Tarafsız Habercilik

Gotik romanın kadın yazarları

NESLİHAN CANGÖZ

Gotik edebiyat Avrupa’da, özellikle İngiltere’de 18. yüzyılda ortaya çıkmış ve Horace Walpole (Otranto Şatosu -1764), William Beckford (Vathek, Bir Arap Hikâyesi-1786), Ann Radcliffe (Udolf Hisarı-1794), Mary Shelley (Frankenstein ya da Modern Prometheus-1818), Bram Stoker (Drakula-1897) gibi yazarlar ve eserleriyle oldukça popüler hale gelmiştir. Bu tür, ortaya çıkışından itibaren popüler kültüre dâhildir ve tam da bu nedenle edebiyat eleştirmenleri, akademisyenler gotik edebiyatı yazınsal anlamda değersiz bulur ve dolaptaki iskelet muamelesi yaparlar. Tıpkı polisiye ve bilimkurguya yapılanlar gibi. Bu kısa yazıda benim amacım ise gotik edebiyatın neden incelenmeye değer olduğunu veya özelliklerini tartışmaktan çok, zaten kanona dâhil edilmeyen gotik edebiyat türünde yazarak çifte görünmezlik kazanan (!) bir kadın yazara, Ann Radcliffe’e (1764-1823) dikkat çekmek.

The Castles of Athlin and Dunbayne, A Sicilian Romance (Sicilya’da Bir Aşk Hikâyesi) (Udolf Hisarı), The Italian ile Gaston de Blondeville adlı romanları bulunan ve Korkunun Kraliçesi (The Queen of the Terror) adı verilen Radcliffe, zamanının çok satan yazarlarındandır. En bilinen eseri The Mysteries Of Udolpho’dur. Kendine has bir stili vardır ve türün gelişmesinde ve devamlılığında etkisi büyüktür. O güne değin gotik kurgunun ana kahramanları erkek ve yan kadın karakterler ya çaresiz, zayıf bakireler ya da şeytanla işbirliği yapan korkunç cadılar iken, Radcliffe’in esas kahramanları kadınlar olmuştur. Romanlarında, zalim, korkutucu bir erkeğin tehdidi altındayken uzun zamandır kayıp annesini arayan genç kadın kahraman figürüne sıkça rastlanır. Gerilimin ve korkunun hiç eksik olmadığı romanlar, iyilerin kazandığı, kötülerin cezalandırıldığı bir mutlu sonla biter. Hikâye genellikle sarp dağlar, karanlık koridorlu kaleler, dehlizler, sık ormanlar ve uzak diyarlarda -mesela İtalya- geçer. Eh, ne de olsa İtalya 1700’lü yıllar için yeterince uzak ve egzotik bir ülkedir.

Ann Radcliffe’in gotik romanlarında doğaüstü sandığımız öğeler, sonunda mantıklı açıklamalarla bizi görünen dünyaya geri getirir. Örneğin Udolpho’nun Gizemi romanının kahramanı Emily, anne ve babasının ölümünün ardından teyzesi ve romanın kötü karakteri olan eşi Montoni tarafından Udolpho şatosuna hapsedilir ve burada elinde hançerle kilitli odaya giren gölgeler, gaipten gelen müzik sesleri, aniden sönen mumlar, hayaletler gibi akılla açıklanamayacak olaylarla karşılaşır. Ancak, romanın sonunda doğaüstü gibi görünen tüm bu olayların bu dünyaya ait ve mantıklı bir açıklaması olduğu anlaşılır. Bu nedenle, Radcliffe’in romanları ‘açıklamalı doğaüstü’ ya da tekinsiz fantastik sınıfında değerlendirilir. Dönemin diğer gotik romanlarında ise şeytanlar, iblisler, hortlaklar gerçekten vardır! İşte bu fark gotik romanların incelenmesinde sıkça kullanılan korku ve dehşet ayrımının ortaya çıkmasına neden olmuştur. Bülent Somay’a göre Ann Radcliffe’in yapıtları yayımlandıkları dönemde fazla evcil bulunarak şiddetle eleştirilmiştir. Marquis de Sade, Matthew Lewis’in Keşiş adlı yapıtını “her açıdan Bayan Radcliffe’in parlak muhayyilesinin uçuşlarından daha üstün” bulurken, Sir Walter Scott “Bayan Radcliffe’in tanıttığı hikâyenin mistik ve olağanüstü olayların tümünün çok basit ve doğal nedenlere bağlanarak sonuçlandırılması tarzını hiç onaylamıyoruz” diye yazmıştır. Radcliffe ise ‘On the Supernatural in Poetry’ adlı makalesinde bu eleştirilere “Korku (terror) ve dehşet (horror) zıttırlar; birincisi ruhu genişletir ve [ruhun] melekelerini yüksek bir yaşam derecesine çekerek uyandırır, diğeri ise bunları büzüştürür, dondurur ve neredeyse yok eder…ve dehşet ile korku arasındaki büyük fark, birincisinin o dehşet verici (dreaded) şer karşısındaki belirsizliğinde ve bulanıklığında değilse nerededir?” diyerek cevap vermiştir.

