Tarafsız Habercilik

Trakya buğdayını ‘kök hastalığı’ vurdu: ‘Verim yüzde 50 düşecek’

Türkiye’nin buğday ihtiyacının yüzde 20’sini karşılayan Trakya’da, önce aşırı yağışlar, ardından beklenen mevsimde yağışların düşmemesi sonucu meydana gelen kuraklık nedeniyle buğdayda ‘kök hastalığı’ meydana geldi. Bölgede 1 milyon 750 bin dekar alanın büyük bölümünde görülen hastalığın üründe yüzde 50’lere varan ürün kaybına neden olması bekleniyor. Edirne Ziraat Odası Başkanı Cengiz Yorulmaz, hastalık ve kuraklık nedeniyle buğdayda çok büyük verim kaybı beklediklerini belirterek, şöyle dedi:

“Edirne, eylül ayından mart ayına kadar metrekareye 800 kilogram yağış aldı. Bu yağışlardan dolayı gübre ve ilacı zamanında atamadık ve bundan dolayı Edirne ve civarında buğdayda çok büyük hastalık oldu. Bu hastalığı ‘kök hastalığı’ diyoruz. Mart ayından sonra istediğimiz yağışlar yağmayınca buğdayda bu kök hastalığı dediğimiz hastalık tetiklendi. Hem hastalık, hem kuraklık nedeniyle buğdayda çok büyük kaybımız olacak Edirne’de. Geçen yıla göre bu yıl Edirne ve civarında verim, yüzde 50 düşük olacak. Hem bu hem de verilen yüzde 11’lik zam bizleri tatmin etmemektedir. Trakyalı çiftçinin bu yıl morali bozuk olacak. Edirne’de 1.2 milyona yakın ekili buğday arazisinde benim beklentime göre, yüzde 50 verim kaybı olacak. Bu çok ciddi bir rakam bu da tabii ki maddi açıdan çiftçiyi zorlayacaktır.”

‘BİTKİ STRESE GİRDİ’

Kırklareli Ziraat Odası Başkanı Ekrem Şaylan, yağış almayan bitkinin strese girdiğini ifade ederek, “Buğdayın en suya ihtiyaç duyduğu dönemde yağmur yağmadığı için verim kaybı bekliyoruz. Kentte 200 bin dekar ekili alanda verim kaybı bekliyoruz. Bu da çiftçiyi maddi anlamda dönüşü olacak. Bitki strese girdiği için yeşil kaldı. Verim kaybı bekliyoruz” dedi. Tekirdağ Ziraat Odası Başkanı İmdat Saygı, mahsulü zamanında ilaçlayamadıkları için az da olsa hastalık olduğunu belirterek, “Yağışlar biraz geç kaldı. Bu nedenle verim kaybı bekliyoruz. Geçen yıl aldığımız verimi beklemiyoruz. Kuraklıktan dolayı bu sene ilk yağışlar çok oldu. Nisan ayın içinde ve sonunda yağış olsaydı çok iyi olurdu” dedi.

trakya-bugdayini-kok-hastaligi-vurdu-verim-yuzde-50-dusecek-471915-1.

TARLALARDA ÇATLAKLAR OLUŞTU

Bölgede yavaş yavaş buğday hasadına başlayan üreticiler ise üzüntü yaşıyor ve borçlarının bir yıl ertelenmesi talebinde bulunuyor. Edirne’nin Musabeyli köyünde üreticilik yapan Erhan Mercan, dengesiz yağışlardan dolayı bu yıl buğdayda yarı yarıya verim kaybı yaşadıklarını belirterek, “Geçen yıl biçtiğimiz buğdayın bu sene yarısını biçmekteyiz. Yarıdan bile aşağı biçtiğimiz yerler var. Geçen sene dekarı 600 kilo biçerken bu yıl, 250-300 kilo arasında biçiyoruz. Maliyet hesabı yapıldığında kurtarmıyor. Bu yıl kötü bir yıl yaşıyoruz. Yağışların zamansız yağmasıyla, gübrelemeyi zamanında yapamadık. Dengesiz yağışlar buğdayda verimi düşürdü” dedi.

Üreticilerden Süleyman İsencik, zamanında yağış almayan toprakta büyük çatlaklar oluştuğunu belirterek, “Zamanında yağışın düşmemesinden dolayı bu sene verimler çok düşük. Fiyatlarda çok düşük. Masraflarımızı çıkaramayacağız. Normalde 1 metre olması gerekirken 50 santimde kaldı. Bu yıl devletten daha güzel fiyat bekliyoruz. Yoksa masrafları çıkaramayız. Bu yıl buğdaydan çok büyük zarar ettik. Kuraklığın en güzel göstergesi toprağın yarıklar şeklinde çatlaması. Yağış almayan toprak büyük yarıklar şeklinde çatlamaya başladı. Bu çatlaklara kolumuzu rahatlıkla sokabiliyoruz. Bu kuraklığın acı gerçeği” dedi.

‘SAMAN İTHALATI ARTACAK’

Üreticilerden Osman Küçükarda, tarlasına ektiği buğdayın boyunun kısa kaldığını belirterek, “Geçtiğimiz yıl ektiğimiz buğdayda, dönümünden 13-15 saman balyası çıkıyordu. Bu yıl 4’ü geçmiyor. Bu sene hayvan besicisinin işi çok zor. Samanda çok kriz yaşanacak. Devlet buna önlem almalı. Geçtiğimiz yıl 6-8 liradan giden saman balyası bu yıl,13 liraya çıkmasını bekliyoruz. Kışın saman bulmak çok zor” diye konuştu.

(DHA)

Devrime öncülük etmek

Borçluyuz, hem de hepimiz. Borçsuz üretemiyor, tüketemiyoruz. Borç almamız gerekiyor çünkü tasarrufumuz yetersiz. Tasarrufumuz yok çünkü üretimimizle yeterince gelir yaratamıyoruz. Ülke olarak tasarrufumuz olmadığı için de başkalarından borç bulmamız gerekiyor.

Asgari ücret 1604 TL, ortalama ücret de bu düzeye çok yakın. Gelirler en temel ihtiyaçları dahi karşılamaya yetmiyor. Açık ki öncelikli mesele geliri artırmak. Geliri artırmak için de, yapılması gereken belli, acilen bir üretim reformunu başlatmak…

Bu üretim reformu, bugün içinde bulunduğumuz çelişkileri üreten Saray’ın neoliberal ekonomik düzeninden kurtulmayı gerektiriyor. Rantçı, betona gömülmüş ve sömürü üzerine kurulmuş bir ekonomiden, üretken, tarımı ve sanayisi ile büyüyen, büyürken hep birlikte zenginleşen bir ekonomiye geçmek… Bunu yapmak için Türkiye’nin kaynağı da kapasitesi de var. Yeter ki rantçı sermayeden yana değil, üretici güçlerden yana tercih yapacak bir siyasi irade ortaya konsun.

