçok kişiye ticari amaçlı olarak ulaştırılması davacının manevi Tazminathakkının da gerçekleştiğini gösterir. Davalının haksız eylemleri nedeniyle davacının isteyeceği manevi Tazminat miktarını mahkemenin takdirine bırakıyoruz. MaddiTazminat olarak davacının yoksun kaldığı kazancın 30 bin lira olabileceği kanaatine varılmıştır” dedi.

Davanın önceki gün görülen duruşmasına davacı Sezen Aksu’nun avukatı katıldı. Duruşmada söz alan Sezen Aksu’nun avukatı, “Bilirkişi raporuna karşı beyanda bulunmak için süre istiyoruz” dedi. Mahkeme taraflara bilirkişi raporuna karşı cevap haklarını kullanmaları için süre vererek duruşmayı erteledi.

Avusturya’nın cami kapatma kararına Dışişleri’nden tepki; İtalya’dan destek

Avusturya hükümetinin ülkedeki 7 camiyi kapatma ve Türkiye’nin finanse ettiği yaklaşık 60 imam ile ailelerini sınır dışı etme kararına İtalya’nın yeni hükümetinden destek geldi. İtalya’da geçen hafta kurulan ve hafta başında da parlamentodan güvenoyu alarak resmen göreve başlayan popülist hükümetin aşırı sağcı İçişleri Bakanı Matteo Salvini, bu konuda Avusturya yönetimi ile bir ortak eylem planını görüşmek istediğini söyledi.

Avusturya’daki cami kapama ve imamları sınır dışı etme kararıyla ilgili bir haberi Twitter’da paylaşan Salvini, habere yorum olarak da “İnanç özgürlüğüne inanıyorum ama radikal dinciliğe inanmıyorum. İnancını, bir ülkenin güvenliğini riske atacak şekilde kullananlar uzaklaştırılmalıdır” diye yazdı.

İtalya’da 4 Mart’ta yapılan genel seçimler öncesindeki seçim kampanyası döneminde Matteo Salvini, iktidara gelmeleri halinde “yasa dışı camileri kapama” sözü vermişti.

Matteo Salvini geçen Şubat ayında yaptığı bir açıklamada, “Yasa dışı camileri kapatacağız. Bu camileri kimin finanse ettiğini, arkasında kimin olduğunu, paranın nereden geldiğini, kimin ne vaaz verdiğini bilmek istiyorum” demişti.

DIŞİŞLERİ BAKANLIĞI’NDAN TEPKİ

Dışişleri Bakanlığı, Avusturya’nın cami kararının ardından şu açıklamayı yayınladı.

“Avusturya Şansölyesi Sebastian Kurz’un, Şansölye Yardımcısı, İçişleri Bakanı ve Din İşleri Dairesinin bağlı olduğu AB Bakanı ile beraber düzenlediği basın toplantısında ülkemiz tarafından Avusturya’ya gönderilen ve Avusturya-Türk İslam Birliği’ne (ATİB) bağlı olarak görev yapan din görevlilerimize oturum izni verilmeyeceğini ve Türk toplumuna ait bir cami dahil yedi caminin kapatılacağını açıklamasını esefle karşılıyoruz. Avusturya’nın sudan bahanelerle yedi camiyi kapatması ve imamları sınırdışı etmesi bu ülkedeki İslam karşıtı, ırkçı ve ayrımcı popülist dalganın sonuçlarından biridir.

Başta Şansölye Kurz olmak üzere Avusturyalı siyasetçilerin, ırkçılıkla, İslam ve yabancı düşmanlığıyla ve aşırı sağın yükselişiyle mücadele etmek yerine bu endişe verici gelişmelerden siyasi çıkar elde etmeye çalışmalarını kınıyoruz.

Avusturya Hükümetinin ideolojik tutumu evrensel hukuk normlarına, toplumsal uyum politikalarına, azınlık hukukuna ve birarada yaşama ahlakına aykırıdır. İslam karşıtlığının ve ırkçılığının bu şekilde normalleştirilmesi ve sıradanlaştırılması kesin olarak reddedilmelidir.