Radcliffe’in bu makalesi aslında ölümünden üç yıl sonra yayınlanan Gaston de Blondeville (1826) adlı romanının sunuş bölümüdür ve iki erkek gezginin Shakespeare’in anayurdunda yaptıkları seyahat esnasında aralarında geçen konuşmalar olarak kurgulanmıştır. Radclifffe’in Shakespeare’in gotik yazının öncülü olduğunu öne sürdüğü bölümde yazdığı bir cümle dikkat çekicidir: “gerçek cadılardan bahsediyorum-şairin cadılarından; korkuya ilişkin tüm duygularımız ve fikirlerimiz bununla uyumlu olarak gelişmiştir.” Bence Radcliffe de dönemin gotik yazınının cadısıdır. Kadınların yalnız yürümesinin dahi hoş karşılanmadığı bir dönemde (Udolpho’nun Gizemi’nin 1794 yılında yayımlandığını akılda tutarak) Radcliffe’in roman kahramanı Emily İtalya’ya seyahat eder ve yalnız olsa asla yapmayacağı şeyleri kötü karakterlerle mücadele etmek için uzak bir ülkede yapar. Kaldı ki Radcliffe’in Udolf’’u yazdığında, bırakın İngiltere’nin dışına çıkmayı, Londra ve Bath’ın dışında bir şehre gittiği bile şüphelidir. Roman kahramanı Emily ise Alp Dağları’nı tırmanan, düşmanlarla kuşatılmış ormanların derinliklerine giren, şatoda gizli odalar bulan, karanlık dehlizlerden kurtulan, diğer bir deyişle, harekete geçen, karar alan ve mücadele eden bir kahramandır. Ellen Moers’in Literary Women adlı çalışmasında belirttiği gibi, “Radcliffe için gotik roman, genç kızları, kurallara karşı çıkmalarını gerektirmeksizin uzak yerlere, heyecanlı yolculuklara göndermenin bir aracıdır… [G]otik roman Radcliffe’in ellerinde pikareskin dişil alternatifi olmuştur” (126).

Radcliffe’in, 18. yüzyılda hem cinsiyeti hem de ait olduğu sınıf itibariyle seyahat etmesi çok zor olduğundan, şahane İtalya tasvirleri için erkeklere ait seyahat kitaplarından, Salvator Rosa, Claude ve Gaspar Poussin gibi ressamların tablolarından ve tiyatro oyunlarının dekorlarından yararlandığı biliniyor. Aynı nedenlerle kendisi gibi seyahat edemeyen kadın okuyucuyu romanlarında yepyeni bir deneyimi paylaşmaya davet etmiştir Radcliffe. Onun gotik romanlarında seyahat egzotik bir ülkede, açık alanda, müthiş manzaralar eşliğinde yapılan mutluluk verici bir deneyimdir. Üstelik bu, sadece okuyucu için değil, diğer yazarları da etkileyecek bir yenilik olmuştur. Pek çok kadın yazar, hayatlarındaki sınırlamaya benzer türde romanslarla cevap vermiştir; romanların sadece isimlerine bakmak bile yeterlidir: The Wanderer (Gezgin-Fanny Burney), Lettres d’un Voyageur (Bir Gezginden Mektuplar-George Sand), The Wide Wide World (Uçsuz Bucaksız Dünya-Susan B. Warner) gibi.

Diğer taraftan, bu dönemde bir romanın kadın kahramanı ancak kapalı kapılar ardında seyahat ederek yani kalenin, evin, manastırın, şatonun içinde gezerek cesur ve özgür olabilir, daha önemlisi saygın kalabilirken, Radcliffe’in ağırbaşlı kadın kahramanları her nerede olursa olsunlar hanımefendiliklerinden hiçbir şey kaybetmezler. Mesela çok ani ve tehlikeli bir yolculuğa çıkarken yahut kaçırılırken dahi hanım hanımcık bir İngiliz kızı gibi yanlarına birkaç kitap, çizim materyali, bir müzik aleti (örn. Emily lut çalar ve lutunu yanından ayırmaz) almayı başarırlar! Bir kulenin tepesinde kasvetli, hayaletli bir odada kilitliyken “…küçük kitaplığını düzenler…kalemlerini çıkarıp penceresinden görünen görkemli manzarayı çizme düşüncesinin verdiği mutlulukla sakinleşir.” Bir başka bölümde Emily kalenin dar merdivenlerinden uçarcasına inerek, dehlizlerden geçerek kaçar, geceyi dağlarda geçirir ve sabahın ilk ışıklarıyla bir köye varır ama köylülerle ilk karşılaşmasında “görünüşü şaşkınlık uyandırır.” Emily’nin şapkası yoktur.” Neyse ki sonraki sayfada Emily’nin bu acil durumla başa çıkmak için bir hasır şapka alıp taktığını öğrenir ve rahatlarız. Ayrıca biliriz ki usturuplu kıyafetler, konuşma ve davranışların yanında hanımefendilik kitinin en önemli parçası edeptir ve Radcliffe, Emily’yi babasının öğütleriyle uyarır: “Sevgili Emily, sokulgan, tatlı gönlünün romantik hatalarına, ince duyguların gösterişine boyun eğme…Duygusallığın zarafeti ile övünmekten kaçın…Duygusallığına olan direncinin ne kadar değerli olduğunu her zaman hatırla.” Kız kardeş Laurentini de yine ölüm döşeğinde babanın tavsiyelerini “tutkunun ilk hazzına karşı uyanık ol…Onun akışı çok hızlı, gücü kontrol edilemez” diyerek daha açık bir biçimde yineler.

