Tarafsız Habercilik

Bir yazar iki kitap

FERYAL ŞENER

Onur Bütün, peş peşe iki kitapla okuyucularıyla buluştu: “Marx’ın İşçi Anketi” ve ‘Gülümsemeler.’ Biri araştırma/inceleme diğeriyse kısa öykülerinizden oluşan ilk edebiyat metni. Biz de Onur Bütün ile iki kitabını ve yazım süreçlerini konuştuk.

»Son bir ay içinde peş peşe iki kitabınız yayınlandı. Birbirinden farklı alanlarda metin üreten bir yazar olarak sizi; maden işçilerinin örgütlenmesi ve tarihi, işgal/özyönetim ve arkeoloji metinlerinizle tanımıştık. Şimdiyse “Marx’ın İşçi Anketi” ve ‘Gülümsemeler’ isimli iki kitabınızla tanışıyoruz. Kitaplarınızın yazım sürecinden söz ederek başlayalım mı?

Ağırlıkla sosyal bilimler, felsefe ve politika üzerine çalıştım. ‘Gülümsemeler’ ilk edebiyat metnim ve acemiliğimin sözü… ‘Gülümsemeler’ için acemiliğimi anlatan kelimeler ağzımdan döküldüğünde arkadaşlarım genellikle uyarıyor, “öyle deme!” diyorlar. Bense edebiyat metinlerini üretmenin meşakkatli bir süreç olduğunu ve öncelikle nitelikli bir okur olmanın kendim için en önemli sorunsal olduğunu düşünüyorum. Yöntemli öğrenmeyi, okumayı ve yazmayı seviyorum. Zamanımın çok önemli bir kısmını okumak üzerine gerçekleşen ritüellere ayırıyorum. Sosyal bilimlerde yöntem üzerine çalışmak, edebiyata geçişte mekanik bir zorluk olarak karşıma çıksa da son üç yılda neredeyse her gün bir öykü kitabını çalışarak okudum. O nedenle öykülerim, acemi ve çekingen bir yazarın kalemidir.

“Marx’ın İşçi Anketi” ise üç yıl önce Soma’da maden işçileriyle anket çalışması yaparken dostum Nadir Sevinç’in bana fark ettirdiği bir metindir. Unutulmuş, üzerine düşünülmemiş bir Marx metnini de çalışmak ve yazmak benim gibi bir kadına kaldı. Allahtan Marksistim… (Gülüşmeler!) İki yayınevim de yakın zamanlarda iki dosyamı kabul ettiler ve titiz bir çalışmayla bastılar.

» Kısa öykülerinizi kitapta üç bölümde toplamışsınız. Gülümsemeler, Yeldeğirmeni Öyküleri ve Tedirginlikler. Kitap hoş bir açılışla başlıyor ve kadınlar; güçlü, cesaretli, yalnız, hüzünlü, neşeli, kâğıt toplayıcısı, akademisyen, sevgili, anne olarak erkek egemen aklı sorgularken karşımıza çıkıyorlar. Bu yüzyılda kadın olarak yazmak sizin için ne anlam ifade ediyor?

Aslında birden fazla anlamı içeriyor. Öncelikle kadınım ve bu kimliğimle yazıyorum. Bu ifadeyi kullanmam bile erkeklere oranla dezavantajlı olduğumuzun bir göstergesidir. Bizim görünür olma mücadelemiz hayatın her alanında sürüyor. Yayınevi emekçileri içinde çevirmen, editör vb gibi pek çok kadın görürsünüz ama genel yayın yönetmeni kadın sayısı dikkat çekici biçimde azdır. Özgürleşen, politikleşen kadınların yaşadıkları, düşündükleri ve hissettikleri öykülerimin de temalarını oluşturuyor. Ayrıca yazı yazmak, aynı çağı yaşadığım ve tanımadığım insanlarla bağ kurma şansı veriyor. Bir anlam dizisini, akıl yürütme zincirini oluştururken okumayı ve yazmayı kullanmak, konuşmanın da etkisini artırıyor. Eğer çalışma nesneniz (yazmak) üzerinde düşünürken yöntem sorununuz yoksa ve disiplinler arası okumayı önemsiyorsanız, ürettiğiniz metinler de birbirini destekleyen yol arkadaşları haline gelebiliyor. Öykülerim de bu bağlamın birer tedirgin, neşeli ve umutlu yolcusudur.

»Bir yazar olarak ‘okumak üzerine’ yaptığınız vurgulara dergi ve gazetelerde yazdığınız yazılarda da rastlıyoruz. Biraz da bu konu üzerine konuşmak ister misiniz?

Benim için nitelikli okur her zaman ayrıcalıklıdır. Levi Strauss, Brezilya Kızılderilileri arasındayken, onu yazarken izleyen ev sahibi, kâğıdını kalemini alıp harflere benzeyen bir şeyler çiziktirip, bunları Strauss’un ‘okumasını’ ister. Brezilya Kızılderilisi için, O’nun harfleri kadar anlamlıdır çiziktirdikleri. Okumak ve yazmak, okur ve yazar bu bağlamda eşitlikçidir. Türkiye’de ‘okur araştırmaları’ yalnızca kitap satış oranları üzerinden değerlendirilerek yapılıyor. Yazarların önemli kısmı da okumuyor. Düzenli okuyanlarınsa yazacakları tema/konu üzerine çalışırken olanakları çok kısıtlı. Nitelikli kitaba ulaşmanın tek yolu nitelikli okurun varlığıdır. Eleştirinin durumuysa yok olmaya yüz tutmuş bir canlı varlığın yalnızlığına benziyor. Bir kitabın üretim süreci, insanın yeniden üretim sürecinin önemli veçhelerinden biridir. Bunların dışında tefekkür, hayal kurma, oyun oynama vb becerilerimizin desteklenmesini sağladığı için okumayı seviyorum, okumak üzerine de sık sık düşünüyorum.