Öte yandan, tecrübe ve aklı selimden uzak siyasetçilerin güdümünde, bu tür ayrımcı ve popülist bir yaklaşım benimsenmesi Avrupa’da İslam karşıtlığı ve ırkçılığın yükselişi kapsamında ileriye matuf olumsuz gidişatın da habercisi niteliğinde bir gelişmedir.

Bu anlayıştaki bir Avusturya’nın AB Dönem Başkanlığını üstlenecek olması AB için de talihsiz bir durumdur. Son aylarda bilhassa Dışişleri Bakanlıkları arasında sürdürülmekte olan Türkiye-Avusturya ilişkilerinin normalleştirilmesine yönelik çabalara da ters düşen bu kararın Avusturya Türk toplumunun uyumu yönündeki gayretlere de hizmet etmeyeceği aşikardır.”

Dışişleri Bakanlığı’ndan Avusturya’nın ‘cami’ kararına tepki

Dışişleri Bakanlığı, Avusturya’nın ülkedeki 7 camiyi kapatma kararına ilişkin bir açıklama yayınladı.

Açıklamada, kararın iki ülke ilişkilerini normalleştirme çabalarına zarar vereceği belirtildi.

Dışişleri’nin açıklaması şu şekilde:

“Avusturya Şansölyesi Sebastian Kurz’un, Şansölye Yardımcısı, İçişleri Bakanı ve Din İşleri Dairesinin bağlı olduğu AB Bakanı ile beraber düzenlediği basın toplantısında ülkemiz tarafından Avusturya’ya gönderilen ve Avusturya-Türk İslam Birliği’ne (ATİB) bağlı olarak görev yapan din görevlilerimize oturum izni verilmeyeceğini ve Türk toplumuna ait bir cami dahil yedi caminin kapatılacağını açıklamasını esefle karşılıyoruz. Avusturya’nın sudan bahanelerle yedi camiyi kapatması ve imamları sınırdışı etmesi bu ülkedeki İslam karşıtı, ırkçı ve ayrımcı popülist dalganın sonuçlarından biridir.

Başta Şansölye Kurz olmak üzere Avusturyalı siyasetçilerin, ırkçılıkla, İslam ve yabancı düşmanlığıyla ve aşırı sağın yükselişiyle mücadele etmek yerine bu endişe verici gelişmelerden siyasi çıkar elde etmeye çalışmalarını kınıyoruz.

Avusturya Hükümetinin ideolojik tutumu evrensel hukuk normlarına, toplumsal uyum politikalarına, azınlık hukukuna ve birarada yaşama ahlakına aykırıdır. İslam karşıtlığının ve ırkçılığının bu şekilde normalleştirilmesi ve sıradanlaştırılması kesin olarak reddedilmelidir.

Öte yandan, tecrübe ve aklı selimden uzak siyasetçilerin güdümünde, bu tür ayrımcı ve popülist bir yaklaşım benimsenmesi Avrupa’da İslam karşıtlığı ve ırkçılığın yükselişi kapsamında ileriye matuf olumsuz gidişatın da habercisi niteliğinde bir gelişmedir.

Bu anlayıştaki bir Avusturya’nın AB Dönem Başkanlığını üstlenecek olması AB için de talihsiz bir durumdur. Son aylarda bilhassa Dışişleri Bakanlıkları arasında sürdürülmekte olan Türkiye-Avusturya ilişkilerinin normalleştirilmesine yönelik çabalara da ters düşen bu kararın Avusturya Türk toplumunun uyumu yönündeki gayretlere de hizmet etmeyeceği aşikardır.”

Türkiye’nin büyüme öyküsü masaya yatırılıyor

İktisat ve Toplum Dergisi (İTD) Okur Kulübü’nün düzenlediği “2000 Sonrası Türkiye’nin Büyüme Öyküsü” paneli 8 Haziran’da gerçekleşiyor.

Moderatörlüğünü İTD Editörü Prof. Dr. Ömer Faruk Çolak’ın yapacağı panelde; Prof. Dr. Erinç Yeldan (Bilkent Üniversitesi), Prof. Dr. Güven Sak (TOBB Üniversitesi) ve Doç. Dr. İbrahim Semih Akçomak (ODTÜ) Türkiye’nin büyüme öyküsünü tartışacak. İTD Okur Kulübü, 8 Haziran’da TAKSAV’ın katkılarıyla düzenleyeceği “2000 Sonrası Türkiye’nin Büyüme Öyküsü” panelinde Türkiye’nin büyüme öyküsündeki temel taşları; borçluluk, sanayisizleşme, inovasyon, inşaat, işsizlik, eğitim, hukuk ve sabit sermaye yatırımları gibi farklı konu başlıkları ile ele alacak. Saat 18.30’da TAKSAV’da düzenlenecek panele katılım herkese açık ve ücretsiz.