Böyle bir halkçı kalkınma programına ihtiyaç sadece milyonlarca emekçinin gelirinin, KOBİ’lerin, esnafın, çiftçinin kazancının artması için şart değil. Aynı zamanda kapımızda duran Sanayi 4.0 devriminin de zorunlu kıldığı bir dönüşüm. Zira, üretim teknolojilerimizde Sanayi 4.0’a uygun bir yapısal değişimi gerçekleştiremezsek, mevcut rekabet kapasitemizi dahi yitirme riski ile karşı karşıya kalacağız.

Dolayısıyla bir yol ayrımındayız: Ya Saray rejiminin kurduğu ve bütün bu sorunlara yol açmış olan, ucuz emek gücüyle rekabet eden neoliberal düzende ısrar edeceğiz ve iliklerimize kadar işleyen kriz derinleşecek. Ya da birikimimiz, donanımımız ve bilgimizle nitelikli üretim yaparak zenginleştiğimiz ve bunu hakça paylaştığımız halkçı, kapsayıcı bir gelecekte ortaklaşacağız.

24 Haziran sandığının tercihi de budur: Devam mı, yoksa tamam mı?

Üretici güçlerin Sanayi 4.0’ın yaratacağı yıkımın altında ezilmek yerine devrime öncülük edecek dönüşümü gerçekleştirebilmelerini sağlamak için yeni bir sanayi politikasına ve üretim anlayışına ihtiyacımız var.

Bu doğrultuda, rantçı düzenin devamlılığını sağlayan verimsiz mega projeler yerine, üretici güçlerin ihtiyaçlarını giderecek, verimli ve etkin bir kamucu anlayışa geçmek büyük önem taşıyor.

Üretici güçlerimizin, KOBİ ve girişimcilerin çağın teknolojik gerçekliğiyle uyumlu bir üretim yapısına dönüşümünün sağlanacağı bir dijital reformu hemen hayata geçirmeliyiz.

Bugünün yoğun küresel rekabet baskısına karşı, KOBİ’lerin ayakta durmasının tek yolu, verimlilik artışının sağlanması. En düşük maliyetle, en hızlı verimlilik artışını sağlamanın yolu ise iş süreçlerini dijitalleştirmekten geçiyor. Bu atılım hem sermaye hem işgücü verimliliğini arttırma potansiyeli taşıyor.

Üretimde yapısal dönüşüm için, teşvik politikasının da hemen değişmesi gerek. Teşviklerin seçilmiş “şirketlere” değil, sektörlere ve faaliyetlere verilmesi ve kapsayıcı olması temel prensip olmalı. Ancak bu sayede, yatırımların yüksek katma değerli faaliyetlere yönelmesi ve kaynakların daha verimli kullanılması mümkün olur.

Üretimde bu dönüşümü gerçekleştirirken, mutlaka aynı anda işgücünün de, çağın gerekleri ile uyumlu bilgi ve becerilerle donatılması yönündeki reformları başlatmalıyız. Uluslararası çalışmalar, Sanayi 4.0 devriminin yol açacağı otomasyon ve dijitalleşmeyle OECD ülkeleri arasında en büyük istihdam kaybının Türkiye’de yaşanacağını; üretimde otomasyona uyum sağlayacak politikalar uygulanmadığı takdirde, Türkiye’deki var olan işlerin yaklaşık yüzde 60’ının risk altında olduğunu ortaya koyuyor.

Eğitim reformunun kreşten üniversiteye ne tür bir değişim gerektirdiğini çok iyi biliyoruz. Gençlerimiz, çocuklarımız için artık bilimsel temellere oturan, rasyonel, laik ve fırsat eşitliğine dayalı bir eğitim sistemine geçişi daha fazla geciktirme lüksümüz yok.

Dijitalleşecek yeni düzende de, üretim zincirinin yaratıcı aşamalarında ihtiyaç duyulan beceriler ve insani ilişkiye talep, asla yok olmayacak. Bu yaratıcı aşamalar her şeyden önce özgür düşünceyi, bilimsel eğitimi ve farklılıklara açık bir düşünsel ve toplumsal yapıyı gerektiriyor.

Ne kadar dijitalleşirse dijitalleşsin insani ilişki talebinin asla tükenmeyeceği sosyal bakım alanlarında yatırımlar da bu sosyal yapıyı besleyecek. Dolayısı ile Sanayi 4.0 ile uyumlu bir yapıya dönüşüm için kamu yatırımlarının dijital altyapıya yönlendirilmesi kadar, sosyal bakım hizmetlerini de arttıran bir sosyal devlet anlayışını hayata geçirmek büyük önem taşıyor.

Eğitim, dijitalleşen üretim, kamu kaynaklarını verimli kullanan bir yatırım ve teşvik planı, sosyal bakım hizmetleri, hepsi bir bütünün parçası. Gelirimizi sürdürülebilir biçimde arttıracak üretim reformu, işte tüm bu parçaların bütüncül biçimde politikaya dönüştürülmesi!

Ve özetle:

25 Haziran sabahı, ya devrimlerin ve teknolojinin tehdit ettiği bir karanlığa gömüleceğiz, ya da devrimlere öncülük eden ve teknolojiyle zenginleşen bir aydınlığa adım atarak uyanacağız.

Tercih hepimizin.

Türkiye’nin Trump’ı krizde

Paul Krugman

Statüko karşıtı lider çekişmeli bir seçimin ardından iktidara gelir. Hükümeti, çarpıcı derecede yozlaşmış olduğunu kısa sürede belli eder; hukuk sistemini altüst eder, bulaştığı yolsuzluklara yönelik soruşturmaları bastırmakla kalmaz, iktidarını sağlamlaştırır ve gücünü sınırlayan (“derin devlet”) kurumların altını oyar.

Sizce Donald Trump’dan mı bahsediyorum? Olabilir. Ama benim aklımdaki kişi Türkiye Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan. Erdoğan’ın bulaştığı aşikar yolsuzlukları hukuku politize ederek hasır altı edebilmiş olması, Trump’ın da hayal ettiği otokrat lider haline gelebileceğini gösteriyor. Tüm diktatörleri sevdiği anlaşılan Trump, Erdoğan’a ve rejimine duyduğu hayranlığı dile getirmişti.