Radcliffe’in hayatına ve kişiliğine dair bilinenler çok sınırlı. Hatta kendisi de bir şair olan Christina Rossetti, Radcliffe’in biyografisini yazmak istemiş ancak materyal eksikliği dolayısıyla vazgeçmek zorunda kalmıştır. Moers’ten öğrendiğimize göre, Radcliffe bir gazeteciyle evlenmiştir, çocuğu yoktur, utangaçtır, bir kadın ve yazar olarak da saygınlığı hususunda çok hassastır. Bu aşırı hassasiyetinin sebebi, Moers’e göre, muğlak sosyal pozisyonudur (134). Radcliffe’in babası küçük bir dükkân sahibidir ama dönemin en aristokratik ürününü, yani Wedgwood porselenlerini satar. Moers’in görüşüne tamamen katıldığımı söyleyemem. Bu hassasiyetin, sınıfsal pozisyonundan çok, tıpkı kendisinin faziletli, ağırbaşlı, kibar kadın kahramanlarında olduğu gibi 18. yüzyılda yaşayan genç kadınların korkularından, yani şimdi olduğu gibi yeterince iffetli olamama ve kadınlığın “saygın” sınıfına ait iken bir alt sınıfa (mesela hafifmeşrep) kolayca kayıverme tehlikesinden kaynaklanması daha muhtemel görünüyor. Üstelik Radcliffe’in, yazın dünyasında bir kadın yazar olarak varolması yeterince güç ve yazarlığın saygınlığına gölge düşürebilecek bir uğraş iken -sürekli karşılaştırıldığı dönemin erkek yazarlarının eserleri müstehcenlik sınırlarını zorlasa bile- roman kahramanlarını ‘saygın hanımefendiler’ olarak kurgulamasını anlaşılır buluyorum.

Radcliffe sadece 32 yaşındayken aniden yazmayı bırakır. ‘Gizemli’ bir yazar olduğundan, hakkında çok tuhaf söylentiler çıkmış tır: Devrim sırasında Paris’te ajan olarak çalıştığı ve yakalandığı yahut olağanüstü hayal gücünün onu delirttiği ve bir akıl hastanesine kapatıldığı, göreceği kâbusları romanlarında kullanmak için uykudan önce çiğ et yiyip yattığı gibi. Bu söylentilerin doğruluğu kanıtlanmış değil ama son romanı The Italian’ın (1797) yayınlandığından itibaren sessizleştiği biliniyor. Bitmeyen hırslı küçümsemelere, alaylara, popüler parodilere sekiz yıl dayanması ve son romanının da durumu iyileştirmediğini görmek yazmayı bırakmasında etkili olmuş olabilir. Bu arada, Jane Austen’ın Northanger Manastırı (1803) adlı romanının da Radcliffe’in eserlerinin bir parodisi olduğunu söyleyelim. Londra belediye başkanının oğlu ve kendisine Otranto Şatosu’nun tıpkısını yaptıracak kadar zengin olan Walpole veya yine soylu, İngiltere’nin Lahey büyükelçisi, İtalya’da, Fransa’da değerli sanat eserleriyle dolu şatoları olan Lewis gibi, gotiği gösterişli bir biçimde yaşayan çağdaşı erkek yazarların aksine Radcliffe evinde sessizce yaşıyordu.

Yaklaşık 250 yıl sonra hâlâ Ann Radcliffe ve eserleri romansı, gotik yazını veya tarihi kurguları küçümseyici imalarla eleştirmek için hedef tahtasına konulabiliyor, edebiyat tarihinde, gazetelerde, ansiklopedilerde değersiz bulunmaya devam ediliyor. Ama diğer yandan kitapları da hâlâ basılıyor, çevriliyor ve okunuyor. Gotik yazın ve Ann Radcliffe’in eserlerinin değersizliği üzerine sayfalarca yazan Mina Urgan’ın bile Byronvari kahraman tiplemesini edebiyata kazandırdığını belirttiği, kahramanlarına ve okuyucularına daha önce olmadığı kadar bağımsızlık ve özgürlük sunan ve gotik yazını hem kendi döneminde hem 21. yüzyıl Neo-Gotik yazınında dahi bolca taklit edilecek biçimde değiştiren bu yazara özür ve saygı borçlu olduğumuzu düşünüyorum.

NATO Genel Sekreteri: NATO, Irak istediği müddetçe ülkede kalmaya devam edecektir

NATO Genel Sekreteri Jens Stoltenberg, Irak’taki eğitim misyonunun ülkeden gelen talep üzerine başlatılacağını belirterek, “NATO, Irak hükümeti istediği müddetçe ülkede kalmaya devam edecektir.” dedi.

Brüksel’de düzenlenen NATO Savunma Bakanları Toplantısı öncesinde basına açıklamalarda bulunan Stoltenberg, toplantının ana gündem maddelerini anlattı.

Toplantının gelecek ay düzenlenecek NATO Brüksel Zirvesi’ne hazırlık amacı taşıdığını aktaran Stoltenberg, savunma bakanlarının caydırıcılık, savunma kapasitesinin güçlendirilmesi, askeri hareketlilik, siber savunma, terörle mücadele ve Avrupa Birliği (AB)-NATO iş birliği gibi farklı konuları ele alacağını kaydetti.

Irak eğitim misyonu

Brüksel Zirvesi’nin ardından Irak’taki eğitim misyonunun resmi olarak başlatılacağını ifade eden Stoltenberg, temel amacın ülkede istikrarın sağlanması ve terör örgütü DEAŞ’a karşı elde edilen kazanımların devam ettirilmesi olduğunu söyledi.