Enflasyon-faiz ilişkisi

Türkiye ekonomisi yüksek faiz-yüksek kur ve yüksek enflasyon üçlüsü üzerindeki seyrine devam ediyor. Geçen günlerde mayıs ayı enflasyon verisinin açıklanmasıyla birlikte gelecek enflasyon beklentilerinde de daha fazla bozulma meydana geldi. Dolar kurunun ve faizin, enflasyondaki yükselişe eşlik etmesi, para piyasasındaki kontrolün sağlanamadığına işaret ediyor. Kontrolün ve yönetimin sağlanamaması ise tabloyu daha da karartıyor.

Önümüzdeki bu tabloya daha ayrıntılı bakalım;

»Enflasyon hız kesmeden yükselmeye devam ediyor. Tüketici fiyatlarındaki artış son altı ayın en yüksek seviyesi diyebileceğimiz yüzde 12,15’e çıktı. 2017 yılının Mayıs ayında enflasyon yüzde 11,72 idi. Yani her mayıs ayında daha yüksek bir enflasyonu konuşuyoruz. Alt kalemlerine baktığımızda ise enflasyona en büyük katkının ulaşım ve gıdadan kaynaklandığı gözüküyor. Ulaşım, yani benzin fiyatları ve gıda fiyatlarındaki artışın nedeni ise arz-talepten çok döviz kuru oynaklığından kaynaklanıyor. Her iki kalemde de dışa bağımlı olmamız, TL değer kaybettikçe bu ürünleri daha pahalıya dışarıdan ithal etmemize, tüketiciye de bu pahalılığı yansıtmamıza neden oluyor. Bu meseleyi daha net görmek için üretici fiyatlarına bakalım… Yurt İçi Üretici Fiyat Endeksi (Yİ-ÜFE) sanayi alanındaki üreticilerin yurtiçine sattıkları ürünlerin fiyat değişimini ifade ediyor. Dolayısıyla Yİ-ÜFE’deki artış aynı zamanda gelecekteki tüketici fiyatlarındaki artışın da habercisi oluyor. Yİ-ÜFE’deki artış ise mayıs ayında yüzde 20,16’ya çıkmış. 2017’nin aynı ayında ise yüzde 15’lerdeydi.

»Bu aralar enflasyon-faiz ilişkisi çok tartışılıyor, hatta AKP tarafından faizi enflasyonun asıl nedeni olarak gösteren açıklamalar yapılıyor, hatta bir de teorilerle süslenmeye çalışılıyor. Bu açıklamalardan ancak ‘caps’ olur. Çünkü ne teori ne de pratik deneyimler, bu açıklamaların yakınından bile geçmiyor. Sayelerinde hepimiz Econ101 derslerine geri döndük. Haydi bir daha yazalım; genel olarak enflasyon iki nedenden dolayı artar, ya talep fazlasından ya da üretim maliyetlerinin artmasından kaynaklanır. Bugün ise üretimde dışa bağımlılığın bir sonucu olarak üretim maliyetleri artmaktır. Türkiye, temel gıda ürünlerini bile dışarıdan ithal etmeye başladığı için ithal ürünlerin fiyatı aynı kalsa bile TL değer kaybettikçe bu ürünleri daha pahalı almaya başlıyor. Bugün konuştuğumuz mevzu bu.