»Biraz da “Marx’ın İşçi Anketi” üzerine konuşalım mı?

Hiç sormayacaksınız sandım. Bir söyleşide iki kitap konuşmak ve bunu sizin yazmanız da zor ama ne yapalım. (Gülüşmeler!) Kitabımın tam adı; “Marx’ın İşçi Anketi Üzerine Bir İnceleme”. Marx’ın 101 soruluk İşçi Anketi, 1880 yılında Fransa’da yaklaşan genel seçimler için bizatihi kendisi tarafından hazırlanmış. 1970 yılında Genç Sinema Dergisi anketi broşür olarak basmış. Biz de 1970 yılında basıldığı gibi, kitabın sonuna soruları boşluklu olarak koyduk, okuyanların soruları çözebilmesini sağlamak istedik. Bu sorular niçin hazırlanmış, Marx kimlerle çalışmış, soruların yöntemi nedir, 1880 konjonktüründe neler oluyordu ve Marx işçi sınıfının nasıl bir özne olduğunu araştırırken bize ne anlatıyordu, gibi sorular üzerinden çalışmamı hazırladım. Soruların güncelliği bizim açımızdan en önemli sorunsalı oluşturuyordu. O nedenle kitabı sendikalar, siyasi örgütler, iş güvenliği uzmanları ve iş hukukçuları ilgiyle okuyorlar. Aslında ben Marx’a sadece aracılık ettim, umudum onun metninin okunması, üzerine düşünülmesi ve soruların güncellenerek pek çok işkolunda uygulanabilmesidir.

1880 yılında Fransa’da İş Yasaları, çalışma ilişkileri daha yeni yeni düzenlenirken Marx fabrikayı çok iyi incelemiş. Sorular dört bölümden oluşuyor. Sırasıyla; işçi sınıfının nicel özelliklerini (sayı, yaş, cinsiyet ve istihdam şartları bakımından) anlamaya dönük soruların ardından, işyerinin coğrafi konumundan işin örgütlenişine ve işyerindeki fiziki şartlara kadar emek sürecinin temel özellikleri anlamaya çalışmıştır. Marx, Fransız sosyalistlerini sınıf içerisinde günlük çalışma yapmaya yönlendirmek üzere, öncelikle işçi sınıfının çalışma koşullarının bilgisine sahip olmalarını sağlayacak sorular hazırlamıştır. İkinci bölümde çalışma saatleri, mesailer, ulaşım gibi kapitalist sömürünün o dönem için önemli olan mutlak artı değer üretiminin koşullarını sergilemeye çalıştığı sorulardan oluşmaktadır. Üçüncü bölüm ağırlıklı olarak sözleşme koşulları ve ücretlerle ilgili soruları içeriyor. Dördüncü bölümdeyse, işçilerin yüz yüze bulundukları koşulların iyileştirilmesi için yürüttükleri mücadeleyle ilgili sorular yer alıyor. Türkiye’de ve Dünyada işçi sınıfı üzerine düşünen herkesin Marx’ın ‘İşçi Anketi’yle karşılaşmasını bu nedenlerle çok önemsiyorum.

HBO’dan yeni proje: ‘Game of Thrones’un öncesi’

Son dönemin en popüler dizisi Game of Thrones’un 2019 yılında yayınlanacak final sezonu heyecanla beklenirken HBO seriye ilişkin yeni bir proje için harekete geçti.

Evrensel’in haberine göre; HBO, Game of Thrones evrenine ait 5 yan proje geliştirme kararı alırken serinin yazarı George RR Martin ve Senarist Jane Goldman’ın çalışmalara başladığı bildirildi.

HBO’nun çekilmesini talep ettiği pilot bölümün, dizinin şu anki döneminden binlerce yıl öncesinde geçeceği belirtildi. Yapımcılar, yan projelerin Game of Thrones’un finalinden önce yayınlanmayacağının altını çizdi.

HBO’nun yazılı açıklamasına göre Game of Thrones’un “öncesini” anlatacak projenin, “Dünyanın, kahramanların altın çağından en karanlık dönemine nasıl geçtiğini” izleyiciye göstereceği ifade edildi. Bir başka deyişle dizi, ‘Ak Yürüyenler’in nasıl ortaya çıktığına odaklanacak

NATO Genel Sekreteri: NATO, Irak istediği müddetçe ülkede kalmaya devam edecektir

NATO Genel Sekreteri Jens Stoltenberg, Irak’taki eğitim misyonunun ülkeden gelen talep üzerine başlatılacağını belirterek, “NATO, Irak hükümeti istediği müddetçe ülkede kalmaya devam edecektir.” dedi.

Brüksel’de düzenlenen NATO Savunma Bakanları Toplantısı öncesinde basına açıklamalarda bulunan Stoltenberg, toplantının ana gündem maddelerini anlattı.