Erdoğan ve Trump’ın benzerlikleri, otoriter refleksleri ve hukukun üstünlüğüne karşı olmalarından ibaret değil. Uzmanlık kavramına da karşılar. Örneğin, her ikisinin etrafında da cehaletleri ve garip fikirleri ile nam salmış insanlar var. Erdoğan’ın, kendisine yönelik psişik saldırılar yapıldığını düşünen danışmanları var. Trump’ın ise ticaret anlaşmaları ziyaretleri esnasında birbirilerine küfürler savuran danışmanları var.

Ne önemi var ki? Amerika’da hisseler yükseliyor ve ekonomi yürüyor. Erdoğan ise gerçek bir ekonomik yükselişe liderlik etti. Yatırımcılar ve piyasalar tepedeki çılgınlıkları umursamıyor gibi görünüyor. Ekonomik karar alıcıların konudan bihaber oluşu en nihayetinde önemsiz görünüyor.

Ta ki önemli hale gelene dek.
Aslına bakarsanız, ekonomik liderlik çoğu insanın düşündüğü kadar önemli bir konu değil. Venezuela’nın başını belaya sokan politikalar gibi ekonomik felakete yol açan kararları ayrı tutacak olursak, vergi yönetmeliğini değiştirmek gibi pervasız görünmekle birlikte “sıradan” kararların nadiren büyük etkileri olur.

Örneğin Trump ve Kongre’deki dostları, geçen sene yaklaşık 2 trilyon dolarlık vergi indirimini yürürlüğe koydu. Şirketlerin kendi hisselerini çılgınlar gibi geri almaya başlamasını saymazsak, vergi indiriminin görünür etkileri bir hayli sınırlı oldu. Vergi indirimi savunucularının öne sürdüğü yatırım patlaması yaşanmadı, ya da yatırımcılar ABD’nin borç ödeme gücünden kuşku duyar olmadı.

Özetle, ekonomi büyük şoklar ile karşı karşıya değilse, siyasi ahkam kesmeler pek önemli değildir. ABD’nin milli gelir ya da istihdam rakamlarına bakan biri, 2016 yılında seçim yapıldığını ya da herhangi önemli değişim yaşandığını dahi fark etmeyebilir.

Ancak büyük şoklar geldiğinde, liderlik kalitesi birden önem arz etmeye başlar. Türkiye’de görmekte olduğumuz da tam olarak bu.

Bu arada, ekonomik liderlik yalnızca krizler esnasında önem arz etse bile piyasaların öngörü sergileyerek kötü yönetilecek olası krizleri hisse ve bono fiyatlarına yansıtacağını düşünebiliriz. Ancak her nasılsa, bu asla böyle olmuyor.

Bunun yerine uzun süreli kayıtsızlık, takiben ani panik dalgaları görüyoruz. Uluslararası makroekonomi öğrencileri, ismini Rudiger Dornbusch’tan alan “Dornbusch yasasından” bahsetmeyi severler: “Krizin gelmesi düşündüğünüzden uzun sürer, ancak geldiğinde düşündüğünüzden hızlı gerçekleşir.

Türkiye’de gördüğümüz, Asya ve Latin Amerika’da defalarca gördüğümüz tipte klasik bir “para birimi ve borç krizi.” Önce ülke uluslararası yatırımcıların gözdesi olur ve bol miktarda dış borç biriktirir. Türkiye örneğinde bu borcun büyük bölümü özel şirketlerde.

Sonrasında ülke şu ya da bu sebepten dolayı cazibesini yitirir. Gelişmekte olan ekonomiler, şu an yükselen dolar ve ABD faizleri yüzünden zorlanıyor. Bu noktada kendini besleyen kriz ortamı olasılıklar dahilindedir: Dış etmenler güven kaybına sebep olur, güven kaybı para biriminin değerini düşürür ve değersizleşen para dış borç maliyetlerini patlatarak ekonomiyi kötüleştirir, güven daha da düşer ve bu böyle gider.

Böyle bir durumda liderlik bir anda müthiş önemli hale gelir. Olup bitenleri anlayabilen ve müdahale edebilen, piyasaların temkinli davranmasını sağlayacak itibarı taşıyan liderler gereklidir. Gelişmekte olan bazı ekonomilerde bu tip liderler mevcut. Ancak Erdoğan rejiminde yok.

O halde, Türkiye’deki karmaşa, Trump yönetimindeki ABD’nin başına gelecekleri mi gösteriyor? Tam olarak değil. Amerika bol miktarda dış borç kullansa da, aldığı borç kendi para biriminde olduğunda tipik “gelişmekte olan piyasalar” krizine karşı korunmasız değil.

Ancak işler başka biçimlerde de ters gidebilir. Uluslararası siyasi krizler çıkabilir (Nobel barış ödülü şu an pek de olası görünmüyor, değil mi?), ticaret savaşları patlak verebilir. Trump ekibinin bu olasılıklardan hiçbirine hazırlıklı olmadığını söyleyebiliriz. Belki de ciddi krizlerle başa çıkmaları gerekmeyecek. Ama ya gerekirse?

The New York Times’dan çeviren: Fatih Kıyman

İtalya’da hükümet kurma çalışmalarında kriz

İtalya’da hükümet kurma çalışmaları koalisyon ortakları ile cumhurbaşkanı arasında yaşanan görüş ayrılığı nedeniyle başarısız oldu. Hükümeti kurma görevi verilen hukuk profesörü Guiseppa Conte, görevini Cumhurbaşkanı Sergio Mattarella’ya iade ettiğini açıkladı. Cumhurbaşkanı Mattarella, euro karşıtı tutumu ve Almanya’ya yönelik eleştirileri ile tanınan 81 yaşındaki Paolo Savona’nın koalisyon hükümetinde Ekonomi Bakanı olmasına karşı çıkarak, İtalya’nın Euro Bölgesi’nden çıkmasını gündeme getirebilecek bir adayı kabul etmeyeceğini belirtmişti.