»Peki, enflasyon konuşurken faizi nereye koyuyoruz? Önce faizin tanımını yapalım; faiz, borç verilen veya alınan paranın fiyatıdır. Bir yatırım harcamasında kullanılıyorsa da, sermayenin getiri oranıdır. Burada borç ilişkisi üzerinden gidersek, faiz, parayı ne kadar süreliğine kiraya verdiğinize yani borcun vadesine, kime borç verdiğinize göre değişir. Örneğin bir ülkede ekonomik çarpıklıklar kontrol edilemez çatlaklara dönüşmüşse, ülke dış borçlarını finanse etmek için herkesten daha yüksek maliyetle borçlanmak zorunda kalır. Diğer bir ifadeyle bu ülkede geçinebilecek kaynak bırakılmadıysa, işsizilik yüksek ve eğitim yapısı geri ise, gelecekte gelir kalemlerinin daha da bozulacağı beklentisi oluşur ve ekonomik risk yatırım ve tüketim harcamalarındaki iştahı kaçırır. Tüm bu faktörler faizin nedenleri arasındadır.

»Borç verenler de -uluslararası fonlar diyelim- bu faizi incelerken elbette ülkedeki enflasyona da bakarlar. Reel faize yani enflasyondan arındırılmış faize bakarlar. Fakat bu, faizi enflasyonun nedeni yapmaz. Hatta bir IMF programı olan ve Merkez Bankalarınca uygulanan enflasyon hedeflemesi uygulamasında, eğer enflasyon hedefinden sapılmışsa faizler yükseltilir. Bu sıkı para politikası sonucu enflasyon beklentileri de düşmüş olur. Pratikte de araç olarak kullanıldığında faiz, ortaya atılan iddiaya tam zıt bir mekanizmayla işler. Tabi Türkiye gibi yüksek dış borçlu ülkeler için bu pratik işlememektedir. Nedeni ise yapısal özelliklerdir.

»Türkiye’de ise durum şöyle: Türkiye dış borç yükünden dolayı sıcak para çekmeye mecbur bir ülke. Bunun için faizleri yükseltiyor, çeşitli kısa vadeli çözümler vergi, varlık barışı vb çözümler getiriyor. İşe yarıyor mu? Hayır. Yahut şöyle soralım, Faizlerin dolar kurunu düşürmede neredeyse etkisiz kalması, faizi enflasyonun nedeni yapar mı? Kurdaki yükselişin fiyatlara yansımasında, ne kadar faizi yükseltirseniz yükseltin, faiz etkisinin son derece sınırlı kalması, “yüksek faiz, yüksek enflasyona neden oluyor” diye iktisadi bir sonuç çıkartmaz.

»Sonuç olarak ülkede ekonomi sürdürülemez hale gelmişse risk yükselir. Demokrasiyi rafa kaldırır, hukuk devletini yok sayarsanız risk yükselir. Ekonominin yapısal meselelerini çözemez daha da derinleştirirseniz risk yükselir. Döviz kuru da bu risklerle birlikte yükselir. Sonuç olarak elimizde bugün olduğu gibi yüksek döviz kuru-yüksek faiz ve yüksek enflasyon kalır. Oysa bu riskleri yok etmeye dönük gösterilecek her çaba sonuçta döviz kurunu aşağı çeker, üretim maliyetlerini geriletir ve yüksek faiz vermeye de gerek kalmaz. Yani Türkiye’nin sorunu yapısaldır. Çözümü de yapısaldır.

İtalya’da Giuseppe Conte başbakan olarak yemin etti

İtalya’da Beş Yıldız Hareketi ile Lig Partisi, yeni hükümet üyeleri üzerinde uzlaştı. Cumhurbaşkanı Mattarella hükümeti kurma görevini yine Conte’ye verdi. Conte bugün yemin etti.

İtalya’da hükümeti kurma görevi yine Giuseppe Conte’ye verildi. İtalya Cumhurbaşkanlığından yapılan açıklamada, Cumhurbaşkanı Sergeo Mattarella’nın Perşembe akşamı Conte’yi kabul ederek, hükümeti kurma görevi verdiği belirtildi. Hukuk profesörü Conte ve yeni hükümet üyeleri bugün yemin etti

Popülist Beş Yıldız Hareketi ile aşırı sağcı Lig Partisi koalisyon hükümeti kurulması konusundaki ilk denemelerinin sonuçsuz kalmasının ardından yürüttükleri görüşmelerde yeni kabine üzerinde uzlaşma sağlamışlar ve hükümeti kurma görevinin yine Conte’ye verilmesini önermişlerdi. Popülist Beş Yıldız Hareketi’nin lideri Luigi Di Maio ile aşırı sağcı Lig Partisi Genel Başkanı Matteo Salvini’nin Perşembe günü Roma’da yaptığı ortak açıklamada, koalisyon hükümeti kurulması için gereken şartların sağlandığı belirtilmişti.