Toplantının gelecek ay düzenlenecek NATO Brüksel Zirvesi’ne hazırlık amacı taşıdığını aktaran Stoltenberg, savunma bakanlarının caydırıcılık, savunma kapasitesinin güçlendirilmesi, askeri hareketlilik, siber savunma, terörle mücadele ve Avrupa Birliği (AB)-NATO iş birliği gibi farklı konuları ele alacağını kaydetti.

Irak eğitim misyonu

Brüksel Zirvesi’nin ardından Irak’taki eğitim misyonunun resmi olarak başlatılacağını ifade eden Stoltenberg, temel amacın ülkede istikrarın sağlanması ve terör örgütü DEAŞ’a karşı elde edilen kazanımların devam ettirilmesi olduğunu söyledi.

Irak hükümetinin çağrısı üzerine NATO’nun eğitim misyonunu üstlendiğini ifade eden Stoltenberg, “NATO, Irak hükümeti istediği müddetçe ülkede kalmaya devam edecektir.” açıklamasında bulundu.

“Katar üye olamaz”

Katar’ın NATO’ya tam üye olma konusunda istekli olduğunun hatırlatılması üzerine Stoltenberg, Katar’ın NATO için önemli bir müttefik olduğunu belirtti.

Stoltenberg, “NATO’nun kurucu antlaşması olan Washington Antlaşması’nın 10’uncu maddesine göre sadece Avrupa ve Kuzey Amerika’da bulunan ülkeler ittifaka üye olabililir.” dedi.

Dış politikadaki başarısız tablo: ‘Libya’da ne işimiz var’dan Libya’ya NATO ile saldırmaya

MUSTAFA K. ERDEMOL [email protected]

Türkiye’nin Ortadoğu’da söz sahibi olma iddiası, “Komşularla Sıfır Sorun” politikası “Arap Baharı” olarak adlandırılan süreçle bitti. Suriye’ye daha sonra değineceğim ama öncelikle Türkiye’nin bu süreçte Mısır’la ilişkilerinin nasıl bozulduğuna bakalım.

Mısır’da halk hareketinin rüzgarıyla, ama ABD’nin de açık desteğiyle Hüsnü Mübarek’in devrilmesinden sonra yapılan ilk serbest seçimde Cumhurbaşkanı olan Müslüman Kardeşler mensubu Muhammed Mursi halkta büyük tepki uyandırdı. Mursi’nin gerici İslamcı politikaları nedeniyle, yine bir halk hareketiyle devrilmek üzereyken ordu müdahalesiyle görevden uzaklaştırılması İslamcı AKP iktidarının tepkisini çekti. Bu tepki aslında iktidarın Ortadoğu politikasının tıkanmasına yol açan nedenlerden biri oldu.

Çünkü Mısır’da Mursi’nin görevden alınmasını iç siyasette malzeme olarak kullandı Erdoğan. Erdoğan ile arkadaşlarının tepkisi “İslamcı ideolojilerine” uygun bir tepkiydi ama geleneksel Türkiye dış politikasında örneği daha önce görülmeyen bir tutumdu. Mısır Dışişleri Bakanlığı Türkiye’nin Kahire Büyükelçisi Avni Botsalı’dan ülkeyi terk etmesini istedi. Türkiye’yle ilişkilerin derecesini düşürme kararı alan Mısır ayrıca Ankara Büyükelçisi’ni de geri çağırdı. Ankara’nın cevabı gecikmedi. Mısır’ın Ankara Büyükelçisi Abderahman Salaheldin de, Türkiye tarafından persona non-grata (istenmeyen adam) ilan edildi.

Mısır, Türkiye Büyükelçisi’ni kovma gerekçesini “Ankara sürekli içişlerimize karışıyor” sözleriyle duyurdu. Zamanlaması berbat bir gelişmeydi bu. 2014 Eylül’ünde BM toplantısında iki ülke dışişleri bakanlarının görüşmesi planlanmıştı, ama Erdoğan’ın Abdülfettah Sisi’yi eleştirmesi bu toplantının iptaline yol açtı. Mısır’la ilişkilerin bozulması başka sorunlara da yol açtı. Türkiye İsrail ile de bozuşunca Doğu Akdeniz’de de etkisini yitirmeye başladı. İsrail, Yunanistan ve Rum Yönetimi ile ilişkilerini geliştirdi. ABD-Türkiye – İsrail ortak tatbikatına artık Türkiye değil Yunanistan alındı İsrail’in önerisiyle. Mısır da işte bu İsrail – Yunanistan – Kıbrıs Rum Yönetimi arasındaki ortaklığa dahil oldu. Mısır, Yunanistan ve Kıbrıs Rum Yönetimi dışişleri bakanları Kahire’de bir araya gelerek Kahire Deklarasyonu’nu imzaladılar ve Kıbrıs Rum Yönetimi sınırlarından çıkarılacak gazın Mısır üzerinden satılması konusunda anlaşmaya vardılar.

Mısır’a alınan tavır İslamcı ve mezhepçi tutumun bir göstergesiydi. Bu tutumu daha sonra da defalarca sergiledi AKP iktidarı. Bangladeş’te ülkenin Pakistan’dan ayrıldığı dönemde ülkeye ihanet ettikleri gerekçesiyle bazı Sünni İslamcı liderlerin idam edilmesini kınadığını açıklayan Erdoğan, Suudi Arabistan’da arkadaşlarıyla beraber idam edilen Şii din adamı Şeyh Nimr El-Nimr’in idamı konusunda ne düşündüğü sorulduğunda “Bu Suudi Arabistan’ın iç işidir” demişti.
O kadar esip gürlemesine rağmen Erdoğan, yine her zaman yaptığı gibi Mısır’la ilişkileri düzeltmenin yollarını aradı gizli kapaklı bir biçimde. İlişkilerin düzelmesinde yardım istediği ülke ise yıllardır bir hanedanın diktatörlüğüyle yönetilen, Sisi’ye yönelik sözleriyle tepkisini çektiği Suudi Arabistan’dı.