Irak hükümetinin çağrısı üzerine NATO’nun eğitim misyonunu üstlendiğini ifade eden Stoltenberg, “NATO, Irak hükümeti istediği müddetçe ülkede kalmaya devam edecektir.” açıklamasında bulundu.

“Katar üye olamaz”

Katar’ın NATO’ya tam üye olma konusunda istekli olduğunun hatırlatılması üzerine Stoltenberg, Katar’ın NATO için önemli bir müttefik olduğunu belirtti.

Stoltenberg, “NATO’nun kurucu antlaşması olan Washington Antlaşması’nın 10’uncu maddesine göre sadece Avrupa ve Kuzey Amerika’da bulunan ülkeler ittifaka üye olabililir.” dedi.

Putin: Gerekirse Suriye’den çıkabiliriz

Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin, ülkesinde televizyonlardan canlı yayınlanan Direkt Hat programında halkın sorularını yanıtladı. Suriye’de uzun vadeli askeri bir altyapı inşa etmediklerini söyleyen Putin, gerekmesi halinde Rus güçlerinin bu ülkeden hızlıca ayrılabileceğini belirtti.

Rus lider Putin’le 2001’den beri her sene düzenlenen Direkt Hat programı için bu yıl çağrı merkezlerine neredeyse 2 milyon soru ulaştığı belirtildi. Putin, Rusya’nın Suriye’deki askeri operasyonların, Rusya’nın askeri güçleri test edip eğitmesi için bir fırsat olduğunu söyledi. Bu operasyonların ‘önemli ve asil bir görev olduğunu’ söyleyerek devam eden Putin, militanlar ile Rusya’ya sızmalarından önce Suriye’de mücadele etmenin daha iyi olduğunu kaydetti.

Artık operasyona gerek yok
Suriye’de, Rus askeri güçlerinin dahil olduğu büyük operasyonlar artık düzenlenmediğini çünkü buna gerek kalmadığını belirten Rusya lideri, Rus askeri güçlerin, bunun Rusya’nın çıkarlarına olduğu sürece Suriye’de kalacağını vurguladı. Fakat şu anda Suriye’de uzun vadeli askeri bir altyapı inşa etmediklerini de söyleyen Putin, gerekmesi halinde Rus güçlerinin bu ülkeden hızlıca ayrılabileceğini kaydetti.

Ayrıca Putin, Rusya’nın Suriye’yi ‘yeni silahlarını deneyeceği bir poligon’ olarak görmediğini fakat yeni silahların bu ülkedeki operasyonlarda kullanıldığını ekledi.

Halefimi, Rusya halkı belirleyecek
Rusya lideri Putin, başkanlık dönemi tamamladığında yerine geçecek birini yetiştirip yetiştirmediği sorusu karşısındaysa, “Halefimi, Rusya halkı belirleyecek. Yerime gelecek kişiyi ben seçmeyeceğim” dedi. Rus lider, çalışma biçimine ilişkin bir soru üzerine, olaylara kendisi gibi bakan bir ekibi olduğunu belirtip, “Bir kişi her şeyin üstesinden tek başına gelemez” dedi. Putin, martta parlamenterlere yönelik konuşmasında yaptığı gibi, yakında da Rusya’da geliştirilmekte olan yeni ultra-modern silahların duyurusunu yapacağını açıkladı.

Rusya lideri ayrıca, marttaki konuşmasında testlerinin başarıyla tamamlandığını söylediği hipersonik kanatlı planörlü stratejik füze sistemi Avangard gibi silahların yakın bir zamanda başka ülkelerde geliştirilmesine ihtimal vermediğini söyledi. Rus lider, ‘Batı basınının, marttaki konuşmasında bahsettiği yeni Rusya yapımı silahların başarısından şüphe etmesine’ ilişkin bir soru karşısındaysa, “Bu silahların denemeleri tamamlandı. Buna ek olarak bu konuda planlı başka çalışmalar yapılması gerek” dedi.

“Yeni silahların belirlenen süreler içerisinde Rusya ordusunun envanterine sokulacağından şüphem yok” diye devam eden Putin, “Fakat henüz (yeni silahların) hepsinden bahsetmedim. Sonra açıklayacağım” ifadelerini de kullandı.

Avusturya’dan 7 camiye kapatma kararı: İmamlar sınır dışı edilecek

Avusturya’da bir camide çocuklara üniforma giydirilmesi ve “savaş propagandası” yapılması ülkede tartışmaya yol açmıştı.

Avusturya Başbakanı Sebastian Kurz, “Burada olan şeyin Avusturya’da yeri yok. Bu hükümet buna sıfır tolerans gösterecek” diye konuşmuştu.

Başbakanın açıklamalarının ardından başlayan soruşturmayla birlikte 7 cami için kapatma kararı alındığı duyuruldu.

Kurz’un “siyasi İslam’la mücadele” açıklamaları üzerine kimi “yabancılar tarafından finanse edilen imamların” da sınır dışı edileceği açıklandı.

Avusturya Başbakanı açıkladı: 7 cami kapatılacak, imamlara sınır dışı

Avusturya’nın muhafazakâr hükümeti, dış finansman alarak ülkede faaliyet gösteren imamların sınır dışı edileceğini, yedi caminin de kapatılacağını duyurdu.