Türkiye’nin Trump’ı krizde

Paul Krugman

Statüko karşıtı lider çekişmeli bir seçimin ardından iktidara gelir. Hükümeti, çarpıcı derecede yozlaşmış olduğunu kısa sürede belli eder; hukuk sistemini altüst eder, bulaştığı yolsuzluklara yönelik soruşturmaları bastırmakla kalmaz, iktidarını sağlamlaştırır ve gücünü sınırlayan (“derin devlet”) kurumların altını oyar.

Sizce Donald Trump’dan mı bahsediyorum? Olabilir. Ama benim aklımdaki kişi Türkiye Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan. Erdoğan’ın bulaştığı aşikar yolsuzlukları hukuku politize ederek hasır altı edebilmiş olması, Trump’ın da hayal ettiği otokrat lider haline gelebileceğini gösteriyor. Tüm diktatörleri sevdiği anlaşılan Trump, Erdoğan’a ve rejimine duyduğu hayranlığı dile getirmişti.

Erdoğan ve Trump’ın benzerlikleri, otoriter refleksleri ve hukukun üstünlüğüne karşı olmalarından ibaret değil. Uzmanlık kavramına da karşılar. Örneğin, her ikisinin etrafında da cehaletleri ve garip fikirleri ile nam salmış insanlar var. Erdoğan’ın, kendisine yönelik psişik saldırılar yapıldığını düşünen danışmanları var. Trump’ın ise ticaret anlaşmaları ziyaretleri esnasında birbirilerine küfürler savuran danışmanları var.

Ne önemi var ki? Amerika’da hisseler yükseliyor ve ekonomi yürüyor. Erdoğan ise gerçek bir ekonomik yükselişe liderlik etti. Yatırımcılar ve piyasalar tepedeki çılgınlıkları umursamıyor gibi görünüyor. Ekonomik karar alıcıların konudan bihaber oluşu en nihayetinde önemsiz görünüyor.

Ta ki önemli hale gelene dek.
Aslına bakarsanız, ekonomik liderlik çoğu insanın düşündüğü kadar önemli bir konu değil. Venezuela’nın başını belaya sokan politikalar gibi ekonomik felakete yol açan kararları ayrı tutacak olursak, vergi yönetmeliğini değiştirmek gibi pervasız görünmekle birlikte “sıradan” kararların nadiren büyük etkileri olur.

Örneğin Trump ve Kongre’deki dostları, geçen sene yaklaşık 2 trilyon dolarlık vergi indirimini yürürlüğe koydu. Şirketlerin kendi hisselerini çılgınlar gibi geri almaya başlamasını saymazsak, vergi indiriminin görünür etkileri bir hayli sınırlı oldu. Vergi indirimi savunucularının öne sürdüğü yatırım patlaması yaşanmadı, ya da yatırımcılar ABD’nin borç ödeme gücünden kuşku duyar olmadı.

Özetle, ekonomi büyük şoklar ile karşı karşıya değilse, siyasi ahkam kesmeler pek önemli değildir. ABD’nin milli gelir ya da istihdam rakamlarına bakan biri, 2016 yılında seçim yapıldığını ya da herhangi önemli değişim yaşandığını dahi fark etmeyebilir.

Ancak büyük şoklar geldiğinde, liderlik kalitesi birden önem arz etmeye başlar. Türkiye’de görmekte olduğumuz da tam olarak bu.

Bu arada, ekonomik liderlik yalnızca krizler esnasında önem arz etse bile piyasaların öngörü sergileyerek kötü yönetilecek olası krizleri hisse ve bono fiyatlarına yansıtacağını düşünebiliriz. Ancak her nasılsa, bu asla böyle olmuyor.

Bunun yerine uzun süreli kayıtsızlık, takiben ani panik dalgaları görüyoruz. Uluslararası makroekonomi öğrencileri, ismini Rudiger Dornbusch’tan alan “Dornbusch yasasından” bahsetmeyi severler: “Krizin gelmesi düşündüğünüzden uzun sürer, ancak geldiğinde düşündüğünüzden hızlı gerçekleşir.