Hamas, malum Filistinli İslamcı bir örgüt. Erdoğan’ın bu örgüt ile lideri. Hamas’tan yana tutum alıp liberal laik El Fetih ağırlıklı resmi Filistin yönetimine karşı olduğu biliniyor Erdoğan’ın.

Ama Erdoğan’ın kavgalı olduğu Sisi ile hep destek verdiği Hamas arasındaki ilişkiler bakın hangi boyuta geldi. Hamas Siyasi Büro Başkan Yardımcısı İsmail Heniyye, hareketinin Mısır’la ilişkilerinde yeni bir sayfa açtığını belirtti. Heniyye, Katar’ın desteğiyle Gazze Şeridi’nin güneyinde inşa edilen evlerin dağıtım töreninde yaptığı konuşmada, “Mısır’la ilişkilerimizde yeni bir sayfa açtık” dedi.

Konuşmasında Mısır’a yaptığı ziyarete de değinen Heniyye, “Mısır’daki kardeşlerimizle siyasi durum, ikili ilişkiler, Gazze’nin ihtiyaçları ve ablukanın kaldırılması meselelerini görüştük. Temaslarımız kapsamında güvenlik konusuyla ilgili endişeleri de ele aldık. Sınırda ticaretin geliştirilmesi yönünde görüşmeler var “ ifadelerini kullandı.

İlk anda Hamas’ın Erdoğan’ı Mısır konusunda yalnız bıraktığı sanısına yol açacak bir durumdu bu. Ancak, öyle olmadığı, İsrail’le geliştirdikleri “iyi ilişkiler” nedeniyle hem Türkiye’nin hem de Mısır’ın, Katar’ın da katkısıyla tabii, Hamas’a yeni bir “siyasi hat” çizildiği ortaya çıktı. Hamas, açıkladığı yeni “siyaset belgesi”yle “Filistin’in kurtuluşu” mücadelesinden (!) ciddi bir geri dönüş yaptı.

Recep Tayyip Erdoğan İslamcı hezeyanlarla Davos’ta “one minute” şovunu sergilerken İsrail’in batı için ne ifade ettiğini hesaplayamadı. Neden sonra ilişkileri düzeltmek için çabaladı. Çünkü tüm Batı, Ortadoğu’daki cihatçılara karşı İsrail’in önemli bir güç olduğunu kabul ediyor, güçlü istihbarat ağından yararlanıyordu. Türkiye de İsrail’le istihbarat paylaşımları yapan bir ülkeydi. İkinci olarak enerji konusu belirleyiciydi. Erdoğan “terörist devlet” dediği İsrail’le ilişkilerin düzelme yoluna girmesinden sonra bambaşka bir üslup kullandı. Gazze’ye insani yardım götürmek üzere yola çıkan ancak İsrail askerlerinin saldırısı sonucu 10 kişinin yaşamını yitirdiği Mavi Marmara gemisine yönelik saldırıya ilişkin, bir iftar yemeğinde aynen şunları söyledi:

“Bana mı sordunuz?”
“Değerli kardeşlerim, Türkiye olarak biz hangi adımı atıyorsak atalım bu adım bilinmelidir ki her zaman karşılıklı milletlerin kazanımına dayalı bir adımdır. Hiçbir zaman hiçbir adımı tek taraflı düşünmedik. Kazan kazan esasına dayalı olarak bu adımları atmışızdır. Türkiye de kazanmalı Rusya da kazanmalı, İsrail de kazanmalı. Hassasiyetimiz olduğu gibi bundan sonra da devam edecektir. Fakat İsrail ile ilgili olayları bazıları farklı şekilde kaşıyorlar. Biz ilişkilerimizi niye kesmiştik. Peki, duruşumuzda o günden bu güne herhangi bir değişiklik oldu mu olmadı. Şimdi Obama’nın araya girmesiyle başlayan yeni süreç 3 başlık talebimiz vardı, özürdü bir tanesi, özür olayını bizzat Obama’nın yanında İsrail Başbakanı ifade ettiler. O günden bugüne üç yıl içerisinde İsrail tarafıyla görüşmeler oldu. Niye anlatıyorum bunları?

Hedef saptıranlar var. Duymayıp uyduranlar var. Vatandaşlarımız bunları bilsin istiyorum, olayı yaşayan benim. Sen neyi duydun, neyi gördün, neyi bildin? Söylemediğim şeyleri söylemiş gibi gösterenler var, akşam başka sabah başka konuşur çünkü bunlar. İkinci madde neydi? Dedik ki tazminat. Görüşmeler yapıldı, 20 milyon dolar 10 şehidimiz için tazminat belirlendi. Siz daha fazlasına layıksınız diyorlar, kanın rakamı olur mu? Böyle bir tazminata karar verilmiş, alır veya almaz biz burada uluslararası bazda bir adım atıyoruz. Türkiye’den böyle bir insani yardımı götürmek için günün başbakanına mı sordunuz? Biz zaten yardımı yaptık, yapıyoruz. Bunları da yaparken, gövde gösterisi olsun diye mi yapıyoruz? Edebi adabı içinde yaptık yapıyoruz”.