Açıklamayı yapan Başbakan Sebastian Kurz, kararın başkent Viyana’da ağırlıkla Türk cemaatin gittiği bir camide asker kamuflajlı öğrencilerin sergilediği ‘Çanakkale Şehitlerini Anma’ oyunu nedeniyle alındığını açıkladı.

BBC Türkçe’nin haberine göre, Avusturya’da yayınlanan Falter dergisi fotoğraflara yer vermişti. Fotoğraflarda çocukların üzerleri Türk bayraklarıyla örtülü şekilde yerde yattıkları görülüyordu.

Cami, Avusturya Türk İslam Kültür ve Sosyal Yardımlaşma Birliği’ne (ATIB) bağlıydı. Fotoğraflar ATIB’ın bugün erişime kapalı olan Facebook sayfasında da paylaşılmıştı.

Kurz, “Siyasi İslamın ya da radikalleşmenin toplumumuzda yeri olamaz” diye konuştu.

avusturya-basbakani-acikladi-7-cami-kapatilacak-imamlara-sinir-disi-472638-1.

ATIB, Avusturya genelinde 100 bin üzerinde fazla üyesi ve 65 camisi olan resmi bir dernek. Bir anaokulu da işletiyor ve Avusturya devletinden dini ödenek alıyor.

Kurz daha önce camide sergilenen bu oyun için “Bu yaşananların Avusturya’da yeri yok. Hükümet olarak bu tür konulara bundan böyle sıfır tolerans göstereceğiz. Tüm gücümüzle bu olumsuz gelişmelerle mücadele edeceğiz” demişti.

Ülkede ATIB’in kapatılıp kapatılmaması konusu tartışmaya açılmıştı.

avusturya-basbakani-acikladi-7-cami-kapatilacak-imamlara-sinir-disi-472695-1.

Saray Sözcüsü Kalın’dan tepki

Cumhurbaşkanlığı Sözcüsü İbrahim Kalın, bu kararının “ülkedeki İslam karşıtı, ırkçı ve ayrımcı popülist dalganın sonuçlarından biri olduğunu” belirterek Avusturya hükümetinin kararını eleştirdi.

Kalın, Twitter’dan yaptığı açıklamada, “Avusturya’nın sudan bahanelerle yedi camiyi kapatması ve imamları sınır dışı etmesi, bu ülkedeki İslam karşıtı ırkçı ve ayrımcı popülist dalganın sonuçlarından biridir. Amaç, Müslüman toplulukları ötekileştirerek siyasi kazanım elde etmektir. Avusturya hükümetinin ideolojik tutumu evrensel hukuk normlarına, toplumsal uyum politikalarına, azınlık hukukuna ve bir arada yaşama ahlakına aykırıdır. İslam karşıtlığının ve ırkçılığın bu şekilde normalleştirilmesi ve sıradanlaştırılması kesin olarak reddedilmelidir.” dedi.

Dışişleri Bakanlığı’ndan Avusturya’nın ‘cami’ kararına tepki

Dışişleri Bakanlığı, Avusturya’nın ülkedeki 7 camiyi kapatma kararına ilişkin bir açıklama yayınladı.

Açıklamada, kararın iki ülke ilişkilerini normalleştirme çabalarına zarar vereceği belirtildi.

Dışişleri’nin açıklaması şu şekilde:

“Avusturya Şansölyesi Sebastian Kurz’un, Şansölye Yardımcısı, İçişleri Bakanı ve Din İşleri Dairesinin bağlı olduğu AB Bakanı ile beraber düzenlediği basın toplantısında ülkemiz tarafından Avusturya’ya gönderilen ve Avusturya-Türk İslam Birliği’ne (ATİB) bağlı olarak görev yapan din görevlilerimize oturum izni verilmeyeceğini ve Türk toplumuna ait bir cami dahil yedi caminin kapatılacağını açıklamasını esefle karşılıyoruz. Avusturya’nın sudan bahanelerle yedi camiyi kapatması ve imamları sınırdışı etmesi bu ülkedeki İslam karşıtı, ırkçı ve ayrımcı popülist dalganın sonuçlarından biridir.

Başta Şansölye Kurz olmak üzere Avusturyalı siyasetçilerin, ırkçılıkla, İslam ve yabancı düşmanlığıyla ve aşırı sağın yükselişiyle mücadele etmek yerine bu endişe verici gelişmelerden siyasi çıkar elde etmeye çalışmalarını kınıyoruz.

Avusturya Hükümetinin ideolojik tutumu evrensel hukuk normlarına, toplumsal uyum politikalarına, azınlık hukukuna ve birarada yaşama ahlakına aykırıdır. İslam karşıtlığının ve ırkçılığının bu şekilde normalleştirilmesi ve sıradanlaştırılması kesin olarak reddedilmelidir.

Öte yandan, tecrübe ve aklı selimden uzak siyasetçilerin güdümünde, bu tür ayrımcı ve popülist bir yaklaşım benimsenmesi Avrupa’da İslam karşıtlığı ve ırkçılığın yükselişi kapsamında ileriye matuf olumsuz gidişatın da habercisi niteliğinde bir gelişmedir.

Bu anlayıştaki bir Avusturya’nın AB Dönem Başkanlığını üstlenecek olması AB için de talihsiz bir durumdur. Son aylarda bilhassa Dışişleri Bakanlıkları arasında sürdürülmekte olan Türkiye-Avusturya ilişkilerinin normalleştirilmesine yönelik çabalara da ters düşen bu kararın Avusturya Türk toplumunun uyumu yönündeki gayretlere de hizmet etmeyeceği aşikardır.”