Türkiye’de gördüğümüz, Asya ve Latin Amerika’da defalarca gördüğümüz tipte klasik bir “para birimi ve borç krizi.” Önce ülke uluslararası yatırımcıların gözdesi olur ve bol miktarda dış borç biriktirir. Türkiye örneğinde bu borcun büyük bölümü özel şirketlerde.

Sonrasında ülke şu ya da bu sebepten dolayı cazibesini yitirir. Gelişmekte olan ekonomiler, şu an yükselen dolar ve ABD faizleri yüzünden zorlanıyor. Bu noktada kendini besleyen kriz ortamı olasılıklar dahilindedir: Dış etmenler güven kaybına sebep olur, güven kaybı para biriminin değerini düşürür ve değersizleşen para dış borç maliyetlerini patlatarak ekonomiyi kötüleştirir, güven daha da düşer ve bu böyle gider.

Böyle bir durumda liderlik bir anda müthiş önemli hale gelir. Olup bitenleri anlayabilen ve müdahale edebilen, piyasaların temkinli davranmasını sağlayacak itibarı taşıyan liderler gereklidir. Gelişmekte olan bazı ekonomilerde bu tip liderler mevcut. Ancak Erdoğan rejiminde yok.

O halde, Türkiye’deki karmaşa, Trump yönetimindeki ABD’nin başına gelecekleri mi gösteriyor? Tam olarak değil. Amerika bol miktarda dış borç kullansa da, aldığı borç kendi para biriminde olduğunda tipik “gelişmekte olan piyasalar” krizine karşı korunmasız değil.

Ancak işler başka biçimlerde de ters gidebilir. Uluslararası siyasi krizler çıkabilir (Nobel barış ödülü şu an pek de olası görünmüyor, değil mi?), ticaret savaşları patlak verebilir. Trump ekibinin bu olasılıklardan hiçbirine hazırlıklı olmadığını söyleyebiliriz. Belki de ciddi krizlerle başa çıkmaları gerekmeyecek. Ama ya gerekirse?

The New York Times’dan çeviren: Fatih Kıyman

İtalya’da hükümet kurma çalışmalarında kriz

İtalya’da hükümet kurma çalışmaları koalisyon ortakları ile cumhurbaşkanı arasında yaşanan görüş ayrılığı nedeniyle başarısız oldu. Hükümeti kurma görevi verilen hukuk profesörü Guiseppa Conte, görevini Cumhurbaşkanı Sergio Mattarella’ya iade ettiğini açıkladı. Cumhurbaşkanı Mattarella, euro karşıtı tutumu ve Almanya’ya yönelik eleştirileri ile tanınan 81 yaşındaki Paolo Savona’nın koalisyon hükümetinde Ekonomi Bakanı olmasına karşı çıkarak, İtalya’nın Euro Bölgesi’nden çıkmasını gündeme getirebilecek bir adayı kabul etmeyeceğini belirtmişti.

DW Türkçe’de yer alan habere göre, Cumhurbaşkanı Mattarella popülist Beş Yıldız Hareketi ve aşırı ağcı Lig partisinin hükümet kurma çalışmalarının başarısız olması üzerine ekonomi uzmanı Carlo Cottarelli’yi görüşmeye davet etti. Cottarelli’nin ülkede yeniden seçimler yapılana kadar geçiş hükümetine başbakanlık etmesi için görüşmeye çağrıldığı ileri sürüldü. Cottarelli 2008-2013 yılları arasında Uluslararası Para Fonu’nda üst düzey yönetici olarak görev yapmıştı.

Beş Yıldız Hareketi ve Lig partisi teknokratlardan oluşacak bir hükümete parlamentoda onay vermeyeceklerini açıkladı. Yapılan açıklamada Cumhurbaşkanı Mattarella’nın adımı eleştirilerek, “Tavrı demokratik değil ve yeniden seçimlere gidilmesinde ısrar edici” denildi. Beş Yıldız Hareketi lideri Luigi Di Maio, hükümet kurma çalışmalarının başarısız olmasından sorumlu tuttuğu Cumhurbaşkanı Mattarella’nın azledilmesi gerektiğini savundu.