DW Türkçe’de yer alan habere göre, Cumhurbaşkanı Mattarella popülist Beş Yıldız Hareketi ve aşırı ağcı Lig partisinin hükümet kurma çalışmalarının başarısız olması üzerine ekonomi uzmanı Carlo Cottarelli’yi görüşmeye davet etti. Cottarelli’nin ülkede yeniden seçimler yapılana kadar geçiş hükümetine başbakanlık etmesi için görüşmeye çağrıldığı ileri sürüldü. Cottarelli 2008-2013 yılları arasında Uluslararası Para Fonu’nda üst düzey yönetici olarak görev yapmıştı.

Beş Yıldız Hareketi ve Lig partisi teknokratlardan oluşacak bir hükümete parlamentoda onay vermeyeceklerini açıkladı. Yapılan açıklamada Cumhurbaşkanı Mattarella’nın adımı eleştirilerek, “Tavrı demokratik değil ve yeniden seçimlere gidilmesinde ısrar edici” denildi. Beş Yıldız Hareketi lideri Luigi Di Maio, hükümet kurma çalışmalarının başarısız olmasından sorumlu tuttuğu Cumhurbaşkanı Mattarella’nın azledilmesi gerektiğini savundu.

İtalya’da 4 Mart’ta yapılan seçimlerde Beş Yıldız Hareketi yüzde 32 oranında oy alarak parlamentodaki en güçlü parti olmuştu. Lig Partisi ise seçimlerde oy oranını yüzde 17’ye çıkarmayı başarmıştı. Avrupa ve euro karşıtı söylemlere sahip iki partinin koalisyon kurma çalışmalarına başlaması, Avrupa’da endişe ile karşılanmıştı.

NATO Kolombiya’da ne arıyor?

Kuzey Atlantik İttifakı NATO, Güney Amerika’nın sorunlu ülkesi Kolombiya’da ne arıyor? Devlet Başkanı Juan Manuel Santos Kolombiya’nın önümüzdeki hafta Brüksel’de NATO’nun ilk Latin Amerikalı küresel ortağı görevini alacağını açıkladı. Santos, “müjde”yi “NATO’ya katılım Kolombiya’ya önemli bir imaj kazandıracak ve uluslararası arenada daha fazla rol üstlenme fırsatı verecek” sözleriyle duyurdu.

Kolombiya’nın artık “büyük liglerde” olduğunu söyleyen Santos’un başkent Bogota’da Başkanlık Sarayı Casa de Narino’daki konuşmasında sarfettiği “Uluslararası arenada daha fazla rol üstlenme fırsatı yakalama” sözleri Kolombiya’ya biçilen rolün itirafı oldu.

Görünen o ki Kolombiya, Orta ve Güney Amerika’da ABD’nin “kirli işleri”ni görmek için NATO’ya girecek. Kolombiya’nın “küresel ortak” olması NATO’da askeri bir rol üstleneceği anlamına geliyor. NATO’nun Latin Amerika’daki tek ortağı olacak Kolombiya dahil Peru ve Paraguay’da ABD’nin hâlihazırda zaten mevcut askeri üsleri var. Birçok Orta Amerika ve Karayip ülkesinde de Washington’un yörüngesinde bulunan bağımlı kukla iktidarlar mevcut.

Bir Latin Amerika ülkesinin NATO bünyesine alınmasının ABD açısından önemi büyük. ABD’nin bölgesel müdahaleleri için Güney Amerika’da Kolombiya, Orta Amerika’da ise El Salvador ve Guatemala kilit konumda. Ancak tüm bunlar yeterli değildi. NATO’nun bu topraklara taşınması ABD’nin bu yarımküredeki askeri müdahaleciliğine “uluslararası meşruluk kılıfı” katma işlevi görecek. Zaten NATO’nun Kolombiya üzerinden kıtaya taşınmasının Santos’tan çok Trump’ın kararı olduğunu söylemek abartı olmayacaktır.

İki dünya savaşının yakınına dahi uğramadığı, sınır savaşlarının en sonuncusunun doksan yıl önce yaşandığı Güney Amerika’da, savaş örgütü NATO, Kolombiya’yı çatısı altına alarak bu ülkeyi hangi düşmana, tehdide, neye ve kime karşı koruyacak? Ki Kolombiya’nın son savaşını Peru ile 1932-1933 yıllarında Amazonlar’daki karmaşık sınır bölgesi dolayısıyla yaptığı düşünülecek olursa.

NATO’nun Güney Amerika’ya taşınmasının nedenleri?
Hegemonya, paylaşım ve nüfuz savaşının önemli mevzilerinden birisi de Latin Amerika. ABD tarihsel “arka bahçesi” Latin Amerika’yı kimselerle paylaşma niyetinde değil. Çin’in kıtaya yönelik yöneliminin pekâlâ farkında. Küresel güçler arsındaki saflar sıklaştırılırken, ABD NATO’yu Latin Amerika’ya taşıyarak birden çok mesaj vermiş oldu.

1) Venezuela’ya müdahale: Son dönemlerde Venezuela’ya askeri müdahale tehditlerini iyice sıklaştıran ve bunun da açıkça deklare eden ABD, bu müdahaleyi tıpkı Libya ve Sırbistan örneklerinde olduğu gibi NATO şemsiyesi altında gerçekleştirme niyetinde. Bu vesileyle saldırganlığına uluslararası bir meşruluk katacağını düşünüyor. Tek başına gerçekleştireceği bir saldırının kendisine hem ekonomik hem askeri hem de politik olarak olumsuz etkilerinin pekâlâ farkında. Benzer bir saldırı senaryosu da sivil bir darbeye vesile olduğu her an kontrolden çıkma tehlikesi barındıran Brezilya için de geçerli.

2) Latin Amerika’ya tehdit: NATO tehdidi sadece Venezuela ile sınırlı kalmayacak. Nigaragua, Bolivya, Ekvador, Küba gibi ABD boyunduruğuna girmeyen bölge ülkelerine karşı NATO saldırgan bir güç olarak kullanacak. Kıta özelindeki toplumsal hareketlerin varlığı ABD’yi korkutuyor. Toplumsal hareketlerin üzerinde de NATO kılıcı sallandırılmış olacak.

3) Çin ve Rusya’ya gözdağı: Bölgede artan Çin-Rusya etkisi de bir diğer faktör. Özellikle Çin’in Latin Amerika’da artan ekonomik ve politik nüfuzu ABD için endişe kaynağı. Çin, çoktan ABD’yi geride bırakarak Güney Amerika’nın en büyük ticari ortağı oldu. Ekonomik nüfuzun artması beraberinde politik gücü de getiriyor. ABD’nin Çin’e kıtada rahat hareket etme olanağı vermeyeceğinin sinyalleri gelmeye başladı. Bölge olası büyük çatışma merkezlerinden birisine dönüşmek üzere. Bu kavga çoktan Venezuela, Brezilya, Nikaragua’da kendisini hissettirmeye başladı.