Avusturya’nın cami kapatma kararına Dışişleri’nden tepki; İtalya’dan destek

Avusturya hükümetinin ülkedeki 7 camiyi kapatma ve Türkiye’nin finanse ettiği yaklaşık 60 imam ile ailelerini sınır dışı etme kararına İtalya’nın yeni hükümetinden destek geldi. İtalya’da geçen hafta kurulan ve hafta başında da parlamentodan güvenoyu alarak resmen göreve başlayan popülist hükümetin aşırı sağcı İçişleri Bakanı Matteo Salvini, bu konuda Avusturya yönetimi ile bir ortak eylem planını görüşmek istediğini söyledi.

Avusturya’daki cami kapama ve imamları sınır dışı etme kararıyla ilgili bir haberi Twitter’da paylaşan Salvini, habere yorum olarak da “İnanç özgürlüğüne inanıyorum ama radikal dinciliğe inanmıyorum. İnancını, bir ülkenin güvenliğini riske atacak şekilde kullananlar uzaklaştırılmalıdır” diye yazdı.

İtalya’da 4 Mart’ta yapılan genel seçimler öncesindeki seçim kampanyası döneminde Matteo Salvini, iktidara gelmeleri halinde “yasa dışı camileri kapama” sözü vermişti.

Matteo Salvini geçen Şubat ayında yaptığı bir açıklamada, “Yasa dışı camileri kapatacağız. Bu camileri kimin finanse ettiğini, arkasında kimin olduğunu, paranın nereden geldiğini, kimin ne vaaz verdiğini bilmek istiyorum” demişti.

DIŞİŞLERİ BAKANLIĞI’NDAN TEPKİ

Dışişleri Bakanlığı, Avusturya’nın cami kararının ardından şu açıklamayı yayınladı.

“Avusturya Şansölyesi Sebastian Kurz’un, Şansölye Yardımcısı, İçişleri Bakanı ve Din İşleri Dairesinin bağlı olduğu AB Bakanı ile beraber düzenlediği basın toplantısında ülkemiz tarafından Avusturya’ya gönderilen ve Avusturya-Türk İslam Birliği’ne (ATİB) bağlı olarak görev yapan din görevlilerimize oturum izni verilmeyeceğini ve Türk toplumuna ait bir cami dahil yedi caminin kapatılacağını açıklamasını esefle karşılıyoruz. Avusturya’nın sudan bahanelerle yedi camiyi kapatması ve imamları sınırdışı etmesi bu ülkedeki İslam karşıtı, ırkçı ve ayrımcı popülist dalganın sonuçlarından biridir.

Başta Şansölye Kurz olmak üzere Avusturyalı siyasetçilerin, ırkçılıkla, İslam ve yabancı düşmanlığıyla ve aşırı sağın yükselişiyle mücadele etmek yerine bu endişe verici gelişmelerden siyasi çıkar elde etmeye çalışmalarını kınıyoruz.

Avusturya Hükümetinin ideolojik tutumu evrensel hukuk normlarına, toplumsal uyum politikalarına, azınlık hukukuna ve birarada yaşama ahlakına aykırıdır. İslam karşıtlığının ve ırkçılığının bu şekilde normalleştirilmesi ve sıradanlaştırılması kesin olarak reddedilmelidir.

Öte yandan, tecrübe ve aklı selimden uzak siyasetçilerin güdümünde, bu tür ayrımcı ve popülist bir yaklaşım benimsenmesi Avrupa’da İslam karşıtlığı ve ırkçılığın yükselişi kapsamında ileriye matuf olumsuz gidişatın da habercisi niteliğinde bir gelişmedir.

Bu anlayıştaki bir Avusturya’nın AB Dönem Başkanlığını üstlenecek olması AB için de talihsiz bir durumdur. Son aylarda bilhassa Dışişleri Bakanlıkları arasında sürdürülmekte olan Türkiye-Avusturya ilişkilerinin normalleştirilmesine yönelik çabalara da ters düşen bu kararın Avusturya Türk toplumunun uyumu yönündeki gayretlere de hizmet etmeyeceği aşikardır.”

FT: AKP’liler bu dönemde oy istemekten kaygılı

Financial Times, “Borç yükü ve enflasyon Erdoğan’ı zorluyor” başlıklı haberinde, AKP’li yetkililerin zayıf TL, artan fiyatlar ve ekonomik belirsizlik döneminde döneminde seçmenlerden oy istiyor olmaktan kaygı duyduklarını yazıyor.

Gazetenin Ankara Muhabiri Laura Pitel’in imzasını taşıyan haberde, “yıpranmış Türk Lirası’nın son iki haftadır görece bir istikrar yaşadığı. Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın uluslararası yatırımcılarla arasında uzayan gerilimi tırmandırma politikasının ardından, Merkez Bankası’nın acil faiz artırımı ve üst düzey isimlerden gelen teskin edici açıklamaların sinirleri yatıştırmış gibi göründüğü” belirtiliyor.

BBC Türkçe’nin aktardığı habere göre dün yayınlanan enflasyon rakamlarında büyük bir artışın görüldüğünü belirten gazete, bu tablo karşısında Merkez Bankası’nın Perşembe günü yapacağı toplantıda faizleri daha da arttıracağı beklentisiyle TL’nin değer kazandığını yazıyor.