İtalya’da 4 Mart’ta yapılan seçimlerde Beş Yıldız Hareketi yüzde 32 oranında oy alarak parlamentodaki en güçlü parti olmuştu. Lig Partisi ise seçimlerde oy oranını yüzde 17’ye çıkarmayı başarmıştı. Avrupa ve euro karşıtı söylemlere sahip iki partinin koalisyon kurma çalışmalarına başlaması, Avrupa’da endişe ile karşılanmıştı.

İtalya’da eski IMF yöneticisine hükümet kurma görevi

İtalya Cumhurbaşkanı Sergio Mattarella hükümet kurma görevini Uluslararası Para Fonu’nun (IMF) eski üst düzey yöneticisi Carlo Cottarelli’ye verdi. Cottarelli İtalya’da seçimlerin bu yıl sonbahar ya da 2019 yılı başında yapılacağını açıkladı.

İtalyan ekonomist parlamento çoğunluğunun kendisine destek vermesi halinde hükümeti kuracak, 2019 yılı bütçesini yapacak ve ülkenin gelecek yılın başında seçimlere gitmesini sağlayacak. Parlamentonun bu desteği vermemesi halinde ise İtalya’da seçimler, Cottarelli’nin ifadelerine göre “Ağustos’tan sonra” düzenlenecek. İtalya’da erken seçimin en erken Eylül ayında yapılabileceği ifade ediliyor.

Cottarelli’nin parlamentoda çoğunluğun desteğini alamayacağı ve hükümeti kuramayacağı tahmin ediliyor. Popülist Beş Yıldız Hareketi ve göçmen karşıtı Lig partisi daha önce teknokratlardan oluşacak bir hükümete parlamentoda onay vermeyeceklerini duyurmuştu. İtalya eski başbakanı Silvio Berlusconi’nin partisi Forza Italia da henüz aday gösterilmeden önce Cottarelli’ye destek vermeyeceğini açıklamıştı.

Cottarelli kimdir?

Lisans eğitimini Siena Üniversitesi’nde iktisat ve bankacılık alanında yapan Carlo Cottarelli, yüksek lisansını London School of Economics’te tamamladı. Bank of Italy ve petrol şirketi Eni’de 7 yıl araştırma pozisyonlarında çalışan Cottarelli, IMF’de 25 yıl görev yaptı. Cottarelli 2008-2013 yılları arasında kurumun mali işler departmanı direktörlüğü görevini üstlendi. Para politikaları, sermaye piyasaları ve mali konular Cottarelli’nin uzmanlık alanları arasında.

“İtalyan Ekonomisi’nin 7 Büyük Günahı” başlıklı bir kitabı bulunan Cottarelli, bu günahları yolsuzluk, vergi kaçırma, bürokrasi, adaletin yavaş işlemesi, düşük doğum oranı, kuzey ile güney arasındaki uçurum ve Euro’yu kabul etmekte zorlanma olarak sıralamıştı. İtalyan ekonomist, son dönemde popülist Beş Yıldız Hareketi ile Euro karşıtı Lig partisinin mali politikalarını değerlendirmek üzere sık sık televizyon ekranlarında yer alıyordu.

İtalya‘da hükümet krizi

İtalya’da 4 Mart’ta yapılan genel seçimlerde popülist Beş Yıldız Hareketi, yüzde 32 oranında oy alarak parlamentodaki en güçlü parti oldu. Euro ve göç karşıtı Lig partisi ise seçimlerde oy oranını yüzde 17’ye çıkarmayı başardı. İki partinin koalisyon kurma çabası Avrupa’da endişeyle karşılanmıştı.

İtalya Cumhurbaşkanı Mattarella, iki partinin getirdiği hükümet teklifine Euro karşıtı görüşlere sahip 81 yaşındaki Paolo Savona’nın koalisyon hükümetinde ekonomi bakanı olarak görevlendirilmesi gerekçesiyle karşı çıkmıştı. Matarella söz konusu ismin İtalyanların tasarruf ve yatırımlarını riske sokacağını savunmuştu.