***

dis-politikadaki-basarisiz-tablo-libya-da-ne-isimiz-var-dan-libya-ya-nato-ile-saldirmaya-472545-1.

Arap Baharı’nın felakete sürüklediği Libya konusunda da Türkiye ikiyüzlü bir politika izledi. Libya’ya bir NATO müdahalesinin konuşulduğu dönemde Türkiye, “Bizim Libya’da ne işimiz var?”, “NATO Libya’ya müdahale edemez’ demesine rağmen konuyla ilgili olarak çıkan BM Güvenlik Konseyi kararından sonra NATO askeri planlamasına Türk savaş uçaklarıyla, gemileri de alındı.

O dönem Başbakan olan Erdoğan, “BM kararının derhal uygulamaya konulmasını, ateşkesin sağlanmasını” istedi. Yani Libya’ya askeri bir operasyonu destekleyeceğini ilan etmiş oldu.

Yeni Osmanlıcı politikaların, eskiden Osmanlı egemenliğinde olan bölgelerde hâlâ itibar göreceğine kendilerini nasıl inandırdıkları incelenmeye değer. Davutoğlu/Erdoğan ikilisi çağdaş siyasetin gerçeklerinin farkına varamamış, “nostalji hastalığı”na tutulmuş figürler. Bunlarda mevcut bulunan, gittikçe hastalıklı hale gelen “ecdat tapınması” ülkeyi bugüne kadar yaşamadığı sorunların içine attı oysa. Topladıkları kalabalıkların hoşuna gidecek gerçeklikten kopuk söylemleri dış politikada karşılık bulamamış söylemler.

İki güne sığdırılamayacak dış politika felaketleri bunlar. Okurlarımız dilerlerse yazmış olduğum Dış Politikada İflasın Arka Planı (BirGün Yayınları) adlı kitabı okuyabilirler.

Yunanistan’a 1 milyar avroluk krediye onay verilmedi

Avrupa İstikrar Mekanizması (ESM), Yunanistan’a verilmesi beklenen 1 milyar avroluk kredi diliminin ertelendiğini duyurdu.

ESM sözcüsü tarafından yapılan açıklamada, kurtarma paketi programı kapsamında mart ayında kararlaştırılan 6,7 milyar avroluk kredi diliminin kalan 1 milyar avroluk kısmına onay verilmediği belirtildi.

Kredi dilimi için borçların azaltılması gibi ön şartların yerine getirilmesinde ilerleme sağlandığı belirtilen açıklamada, Yunan makamlarının bazı kalan borçların ödendiğine ilişkin yeterli kanıt göstermesi gerektiği kaydedildi.

Açıklamada, bu sebeple ESM yönetim kurulunun kararı gelecek haftaya ertelediği ifade edildi.

Öte yandan, Yunanistan’ın 1 milyar avroluk kredi dilimini kullanabileceği son tarihin 15 Haziran olduğuna dikkat çekildi. Eğer bu tarih kadar karar çıkmazsa, Yunanistan söz konusu krediyi kullanma hakkını kaybedecek.

Yunanistan ve kreditörleri arasında 86 milyar avrolu üçüncü kurtarma paketi programında ise sona yaklaşılıyor.

Yunanistan hükümeti, 20 Ağustos’ta sona erecek program kapsamında son reform paketini gelecek hafta meclise getirecek. Kemer sıkma önlemleri ve yapısal reformları içeren düzenlemelerin 14 Haziran’da oylanması bekleniyor.

Avrupa’da kurtarma paketi programında olan son ülke olan Yunanistan’da ekonomi, 2010 yılından bu yana Avrupa Birliği ve IMF’den sağlanan krediler ile ayakta duruyor. (AA)

Trakya buğdayını ‘kök hastalığı’ vurdu: ‘Verim yüzde 50 düşecek’

Türkiye’nin buğday ihtiyacının yüzde 20’sini karşılayan Trakya’da, önce aşırı yağışlar, ardından beklenen mevsimde yağışların düşmemesi sonucu meydana gelen kuraklık nedeniyle buğdayda ‘kök hastalığı’ meydana geldi. Bölgede 1 milyon 750 bin dekar alanın büyük bölümünde görülen hastalığın üründe yüzde 50’lere varan ürün kaybına neden olması bekleniyor. Edirne Ziraat Odası Başkanı Cengiz Yorulmaz, hastalık ve kuraklık nedeniyle buğdayda çok büyük verim kaybı beklediklerini belirterek, şöyle dedi:

“Edirne, eylül ayından mart ayına kadar metrekareye 800 kilogram yağış aldı. Bu yağışlardan dolayı gübre ve ilacı zamanında atamadık ve bundan dolayı Edirne ve civarında buğdayda çok büyük hastalık oldu. Bu hastalığı ‘kök hastalığı’ diyoruz. Mart ayından sonra istediğimiz yağışlar yağmayınca buğdayda bu kök hastalığı dediğimiz hastalık tetiklendi. Hem hastalık, hem kuraklık nedeniyle buğdayda çok büyük kaybımız olacak Edirne’de. Geçen yıla göre bu yıl Edirne ve civarında verim, yüzde 50 düşük olacak. Hem bu hem de verilen yüzde 11’lik zam bizleri tatmin etmemektedir. Trakyalı çiftçinin bu yıl morali bozuk olacak. Edirne’de 1.2 milyona yakın ekili buğday arazisinde benim beklentime göre, yüzde 50 verim kaybı olacak. Bu çok ciddi bir rakam bu da tabii ki maddi açıdan çiftçiyi zorlayacaktır.”