Gazete, Türkiye’nin bunun dışında büyük bir cari açık ve şirket borçları yüküyle karşı karşıya olduğunu ve her ikisinin de değerli dolar ve ABD Hazine tahvillerindeki kâr artışıyla gelişmekte olan ülkelerden uzaklaşan dış yatırımlarla finanse edildiğini aktarıyor.

‘Türkiye kırılgan hale geldi’

Financial Times’a konuşan ABD Merkezli düşünce kuruluşu Uluslararası Finans Enstitüsü’nden Uğraş Ülkü “Büyük resim Türkiye’nin piyasa hassasiyetlerine karşı kırılgan bir hale gelmesi” diyor.

Türkiye’nin kırılganlığının Erdoğan’ın neredeyse bir buçuk yıl erkene aldığı parlamento ve cumhurbaşkanlığı seçimlerinin sadece üç hafta ötede olmasıyla daha da arttığını söyleyen Financial Times şöyle devam ediyor:

“Son dönemde desteği yıpranan Adalet ve Kalkınma Partisi’nden yetkililer TL’nin zayıf olduğu, fiyatların ve ekonomik belirsizliğin arttığı bir dönemde seçmenlerden oy istemekten kaygılı. Ama seçim kampanyası dönemindeyken sorunun asıl nedenleriyle başa çıkmaları da zor.”

Bilgi Üniversitesi’nden siyaset bilimi uzmanı Prof. İlter Turan da “Herhangi bir hükümetin seçime girerken enflasyonla mücadele önlemleri alması neredeyse imkânsızdır. Enflasyonla mücadele kemer sıkmayı ve faiz oranlarında düzenlemeleri gerektirir” diyor.

Gazete bunun yerine hükümetin, seçmenleri yanında tutmak için vaatlerde bulunduğunu ve artan petrol fiyatlarını sübvanse etme sözü verdiğini kaydediyor.

‘Özel sektörün borcu kaygı yaratıyor’

Gazete sorunun Erdoğan’ın faiz oranlarına karşı söylediği sözler ve seçimden sonra ekonomideki kontrolünü daha da sıkılaştıracağı yönündeki sözlerinin yatırımcıları korkuttuğunu ve TL’nin düşüşünü hızlandırdığını belirtiyor.

Financial Times’a en büyük kaygılardan biri de bunun 295 milyar doları bulan özel sektör borçlarına etkisi.

“Yılbaşından bu yana yüzde 18 değer kaybeden liradaki değer kaybı, dolar ve euroyla borçlanan şirketlerin borçlarını çevirmesini daha da pahalılaştırıyor” diyen gazete geçen hafta Ankara merkezli Gama Holding’in 1 milyar dolarlık borcunu yeniden yapılandırmak isteyen son şirket olduğu yazıyor.

Gazete “Merkez Bankası yatırımcıların umutlarını karşılayıp faiz arttırmazsa, yeni bir TL satışı daha çok sayıda şirketin borç yeniden yapılandırması içlemesine yol açabilir” diyor.

‘Cari açık ve dış borç için yılda 200 milyar dolar gerekiyor’

Financial Times, çok sayıda uzmanın önümüzdeki aylarda ekonomide yavaşlama, hatta durgunluk beklediğini aktarıyor. Haberde görüşlerine yer verilen Hollanda bankası ABN Amro’nun gelişmekte olan piyasalar uzmanı Nora Neuteboom “Büyük olasılıkla zirveye ulaştık ve buradan sonra ekonomik büyüme sadece düşebilir. Bu da otomatik olarak enflasyonu ve cari açığı düşürür, dolayısıyla bir anlamda bu bir düzeltme mekanizması” diyor.

Ancak Neuteboom aynı zamanda en büyük kaygının Türkiye’nin dış yatırımlara bağımlılığı olduğnu da vurguluyor ve Türkiye’nin mevcut cari açığı ve büyüyen dış borcunu finanse etmek için yılda 200 milyar dolar bulmak zorunda olduğunu aktarıyor.

Neuteboom “Şu anda en büyük kaygı yatırımcıların faiz oranları istediklerinden düşük olduğunda bile bu eksiği kapatıp kapatmak istemeyecekleri. Türkiye’nin üzerinde dolaşan kara bulut bu” diyor.

Merkez Bankası’nın faiz artırımına hükümetten ilk yorum

Ekonomi Bakanı Nihat Zeybekci Merkez Bankası’nın bugün yaptığı 1.25 puanlık faiz artışı kararını değerlendirdi. Zeybekçi, “Merkez Bankası’nın almış olduğu kararın, Türkiye’de gerçek anlamda faizlerin, para maliyetinin yatırım yapılabilir seviyelere düşmesini sağlayacak, enflasyonla köklü mücadele anlamında adımlar olarak gördüğümüz sürece desteklenmesi gerektiğini düşünüyoruz.” dedi.

Merkez Bankası faizleri 1.25 puan artırarak yüzde 17.75’e çıkarmıştı.

Çin’in yanıtı ne olacak?

Çin’in Ortadoğu Özel Temsilcisi Gong Xiaosheng, Mısır ve İsrail’in, Pekin’den Filistin-İsrail barış sürecinde “büyük bir rol” oynamasını talep ettiklerini söylemesi üzerinde durulmaya değer bir konu. Her şeyden önce, Filistin sorununa ABD’den başkasının dahil olmasını istemeyen İsrail açısından büyük bir tutum değişikliğidir bu.