Hegemonya savaşında saflar sıklaştırılıyor
Hegemonya kavgası sertleşiyor. Yerkürenin güneyinde de kuzeyinde de bunun işaretlerini görmek mümkün. Kıta Avrupası ile NATO’ya katkı üzerinden krizler yaşamaya başlayan, Avrupa’yı yeterli katkıyı sağlamamakla itham eden ABD, yeni aktörleri birliğe dâhil ederek küresel konumunu başka aktörlerle güçlendirme arayışında.

Küresel hegemonyası gerileyen ABD, NATO eliyle Rusya’yı Kuzey’de Baltık Denizi, Güney’de ise Kafkasya üzerinden çevrelemeye çalışırken, benzer bir kuşatma stratejisini de Güney Amerika’da gerçekleştirme niyetinde.

Bugüne kadar onlarca saldırganlık örneği sergileyen NATO’nun ABD’nin küresel çıkarları doğrultusunda kıtada çeşitli çatışma alanları inşa edip yeni krizler üzerinden yeni müdahalelerde bulunacağından şüphe yok. Kolombiya solu da NATO üyeliğinin felaket getireceğinin farkında ve bu üyeliğe şiddetle karşı.

ABD’nin Kolombiya üzerinde hayata geçirmek istediği hamleyi okuyan Venezuela da bu tehdidin farkında. Karakas Kolombiya’yı “Nükleer kapasiteye sahip dış faktörleri” kıtaya davet etmekle suçladı ve Santos hükümetinin NATO’ya yaklaşmasını kınayan bir açıklama da yayımladı. Bu işbirliğinin Güney Amerika’daki barış ortamını zedeleyeceğini ve baltalayacağını söyleyen Maduro yönetimi, kararı kabul edilemez bulduğunu deklare etti. Tıpkı Ortadoğu’da olduğu üzere kriz dinamiklerini harekete geçiren ABD ve Kolombiya yönetiminin NATO’yu bölgeye taşıması “Latin Amerika’nın kesik damarları”nı daha da kanatacak!

Hükümeti eski IMF Türkiye şefi Cottarelli kuracak: İtalya’da beklenmedik hükümet krizi şaşırttı

İtalya’da son aşamasına gelinen hükümet kurma çalışmaları, Cumhurbaşkanı Sergio Mattarella’nın avro karşıtlığıyla bilinen ekonomi bakanı adayını veto etmesi üzerine çöktü. Tarihinde görülmemiş bir kriz yaşayan ülkede, Cumhurbaşkanı Sergio Mattarella, Eski IMF Türkiye Masası Şefi Carlo Cottarelli’ye hükümet kurma görevi verdi.

Cottarelli, 2000’li yılların başında Türkiye masasını yönetmişti.

Mattarella, Cottarelli’den bir teknokratlar hükümeti kurmasını istedi. Görevi kabul eden Cottarelli, seçimlerin gelecek yıl yapılacağını açıkladı. İtalya’da son aşamasına gelinen hükümet kurma çalışmaları, Cumhurbaşkanı Mattarella’nın avro karşıtlığıyla bilinen ekonomi bakanı adayını veto etmesi üzerine dün çökmüştü. İktidara gelmek üzereyken Mattarella’nun vetosu ile karşılaşan 5 Yıldız Hareketi ve Lig partileri şoka uğradı. İki parti, Cumhurbaşkanı’nın azledilmesi ve yeniden seçimlere gidilmesini istiyor. İtalyan basını ise devletin zirvesinde yaşanan gerilimi ‘görülmemiş bir kriz’ diye tanımlıyor.

İktidara gelmek üzereyken Mattarella’nun vetosu ile karşılaşan 5 Yıldız Hareketi ve Lig partileri duruma sert tepki gösterirken, Cumhurbaşkanı’nın azledilmesi ve yeniden seçimlere gidilmesi talepleri dahi dile getiriliyor. İtalya anayasasına göre cumhurbaşkanının hükümet üyelerini veto etme hakkı bulunuyor. İtalyan basını ise devletin zirvesinde yaşanan gerilimi “görülmemiş bir kriz” diye tanımlıyor.

Avrupa Birliği’ne şüpheyle yaklaşan, sistem karşıtı, popülist 5 Yıldız Hareketi ve Lig partileri, 4 Mart’ta yapılan genel seçimlerden yaklaşık 2.5 ay sonra bir koalisyon hükümeti kurmak üzere anlaşmıştı.

“Değişim hükümeti” olarak adlandırılan koalisyonun başbakan adayı hukuk profesörü Giuseppe Conte olmuştu.

Cumhurbaşkanı Sergio Mattarella’nın geçen çarşamba günü hükümeti kurma görevini verdiği Conte’nin, bakanlar kurulu listesini hazırlayarak Cumhurbaşkanı’nın onayına sunması, ardından da parlamentodan güvenoyu alarak bu hafta içinde göreve başlaması bekleniyordu. Ancak koalisyon ortakları ile Cumhurbaşkanı Mattarella arasında ekonomi bakanı konusunda yaşanan anlaşmazlık yüzünden hükümet kurma görüşmeleri çöktü. Cumhurbaşkanı Mattarella, Giuseppe Conte pazar akşamı hükümeti kurma görevini iade etti.

Polonya, ABD’ye ‘2 milyar vereyim üs kur’ demiş

Polonya’nın, ülkede kalıcı askeri üs kurması için ABD’ye 2 milyar dolar teklif sunduğu iddia edildi. Polonya haber sitesi Onet’in haberine göre, gelecek ay Brüksel’de düzenlenecek olan NATO zirvesi öncesi Polonya Savunma Bakanlığı, Washington’a Polonya’da kalıcı askeri üs kurması için 1,5-2 milyar dolarlık teklif etti.

Polonya Savunma Bakanlığı tarafından 2018 yılında, “Polonya’da kalıcı ABD askeri üssü için teklif” ismiyle hazırlandığı ileri sürülen teklife göre, ABD’nin Polonya topraklarında zırhlı tümen bulundurmasının “ihtiyaç” olduğu belirtildi. Haberde Polonya’nın, Rusya ile Ukrayna arasındaki kriz nedeniyle “güvenlik endişesi” yaşadığı ifade edildi. Polonya, mart ayında patriot hava ve füze savunma sistemi için ABD ile 4 milyar 750 milyon dolarlık sözleşme imzalamıştı.