‘BİTKİ STRESE GİRDİ’

Kırklareli Ziraat Odası Başkanı Ekrem Şaylan, yağış almayan bitkinin strese girdiğini ifade ederek, “Buğdayın en suya ihtiyaç duyduğu dönemde yağmur yağmadığı için verim kaybı bekliyoruz. Kentte 200 bin dekar ekili alanda verim kaybı bekliyoruz. Bu da çiftçiyi maddi anlamda dönüşü olacak. Bitki strese girdiği için yeşil kaldı. Verim kaybı bekliyoruz” dedi. Tekirdağ Ziraat Odası Başkanı İmdat Saygı, mahsulü zamanında ilaçlayamadıkları için az da olsa hastalık olduğunu belirterek, “Yağışlar biraz geç kaldı. Bu nedenle verim kaybı bekliyoruz. Geçen yıl aldığımız verimi beklemiyoruz. Kuraklıktan dolayı bu sene ilk yağışlar çok oldu. Nisan ayın içinde ve sonunda yağış olsaydı çok iyi olurdu” dedi.

trakya-bugdayini-kok-hastaligi-vurdu-verim-yuzde-50-dusecek-471915-1.

TARLALARDA ÇATLAKLAR OLUŞTU

Bölgede yavaş yavaş buğday hasadına başlayan üreticiler ise üzüntü yaşıyor ve borçlarının bir yıl ertelenmesi talebinde bulunuyor. Edirne’nin Musabeyli köyünde üreticilik yapan Erhan Mercan, dengesiz yağışlardan dolayı bu yıl buğdayda yarı yarıya verim kaybı yaşadıklarını belirterek, “Geçen yıl biçtiğimiz buğdayın bu sene yarısını biçmekteyiz. Yarıdan bile aşağı biçtiğimiz yerler var. Geçen sene dekarı 600 kilo biçerken bu yıl, 250-300 kilo arasında biçiyoruz. Maliyet hesabı yapıldığında kurtarmıyor. Bu yıl kötü bir yıl yaşıyoruz. Yağışların zamansız yağmasıyla, gübrelemeyi zamanında yapamadık. Dengesiz yağışlar buğdayda verimi düşürdü” dedi.

Üreticilerden Süleyman İsencik, zamanında yağış almayan toprakta büyük çatlaklar oluştuğunu belirterek, “Zamanında yağışın düşmemesinden dolayı bu sene verimler çok düşük. Fiyatlarda çok düşük. Masraflarımızı çıkaramayacağız. Normalde 1 metre olması gerekirken 50 santimde kaldı. Bu yıl devletten daha güzel fiyat bekliyoruz. Yoksa masrafları çıkaramayız. Bu yıl buğdaydan çok büyük zarar ettik. Kuraklığın en güzel göstergesi toprağın yarıklar şeklinde çatlaması. Yağış almayan toprak büyük yarıklar şeklinde çatlamaya başladı. Bu çatlaklara kolumuzu rahatlıkla sokabiliyoruz. Bu kuraklığın acı gerçeği” dedi.

‘SAMAN İTHALATI ARTACAK’

Üreticilerden Osman Küçükarda, tarlasına ektiği buğdayın boyunun kısa kaldığını belirterek, “Geçtiğimiz yıl ektiğimiz buğdayda, dönümünden 13-15 saman balyası çıkıyordu. Bu yıl 4’ü geçmiyor. Bu sene hayvan besicisinin işi çok zor. Samanda çok kriz yaşanacak. Devlet buna önlem almalı. Geçtiğimiz yıl 6-8 liradan giden saman balyası bu yıl,13 liraya çıkmasını bekliyoruz. Kışın saman bulmak çok zor” diye konuştu.

(DHA)

Üzüm-Sen: Üreticiyi yok sayanlara TAMAM diyoruz

Üzüm Üreticileri Sendikası (Üzüm-Sen) Genel Başkanı Adnan Çobanoğlu, TBMM Bağcılık ve Üzüm Araştırma Komisyonu Raporu’nun, üzüm üreticilerinin sorunlarını çözmeye dönük değil; uygulanan tarım ve enerji politikalarını aklamaya yönelik olduğunu bildirdi.

Yapılan yazılı açıklamada Çobanoğlu, “Forumlardaki konuşmalardan oluşturduğumuz üzüm üreticilerinin raporunu gerek TBMM’de grubu bulunan partilerin grup başkan vekillerine gerekse de komisyon üyesi milletvekillerine ilettik. TBMM Bağcılık ve Üzüm Araştırma Komisyonu Raporu’nu okuduğumuzda gördük ki, AKP’li üyeler komisyon raporunu yazarken komisyon üyesi diğer milletvekillerinin uyarılarını da dikkate almamış, üzüm üreticilerini ve üzüm üreticilerinin sorunlarını görmezden gelmiş, üzüm üreticilerinin önerilerini ve hükümetlerin bu sorunlardaki payını yok saymışlar” dedi.

Üzüm-Sen olarak bu raporu kabul etmediklerini ifade eden Çobanoğlu, “Üzüm Üreticilerinin Raporu’nun takipçisi olacağız. 24 Haziran’da bizi yok sayanları bizde yok sayacağız. TAMAM diyeceğiz” şeklinde görüş bildirdi.