Mısır ile İsrail’in bu çağrısı Çin’den karşılık bulur mu? Çünkü Çin, dış politikada özellikle Deng Şiao Ping dönemiyle başlayan “uluslararası sorunlardan uzak durma” tutumunu uzun süre sürdürdü. Şimdiki Devlet Başkanı Şi Jinping’le bu politikanın terk edilip daha aktif bir çizgi izleneceğinin işaretleri var.

Ekim 2017’de Çin Komünist Partisi’nin 19. Ulusal Parti Kongresi’ne verdiği raporda, Şi, Çin’in yeni uluslararası rolünü “Çin halkı, ayağa kalktı, zenginleşti ve güçlendi. Şimdi gençleşmenin meyvelerini kucaklayacağız. Yeni dönem Çin’in insanlığa daha fazla katkı sağladığı bir dönem olacak” sözleriyle açıklamıştı.

ÇKP kongrelerini izleyenler, hiçbir Genel Sekreter’in kongre açılışında Çin’den “büyük güç” olarak söz etmediğini bilirler. Bunu ilk söyleyen Şi Jinping oldu. Ama bunu söylerken asla emperyal bir güç olmayacaklarının da altını çizdi. “Güç” dedi ama “sorumluluk sahibi bir güç” eklemesini de yaptı. Çin’in yeni konumu çok özetle böyle.
Büyük, karışık, çalkantılı bir tarihi var Çin’in. 19. yüzyılın ortalarından, 20. yüzyılın ortalarına kadar süren yarı sömürgecilik, askeri yenilgiler, iç savaşlar tarihidir bu. Ama bunların hepsi 1949 Çin Devrimi’yle son buldu. Mao’nun birleştirdiği bir ülkedir Çin artık. Deng Şiao Ping ise ülkenin bugünkü gelişmesinin temellerini atan bir lider olarak anılıyor. Şimdiki lider Şi Jinping de “gençleştirme”yi önemsiyor, ülkesini “sorumlu büyük güç” haline getirmeye çalışıyor.

Şi, emperyal bir güç olmayacaklarını söyledi ama “kazan – kazan” politikası takip edeceklerinin de altını çizdi. Küreselleşmeye de büyük değer veren bir lider olduğunu biliyoruz. Kongrede “önce Çin” politikası gütmeyeceklerini söylemesi küresel eğilimlere uygun bir tutum. “Hiçbir ülke tek başına insanlığın karşılaştığı zorluklarla mücadele edemez. Hiçbir ülke kendini kapayarak da sorunları çözemez” sözleri de bu açıdan anlamlıdır. Bu sözlerin pratik karşılığı Çin Halk Cumhuriyeti’nin Paris İklim Değişikliği Anlaşması’na da İran’ın nükleer anlaşması da bağlı kalacağını ifade etmesidir.

Bugünkü durum şu; Çin’in dünyanın her yerinde yatırımları var. Bu onu siyasi olarak da etkili bir ülke yapıyor. Bu nedenle barışın, istikrarın korunması Çin için de önemli bir konu. Uluslararası yatırımları, bunun sağladığı etkinliği sürdürebilmenin yolu küresel istikrarı korumaktan geçiyor. Bunun için de alternatif projelerle çıkıyor dünyanın önüne. “Bir Kuşak Bir Yol” projesi bunların içinde en önemli olanı. Bu proje sayesinde Çin, kendi ekonomik yüklerini de Pakistan gibi ülkelere ihraç etme şansını buldu.
Yani Çin artık dış politikada daha aktif olacağı yeni bir döneme giriyor. Bunun zorlukları da var, beraberinde getireceği fırsatlar da.

Diğer ülkelerle yakın işbirliği içinde olması gerektiğinin farkında artık Çin. AB ile ilişkileri de farklı bir boyuta dönüşebilir. Çünkü ABD ile girdiği ticaret savaşında, AB Pekin’le diyaloğunu geliştirmek zorunda kalacak. Sadece bu değil AB’nin yapması gereken, Çin’in politikalarını da kabul etmek zorunda. ABD ile arasındaki sorunlarda “sorumlu bir güç” olan Çin’i yanında bulması AB’nin yararına olur.

Uluslararası stratejisini geliştiren bir ülke olan Çin de, bu stratejiyi sürdürmek istiyorsa başka ulusları da dinlemek zorunda. Bunu yavaş yavaş yapıyor aslında. Birkaç ay önce Suriye sorununda daha aktif rol alacaklarını duyurmuştu Pekin. Şu ana kadar herhangi “aktif” bir katılımına tanık olmadık Pekin’in ama uluslararası platformlarda sesini daha da yükseltir olduğunu biliyoruz.

Bu nedenle, artık ABD’nin dışında “taraf”lar da aradığını öğrendiğimiz İsrail’in de Mısır’ın da Ortadoğu’nun en önemli anlaşmazlıklarından Filistin konusunda Çin’i taraf olmaya çağırmaları zamanlama açısından çok uygun. Dünyanın çatışmalı bölgelerinde istikrar olması kendi açısından da önemli olan Çin artık yatırımlarını çoğaltmak, bu yatırımlarının siyasi etkisini sürdürmek için sorunlu bölgelere “sorumlu bir güç” olarak yaklaşmak zorunda.
Bakalım Çin, Mısır ile İsrail’in bu çağrısına ne yanıt verecek?