TL’deki kriz dünya basınında

Türk lirasının dün son yılların en çalkantılı günlerinden birini geçirmesinin ardından uluslararası basında da piyasanın bundan sonrasına dair beklentilerine yönelik yorum ve analizler yer alıyor. Bu yorum ve analizlerde, Türk lirasındaki değer kaybında Erdoğan’ın faiz karşıtı söylemleri ve Merkez Bankası ile ilgili açıklamalarının kurumun bağımsızlığıyla ilgili yarattığı kaygıların önemli rol oynadığına dikkat çekiliyor.

BBC Türkçe’nin haberine göre; ABD’nin en çok satan gazetelerinden Wall Street Journal (WSJ), liradaki düşüşü ilgili bir başyazı kaleme aldı. Ayrıca, bundan sonrasının da Erdoğan’ın atacağı adımlara bağlı olduğu konusunda basın organlarının önemli bir kısmının hemfikir olduğu görülüyor. Yazıda, Erdoğan’ın Merkez Bankası’na “Suriye lideri Beşar Esad muamelesi” yaptığını yazdı ve bu ay içinde yaptığı bir konuşmada faizin “her türlü ekonomik kötülüğün anası ve babası” olarak nitelendirdiği hatırlatıldı.

‘İTİBAR KAYBININ BEDELİ 300 BAZ PUANLIK ARTIŞ”

WSJ, “Yatırımcılar bu sözleri, enflasyonun yüzde 11’e yaklaşmış olmasına karşında Erdoğan’ın Merkez Bankası üzerinde siyasi kontrol kurduğunun bir göstergesi olarak yorumladı” dedi ve şunları ekledi:

“Sermayenin ülkeden çıkmasıyla birlikte, Merkez Bankası liradaki panik satışlarını önlemeye çalışırken, Erdoğan da ister istemez faizlerin yükseldiğini görüyor.

“Çarşamba günü Merkez Bankası faizi yüzde 13,5’ten yüzde 16,5’e yükseltti. Bunu, Erdoğan’ın giderek otoriterleşen yönetimi altında Türkiye’deki kurumların itibar kaybının bedeli olarak görmek gerek.

“Diktatörler, her siyasi kararda yaptıkları gibi, mali politika ve para politikasını da dikte etmeyi sevdiklerinden dolayı çok ender durumlarda iyi birer ekonomi yöneticisi olurlar.”

‘ERDOĞAN’IN PLANI TERS TEPTİ

Şu anda yatırımcıların Erdoğan’ın “politika kaprisleriyle” ilgili risk almak istemediklerini vurgulayan WSJ, Erdoğan’ın seçimler öncesinde faizleri düşük tutmak istediğini söyledi.

WSJ, “Ancak, bu plan ters tepti ve şimdi de kurdaki yükselişten yabancılar ile Batılı politikacıları sorumlu tutmaya çalışacak. Türkler, yaşananların hesabını Erdoğan’dan sorarlarsa akıllılık etmiş olurlar” dedi.

ABD’de faiz artırım beklentilerinin doları güçlendirmesi ve Türkiye’de de Merkez Bankası’nın bağımsızlığına yönelik kaygılar liranın son günlerde ciddi değer kaybına uğramasına neden oldu. Dolar/TL kuru, dün 4.92’nin üzerine çıkarak tüm zamanların en yüksek düzeyini gördü.

Lira, yıl başından bu yana yaklaşık yüzde 20 değer kaybederek, dolar karşısında en fazla gerileyen gelişmekte olan ülke para birimleri arasında yer aldı.

FAİZLER YÜZDE 20’YE ÇIKABİLİR

Bloomberg haber ajansı da Merkez Bankası’nın 300 baz puanlık faiz artırımını “açık yaranın üstünü yara bandıyla kapatmaya” benzetti ve piyasada artışların devam etmesi beklentisinin olduğunu ifade etti.

Bloomberg’e konuşan Tacirler Yatırım Başekonomisti Özlem Bayraktar Gökşen, 300 baz puanın “asgari bir artırım” olarak nitelendirdi ve “Liradaki zayıflamaya bağlı olarak tüketici enflasyonunun artmasıyla birlikte yeni faiz artırımları içinde beklentiler sürecek” dedi.

Commerzbank analisti Tatha Ghose de kurda istikrarın sağlanabilmesi için faizlerin yüzde 20 seviyesine kadar yükseltilmesinin gerekebileceğini ifade etti.

ABD’nin bir diğer önde gelen gazetesi New York Times gazetesi de liradaki değer kaybının Erdoğan’ın tekrar seçilme şansını tehlikeye attığını öne sürdü.

Gazetede Carlotta Gall imzasıyla yayınlanan yazıda, kurdaki yükselişin seçim kampanyasını başlatmaya hazırlanan Erdoğan için “olabilecek en kötü zamanda” geldiği belirtildi.

Yazıda, “Finans analistleri ve siyasi muhalifler, liradaki son dönemde görülen düşüşün Erdoğan’dan ve finans yöneticileri ile Merkez Bankası’nı geri plana itmesinden kaynaklandığını düşünüyor” denildi.

‘ERDOĞAN’IN SÖZLERİ LİRADAKİ SATIŞI HIZLANDIRDI

Kurdaki yükselişin seçimlere olası etkilerini inceleyen bir diğer basın organı da Reuters haber ajansı oldu.

“Liradaki yükseliş, seçimleri gölgede bırakıyor” başlıklı haberde, Erdoğan’ın 24 Haziran’dan sonra para politikası alanında daha aktif rol oynayacağı yönündeki sözlerinin ardından satışların hızlandığına dikkat çekildi.

Haberde, enflasyondaki yükselişin özellikle orta sınıf üzerinde baskı oluşturduğu belirtilirken, ekonomik sıkıntılara rağmen seçimlerden Erdoğan’ın galip çıkma olasılığının yüksek olduğu vurgulandı.

FT’den ‘lira’ analizi: Türk bir yetkili, ‘Danışmanları, bir grup gerizekalı ve dalkavuktan oluşuyor’ dedi

Finans piyasalarının yakından takip ettiği Financial Times (FT) gazetesi, dolar kurunun lira karşısında rekor kırmasını “Liradaki düşüş Türkiye’yi faiz artırımına zorladı” başlığıyla sürmanşetinden verdi ve konuyla ilgili hem bir haber/analiz hem de başyazı yayınladı.