Enflasyon-faiz ilişkisi

Türkiye ekonomisi yüksek faiz-yüksek kur ve yüksek enflasyon üçlüsü üzerindeki seyrine devam ediyor. Geçen günlerde mayıs ayı enflasyon verisinin açıklanmasıyla birlikte gelecek enflasyon beklentilerinde de daha fazla bozulma meydana geldi. Dolar kurunun ve faizin, enflasyondaki yükselişe eşlik etmesi, para piyasasındaki kontrolün sağlanamadığına işaret ediyor. Kontrolün ve yönetimin sağlanamaması ise tabloyu daha da karartıyor.

Önümüzdeki bu tabloya daha ayrıntılı bakalım;

»Enflasyon hız kesmeden yükselmeye devam ediyor. Tüketici fiyatlarındaki artış son altı ayın en yüksek seviyesi diyebileceğimiz yüzde 12,15’e çıktı. 2017 yılının Mayıs ayında enflasyon yüzde 11,72 idi. Yani her mayıs ayında daha yüksek bir enflasyonu konuşuyoruz. Alt kalemlerine baktığımızda ise enflasyona en büyük katkının ulaşım ve gıdadan kaynaklandığı gözüküyor. Ulaşım, yani benzin fiyatları ve gıda fiyatlarındaki artışın nedeni ise arz-talepten çok döviz kuru oynaklığından kaynaklanıyor. Her iki kalemde de dışa bağımlı olmamız, TL değer kaybettikçe bu ürünleri daha pahalıya dışarıdan ithal etmemize, tüketiciye de bu pahalılığı yansıtmamıza neden oluyor. Bu meseleyi daha net görmek için üretici fiyatlarına bakalım… Yurt İçi Üretici Fiyat Endeksi (Yİ-ÜFE) sanayi alanındaki üreticilerin yurtiçine sattıkları ürünlerin fiyat değişimini ifade ediyor. Dolayısıyla Yİ-ÜFE’deki artış aynı zamanda gelecekteki tüketici fiyatlarındaki artışın da habercisi oluyor. Yİ-ÜFE’deki artış ise mayıs ayında yüzde 20,16’ya çıkmış. 2017’nin aynı ayında ise yüzde 15’lerdeydi.

»Bu aralar enflasyon-faiz ilişkisi çok tartışılıyor, hatta AKP tarafından faizi enflasyonun asıl nedeni olarak gösteren açıklamalar yapılıyor, hatta bir de teorilerle süslenmeye çalışılıyor. Bu açıklamalardan ancak ‘caps’ olur. Çünkü ne teori ne de pratik deneyimler, bu açıklamaların yakınından bile geçmiyor. Sayelerinde hepimiz Econ101 derslerine geri döndük. Haydi bir daha yazalım; genel olarak enflasyon iki nedenden dolayı artar, ya talep fazlasından ya da üretim maliyetlerinin artmasından kaynaklanır. Bugün ise üretimde dışa bağımlılığın bir sonucu olarak üretim maliyetleri artmaktır. Türkiye, temel gıda ürünlerini bile dışarıdan ithal etmeye başladığı için ithal ürünlerin fiyatı aynı kalsa bile TL değer kaybettikçe bu ürünleri daha pahalı almaya başlıyor. Bugün konuştuğumuz mevzu bu.

»Peki, enflasyon konuşurken faizi nereye koyuyoruz? Önce faizin tanımını yapalım; faiz, borç verilen veya alınan paranın fiyatıdır. Bir yatırım harcamasında kullanılıyorsa da, sermayenin getiri oranıdır. Burada borç ilişkisi üzerinden gidersek, faiz, parayı ne kadar süreliğine kiraya verdiğinize yani borcun vadesine, kime borç verdiğinize göre değişir. Örneğin bir ülkede ekonomik çarpıklıklar kontrol edilemez çatlaklara dönüşmüşse, ülke dış borçlarını finanse etmek için herkesten daha yüksek maliyetle borçlanmak zorunda kalır. Diğer bir ifadeyle bu ülkede geçinebilecek kaynak bırakılmadıysa, işsizilik yüksek ve eğitim yapısı geri ise, gelecekte gelir kalemlerinin daha da bozulacağı beklentisi oluşur ve ekonomik risk yatırım ve tüketim harcamalarındaki iştahı kaçırır. Tüm bu faktörler faizin nedenleri arasındadır.

»Borç verenler de -uluslararası fonlar diyelim- bu faizi incelerken elbette ülkedeki enflasyona da bakarlar. Reel faize yani enflasyondan arındırılmış faize bakarlar. Fakat bu, faizi enflasyonun nedeni yapmaz. Hatta bir IMF programı olan ve Merkez Bankalarınca uygulanan enflasyon hedeflemesi uygulamasında, eğer enflasyon hedefinden sapılmışsa faizler yükseltilir. Bu sıkı para politikası sonucu enflasyon beklentileri de düşmüş olur. Pratikte de araç olarak kullanıldığında faiz, ortaya atılan iddiaya tam zıt bir mekanizmayla işler. Tabi Türkiye gibi yüksek dış borçlu ülkeler için bu pratik işlememektedir. Nedeni ise yapısal özelliklerdir.