“Pozisyonumuza dair belirsizlik İtalya’da ve yurtdışında yatırımcıları ve tasarruf sahiplerini alarma geçirdi” diyen Mattarella “Euro üyeliği temel bir karardır. Eğer bunu tartışmak istiyorsak bunu ciddi bir biçimde yapmalıyız” demişti. Bunun üzerine Beş Yıldız Hareketi’nden hukuk profesörü Giuseppe Conte, hükümet kurma görevini Cumhurbaşkanı’na iade etmişti.

Macron’dan İtalyaCumhurbaşkanı‘na destek

Fransa Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron İtalya Cumhurbaşkanı’nın aldığı karara destek verdi. Macron iki partinin hükümet önerisini reddeden İtalya Cumhurbaşkanı’nın “hayati öneme sahip demokratik bir rol” oynadığını belirterek Avrupa projesi için İtalya’ya ihtiyaç olduğunu söyledi.

Macron “Cesaret ve büyük bir sorumluluk duygusuyla ülkesinin kurumsal ve demokratik istikrarını korumak için hayati bir görev üstlenen Cumhurbaşkanı Mattarella’ya desteğimi ve saygılarımı ifade etmek isterim” dedi. DW Türkçe

Hükümeti eski IMF Türkiye şefi Cottarelli kuracak: İtalya’da beklenmedik hükümet krizi şaşırttı

İtalya’da son aşamasına gelinen hükümet kurma çalışmaları, Cumhurbaşkanı Sergio Mattarella’nın avro karşıtlığıyla bilinen ekonomi bakanı adayını veto etmesi üzerine çöktü. Tarihinde görülmemiş bir kriz yaşayan ülkede, Cumhurbaşkanı Sergio Mattarella, Eski IMF Türkiye Masası Şefi Carlo Cottarelli’ye hükümet kurma görevi verdi.

Cottarelli, 2000’li yılların başında Türkiye masasını yönetmişti.

Mattarella, Cottarelli’den bir teknokratlar hükümeti kurmasını istedi. Görevi kabul eden Cottarelli, seçimlerin gelecek yıl yapılacağını açıkladı. İtalya’da son aşamasına gelinen hükümet kurma çalışmaları, Cumhurbaşkanı Mattarella’nın avro karşıtlığıyla bilinen ekonomi bakanı adayını veto etmesi üzerine dün çökmüştü. İktidara gelmek üzereyken Mattarella’nun vetosu ile karşılaşan 5 Yıldız Hareketi ve Lig partileri şoka uğradı. İki parti, Cumhurbaşkanı’nın azledilmesi ve yeniden seçimlere gidilmesini istiyor. İtalyan basını ise devletin zirvesinde yaşanan gerilimi ‘görülmemiş bir kriz’ diye tanımlıyor.

İktidara gelmek üzereyken Mattarella’nun vetosu ile karşılaşan 5 Yıldız Hareketi ve Lig partileri duruma sert tepki gösterirken, Cumhurbaşkanı’nın azledilmesi ve yeniden seçimlere gidilmesi talepleri dahi dile getiriliyor. İtalya anayasasına göre cumhurbaşkanının hükümet üyelerini veto etme hakkı bulunuyor. İtalyan basını ise devletin zirvesinde yaşanan gerilimi “görülmemiş bir kriz” diye tanımlıyor.

Avrupa Birliği’ne şüpheyle yaklaşan, sistem karşıtı, popülist 5 Yıldız Hareketi ve Lig partileri, 4 Mart’ta yapılan genel seçimlerden yaklaşık 2.5 ay sonra bir koalisyon hükümeti kurmak üzere anlaşmıştı.

“Değişim hükümeti” olarak adlandırılan koalisyonun başbakan adayı hukuk profesörü Giuseppe Conte olmuştu.

Cumhurbaşkanı Sergio Mattarella’nın geçen çarşamba günü hükümeti kurma görevini verdiği Conte’nin, bakanlar kurulu listesini hazırlayarak Cumhurbaşkanı’nın onayına sunması, ardından da parlamentodan güvenoyu alarak bu hafta içinde göreve başlaması bekleniyordu. Ancak koalisyon ortakları ile Cumhurbaşkanı Mattarella arasında ekonomi bakanı konusunda yaşanan anlaşmazlık yüzünden hükümet kurma görüşmeleri çöktü. Cumhurbaşkanı Mattarella, Giuseppe Conte pazar akşamı hükümeti kurma görevini iade etti.