BBC Türkçe’nin aktardığına göre FT, “Akıllı bir otokrat, neyi kontrol edemeyeceğini bilir” başlıklı başyazısında, Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın piyasaların faiz artırım talebine karşılık vererek doğrusunu yaptığını belirtti ve şu ifadelere yer verdi:

“Erdoğan, küresel finansın seyrinin ne derse ona göre hareket etmeyeceğini öğreniyor. Akıllı bir yönetici, politikalarını da değiştirmeyi bilmelidir.

“Faizlerin yükseltilmesi doğru bir karardı. Başka benzer adımlar atmak durumunda da kalabilir.”

ABD’de faiz artırım beklentilerinin doları güçlendirmesi ve Türkiye’de de Merkez Bankası’nın bağımsızlığına yönelik kaygılar liranın son günlerde ciddi değer kaybına uğramasına neden oldu. Dolar/TL kuru, dün 4.92’nin üzerine çıkarak tüm zamanların en yüksek düzeyini gördü.

Lira, yıl başından bu yana yaklaşık yüzde 20 değer kaybederek, dolar karşısında en fazla gerileyen gelişmekte olan ülke para birimleri arasında yer aldı.

FT, başyazısında, liradaki düşüşün önlenememesi halinde 2001 yılındaki kriz öncesi görülen “eski kötü günlerin” yeniden yaşanabileceği uyarısında bulundu:

“Söylemeye dahi gerek yok, Erdoğan’ın otokratik yönetimi altında Merkez Bankası’nın bağımsızlığı düşüncesi de çok uzun bir zamandır geçerliliğini kaybediyor. Hassas konularda karar verme gücü yalnızca kendisinde.

“Uzun bir zamandır, para birimindeki değer kaybına verilecek en bariz yanıt olan sert bir faiz artırımı seçeneğini hayata geçirmekten kaçınıyordu.

“Bu direnç, kısmen ideolojik nedenlerden kaynaklanıyor. Erdoğan, faizi ‘tüm kötülüklerin anası ve babası’ olarak tanımlıyor.

“Ancak bu direncin siyasi nedenleri de var. Gücünü pekiştirme planlarının başarıya ulaşması, Kasım 2019’da olması gerekirken 24 Haziran 2018 tarihine çektiği cumhurbaşkanı ve milletvekili seçimlerinin her ikisini birden kazanabilmesine bağlı.

“Bu siyasi kumar, liradaki düşüşün hızlanmasıyla birlikte giderek riskli bir hal alıyor.”

“Esas soru artırımın yeterli olup olmayacağı”

FT yazıda, Türkiye’deki yüksek enflasyon, cari açığın finansmanı için yabancı sermaye girişine duyulan ihtiyaç ve kurdaki yükselişin döviz borcu olan şirketler üzerine yarattığı baskılar gibi ekonomiye yönelik bir dizi ciddi riskin sürdüğüne dikkat çekti:

“Tüm bu risklerin ışığında harekete geçilmesi şarttı. Esas soru Merkez Bankası’nın ‘geç likidite penceresinde’ yaptığı 300 baz puanlık faiz artımının yeterli olup olmayacağı.

“Bunun alternatifleri döviz rezervlerini kullanmak ve sermaye kontrollerine başvurmak olur. Sermaye kontrollerine başvurmak ülkeye fon girişini azaltır.

“Türkiye’nin döviz rezervleri Nisan ayı sonu itibariyle 85 milyar dolar olduğundan dolayı ilk seçeneğe başvurmak mümkün görünüyor. Ancak Ağustos 2016’dan bu yana rezervler 17 milyar dolar azaldı. Rezerv kullanımının da bir sınırı var.

“Para biriminin zayıflığı, Erdoğan’ın Türkiye’nin finans piyasalarının güvenini kaybetmesine neden olan alışılmadık görüşleri ve dengesiz politikalarına yönelik yüksek sesli bir uyarı oldu.

“Finans piyasaları, hapse attığı bahtsız gazeteciler gibi değildir. Beğensin ya da beğenmesin, piyasaların olumlu düşünmesine ihtiyacı var. Bunu geri kazanabilmesinin yolu da gerçekçi ve aklı başında politika yapmaktan geçiyor.”

Bir Türk yetkili: Erdoğan’ın danışmanları bir grup gerizekalı ve dalkavuk

FT, başyazısının yanı sıra liradaki değer kaybıyla ilgili “Döviz krizi, Erdoğan’ın kuşatma altında olduğu düşüncesini derinleştiriyor” başlıklı bir de haber/analize sayfalarında yer verdi.

Gazetenin Ankara muhabiri Laura Pitel imzasıyla yayınlanan yazıda, Erdoğan’ın ekonomi kurmayları arasında “az sayıda kalan piyasa dostu” isimlerin liradaki düşüş karşısında dikkat çekici derecede sessiz kaldıkları belirtildi.

Haberde, Enerji Bakanı Berat Albayrak’ın liradaki düşüşün “yurt dışı kaynaklı bir operasyon” olduğuna dair sözlerine yer verildi ve şöyle devam edildi:

“Albayrak’ın son yıllarda cumhurbaşkanının en yakın kurmaylarından birine dönüşmesi, cumhurbaşkanlığı sarayındaki kuşatılma hissinin giderek arttığının da bir sembolü oldu.

“Analistler ve yetkililer, Türk siyasetine ağırlığını koyduğu 15 yıllık süre boyunca karşı karşıya geldiği hem gerçek hem de hayali tehditlerin, Erdoğan’ı kendisine yalnızca duymak istediklerini söyleyen kapalı bir grup insanın içine çekilmek zorunda bıraktığını söylüyor.

“Türk bir yetkili, ‘Danışmanları, bir grup gerizekalı ve dalkavuktan oluşuyor’ dedi ve ‘Artık aklıbaşında tavsiyeleri dinlemez oldu’ diye ekledi.”

Haberde, “hükümetin en kıdemli ekonomi yetkilisi” olarak tanımlanan Başbakan Yardımcısı Mehmet Şimşek’in liradaki sert düşüşün ardından yalnızca sağduyulu politikaların galip geleceğini “umduğunu ve buna inandığını” söylediği İngilizce bir Twitter mesajı attığı ve bundan sonra da Merkez Bankası devreye girene kadar “hayvan videosu ve Galatasaray’ı tebrik eden bir mesaj haricinde lira hakkında tek kelime dahi etmediği” ifade edildi.