»Türkiye’de ise durum şöyle: Türkiye dış borç yükünden dolayı sıcak para çekmeye mecbur bir ülke. Bunun için faizleri yükseltiyor, çeşitli kısa vadeli çözümler vergi, varlık barışı vb çözümler getiriyor. İşe yarıyor mu? Hayır. Yahut şöyle soralım, Faizlerin dolar kurunu düşürmede neredeyse etkisiz kalması, faizi enflasyonun nedeni yapar mı? Kurdaki yükselişin fiyatlara yansımasında, ne kadar faizi yükseltirseniz yükseltin, faiz etkisinin son derece sınırlı kalması, “yüksek faiz, yüksek enflasyona neden oluyor” diye iktisadi bir sonuç çıkartmaz.

»Sonuç olarak ülkede ekonomi sürdürülemez hale gelmişse risk yükselir. Demokrasiyi rafa kaldırır, hukuk devletini yok sayarsanız risk yükselir. Ekonominin yapısal meselelerini çözemez daha da derinleştirirseniz risk yükselir. Döviz kuru da bu risklerle birlikte yükselir. Sonuç olarak elimizde bugün olduğu gibi yüksek döviz kuru-yüksek faiz ve yüksek enflasyon kalır. Oysa bu riskleri yok etmeye dönük gösterilecek her çaba sonuçta döviz kurunu aşağı çeker, üretim maliyetlerini geriletir ve yüksek faiz vermeye de gerek kalmaz. Yani Türkiye’nin sorunu yapısaldır. Çözümü de yapısaldır.

Memur maaşları 13 Haziran’da yatacak

Maliye Bakanı Naci Ağbal, “Bütün kamuda çalışan kardeşlerimizin maaşları 13 Haziran’da hesaplarına yatacak” dedi.

Maliye Bakanı Naci Ağbal, Bayburt Valiliğinde gazetecilere yaptığı açıklamada, kamu görevlilerinin ayın 15’inde maaşlarını aldıklarını anımsattı.

Haziran ayı maaşlarının ayın 15’i itibarıyla Ramazan Bayramı’nın birinci gününe geldiğini ifade eden Ağbal, şöyle konuştu:

“Bugün bütün bakanlıklara, kamu kurum ve kuruluşlarına bir genelge gönderdim. Dolayısıyla bütün kamu görevlilerimiz, memurlarımız, sözleşmeli personel, işçi ve diğer statülerde çalışan bütün personelimiz, ister bakanlıklarda çalışsınlar, ister belediyelerde, ister il özel idarelerinde, bütün kamuda çalışan kardeşlerimizin maaşları 13 Haziran’da hesaplarına yatacak. Dolayısıyla bayrama girmeden, mübarek Ramazan Bayramı’na girmeden bütün kamu görevlilerimiz de maaşlarını, aylıklarını almış olacak.”

Bakan Ağbal, burada bütün kamu kurum ve kuruluşlarının gerekli hazırlıkları yaptıklarına işaret ederek, “Bu konuda bakan olarak bugün gerekli talimatı verdim, bakanlık olarak da konuyu takip ediyoruz. Böylelikle bayram girmeden önce de nasıl emeklilerimizin aylıklarını ödediysek, nasıl emeklilerimize Ramazan Bayramı ikramiyesi ödemişsek şimdi de kamu görevlilerimizin, kamu çalışanlarımızın aylıklarını bayram girmeden önce ödemiş oluyoruz. Yaklaşık 3 milyon 700 bin kamu çalışanı bu şekilde bayram girmeden önce maaşlarını almış olacaklar.” diye konuştu.

Memura ve emekliye zam açıklaması

Maliye Bakanı Naci Ağbal, Temmuz ayında memur ve memur emeklilerine normal yüzde 3.5’lik zammın yanı sıra enflasyon farkı zammı da yapılacağını söyledi. Ağbal, haziran enflasyonunun sıfır çıkması durumunda dahi ek yüzde 2.39’luk zam yapılacağını ve bu durumda en düşük memur maaşının 2 bin 839 liradan 3 bin 50 liraya çıkacağını söyledi. En düşük memur emekli maaşı da 1978 liradan 2 bin 94 liraya çıkacak. Haziran’da enflasyon ne kadar çıkarsa, bu rakamların üzerine eklenecek.

NTV’nin yayınında gündemi değerlendiren Ağbal, enflasyon farkı ile birlikte en düşük memur ve maaşlarının ne kadar olacağını açıkladı.

İlk 5 ayda yüzde 2.39 oranında enflasyon farkı oluştuğunu kaydeden Ağbal, Haziran ayındaki enflasyonun da bunun üzerine konulup memur ve emeklilere zam yapılacağını söyledi. Ağbal, haziranda enflasyon sıfır dahi çıksa yüzde 2.39 oranında ek zam yapılacağını ifade etti.

Haziran enflasyonu sıfır olarak düşünüldüğünde temmuzda yapılacak yüzde 3.5 toplu sözleşme zammı ile en düşük memur maaşının 2 bin 839 liradan 3 bin 50 liraya çıkacağını söyleyen Ağbal, en düşük emekli maaşının da 1978 liradan 2 bin 94 liraya çıkacağını kaydeti.

Ağbal’ın verdiği bilgiye göre, enflasyon kadar zam alan en düşük SSK emekli maaşı 1570 liradan 1670 liraya, en düşük Bağkurlu emeklisi maaşı da 1405 liradan 1495 liraya yükselecek.

Haziran ayında çıkacak enflasyon hem memur ve emeklilerine hem de SSK ve Bağkur emekli maaşlarına ilave edilecek.