Haberde, Şimşek’in sesinin “cumhurbaşkanının ekonomi ekibinin içindeki daha eksantrik kişiler” tarafından bastırıldığı belirtildi. Bu isimlerden birinin Yiğit Bulut olduğu vurgulandı.

Yazıda şu ifadelere yer verildi:

“Piyasalar, erken seçim ilan edilmesinin ardından 24 Haziran’daki seçimlerin siyasi belirsizliği bitireceği ve çok ihtiyaç duyulan reformların hayata geçirilmesini sağlayacağı beklentisiyle yükselişe geçti.

“Ancak, Erdoğan, bu ay içerisinde Londra’ya yaptığı bir ziyaret sırasında faiz oranlarının yükseltilmesinin zararları hakkında yatırımcılara nutuk çekti ve ekonomi politikalarını daha fazla kontrol edeceğini söyledi.

“Londra merkezli bir danışmanlık şirketinden bir analist, ‘Bu, gerçek bir dönüm noktası oldu… Yatırımcılar uzun yıllardır bu hükümetin iş dünyası yanlısı olduğuna inanıyordu. Ama şimdi bana, (Erdoğan’ın) bu söylediklerine gerçekten inanıp inanmadığını sormaya başladılar’ dedi.

“Eski Merkez Bankası Başkanı Durmuş Yılmaz, cumhurbaşkanının seçimlerde oylarını artırmak için ulusal bir kriz varmış duygusu yaratmak adına bilinçli bir şekilde liradaki değer kaybına izin verdiğini öne sürdü.

“Nedeni ne olursa olsun, ekonomistler cumhurbaşkanının ülkeyi resesyonun eşiğine sürüklediğini düşünüyorlar.”

CHP’li Erdoğdu: Döviz alım-satım işlemleri incelensin

CHP’li Aykut Erdoğdu, partisinin genel merkezinde son günlerde döviz kurundaki yaşanan hareketlilik nedeniyle basın toplantısı düzenlendi.

Kurda büyük bir dalgalanma yaşandığını söyleyen Erdoğdu, dolar kurunun şu an 4.70 seviyelerinde olduğunu söyledi. Türkiye ekonomisinin bu dalgalanmadan çok büyük zarar gördüğünü belirten Erdoğdu, “Döviz kurundaki bu dalgalanmanın önemli yapısal sebepleri olduğunu biliyoruz, ancak döviz kurundaki dalgalanmayı başlatan en önemli sebebin ülkemizdeki otoriter tek adamın Londra’da iktisat biliminin en basit teorisi olan faiz teorisine, fon yöneticileri karşısında karşı çıkması dolayısıyla ülkemizi ilgilendiren uluslararası bir panik yaşanmış ve döviz kuru hızla yukarı doğru tırmanmıştır” dedi.

“Sürekli bir üst akıldan, sürekli bir dış güçlerin operasyonundan bahsedilmektedir” diyen Erdoğdu, “Biz sürekli şunu soruyoruz. Bu üst akıl nedir, nasıl operasyon yapıyor. Dış güçlerle kastettikleri nelerdir. Eğer gerçekten samimiyseler, biz bu mücadelede iktidarın yanında durmaya hazırız. Ama bizim gördüğümüz gerçekler biraz daha farklı. Arkadaşlar, Türkiye’nin 453 milyar dolar dış borcu var. Üstelik bunun 185 milyar doları bir yıldan kısa vadeli” diye konuştu.

Hükümetin ekonomide önlem almada geç kaldığını ifade eden Erdoğdu, “Bu geç kalmanın sebebini anlamıyoruz. Döviz kuru aşırı dalgalandığında hükümetten sadece Ekonomi Bakanı Nihat Zeybekçi bir açıklama yapıyor. Yaptığı açıklama dalgalanmayı düşüreceğine, dalgalanmayı daha da yükselten bir açıklama yapıyor. Merkez bankasının eli kolu bağlanmış durumda” şeklinde konuştu.

‘İLK YAPILMASI GEREKEN OHAL’İ KALDIRMAKTIR’

“Türkiye ekonomisini bu kötü halden kurtarmanın ilk yolu siyasidir” diyen Erdoğdu, şöyle konuştu:

“453 milyar dolar dış borcu olan bir ülke, dış kaynağa aşırı muhtaç bırakılmış bir ülkede şu an itibariyle hukuk güvenliğinin olmadığı, tek adam yönetimi altında yabancı yatırımcılar ülkemize girmekte çekince göstermektedir. Çünkü OHAL koşulları altındaki bu ülkede yatırımların güvenliği risk altındadır. Hukuk güvenliği kalmamıştır. Onun için ilk yapılması gereken derhal OHAL’i kaldırmaktır. OHAL bugün kaldırılmış olsa, faiz oranlarında çok kısa bir süre içerisinde 5 puana yakın iniş sağlanabilir. Döviz kurunda yüzde 10-15 OHAL kaldırıldığı günden itibaren bir ay içerisinde düşüş bekleyebilirsiniz. Çünkü mevcut OHAL koşulları, yabancı yatırımcıları çok korkutuyor. Bunu bize söylüyorlar, bildiriyorlar. Şu an itibariyle Türkiye’ye sağlıklı bir sermaye girişi yoktur. Bu yüzden Türkiye ekonomisinin önündeki tek umut 24 Haziran seçimleridir.”

‘DÖVİZ ALIM VE SATIM İŞLEMLERİNİN İNCELENMESİNİ İSTİYORUZ’

Kurun aşırı oynak olduğu günde Merkez Bankası’nın saat 17.00’ye kadar müdahale etmek için beklediğini söyleyen Erdoğdu, “Bu sürede Mali Suçlar Araştırma Kurulu Başkanlığı tarafından döviz alım ve satım işlemlerinin incelenmesini istiyoruz. Yüksek tutarlı döviz alarak veya satarak faiz kur farklı elde edenlerin MASAK Başkanlığı tarafından tespit edilmesini istiyoruz. Eğer bir üst akıl varsa, eğer bir oyun söz konusu ise bu işlemlerden ortaya çıkacaktır. Onun için ‘dış güçlerin oyunu, üst aklın oyunu’ diyenlerden bize bunu piyasanın normal kuralları içerisinde, hatta kriz kuralları dışarısında döviz alıp satarak belki de merkez bankasının faiz yükselteceğini önceden bilerek, saatlik hatta dakikalık işlemlerle kimlerin zengin olduğunu açıklanmasını istiyoruz” dedi.