Tarafsız Habercilik

İYİ Partililer, seçim stantlarına saldıran kişilerden şikayetçi oldu

Kocaeli’nin Gebze ilçesinde İYİ Partililer, stantlarına gelen kişilerin bıçakla afiş ve posterlerin iplerini keserek, parti görevlilerin tehdit ettiklerini söyleyerek şikayetçi oldu.

Dün öğleden sonra, Gebze’de 15 Temmuz Milli İrade Meydanı’nda İYİ Parti’nin standına gelen 4-5 kişinin bıçakla partinin poster ve pankartların iplerini kesip yere attığı, saldırganların ayrıca kendilerine müdahale etmek isteyen parti görevlisini tehdit ettikleri iddia edildi. Saldırganlar olay yerinden uzaklaşırken, parti görevlileri şikayette bulundu. Görevliler, herhangi bir saldırıya karşı standı topladı. Polis, saldırganların tespit edilmesi için çalışma başlattı.

Partinin standında görevli İbrahim Coşkun, “Dün saat 17.00 sıralarında 4-5 kişi geliyor. İpleri kesiyor, 2 tane resim vardı onları parçalıyor. Arkadaşımız müdahale etmeye kalkıyor. Bıçakla saldırıyorlar. Onlar da kaçıp gidiyor. Daha sonra arkadaşlarımız da karakola bildiriyor. Yaralanan kimse yok. Herhangi bir saldırı olmasın diye standı topladık. CHP’den birkaç kişi saldırıyı kınamak için geldi. Ama diğer partilerden kimse gelmedi. Stant tekrardan açılacak” dedi.

Loris Karius ölüm tehditleri alıyor

Liverpool Merseyside Emniyet’inin açıkladığı bilgiye göre, geçtiğimiz Cumartesi akşamı Liverpool ile Real Madrid’in karşı karşıya geldiği ve Liverpool’un 3-1 mağlubiyetilye sonuçlanan Şampiyonlar Ligi finalinin ardından kırmızı beyazlı ekibin Alman file bekçisi Loris Karius ve ailesinin ‘ciddiye alınacak nitelikte’ ölüm tehditleri alıyor.

Emniyet ekipleri özellikle sosyal medyada çok fazla tehdit içerikli mesajın yer aldığını belirterek bu mesajları son derece ciddiye aldığını ifade ederek soruşturma başlatılacağını belirtti.

Ukrayna’nın başkenti Kiev’de oynanan final maçında Loris Kairus, eliyle oyunu başlatmaya çalışırken topu Real Madrid’li Karim Benzema’ya göndermiş ve takımı bu hatanın ardından ilk golü yemişti.

Bitiş düdüğü sonrası 24 yaşındaki genç kaleci göz yaşlarını tutamamış ve ertesi gün de tüm Liverpool taraftarından defalarca kez özür dilemişti.

NATO Kolombiya’da ne arıyor?

Kuzey Atlantik İttifakı NATO, Güney Amerika’nın sorunlu ülkesi Kolombiya’da ne arıyor? Devlet Başkanı Juan Manuel Santos Kolombiya’nın önümüzdeki hafta Brüksel’de NATO’nun ilk Latin Amerikalı küresel ortağı görevini alacağını açıkladı. Santos, “müjde”yi “NATO’ya katılım Kolombiya’ya önemli bir imaj kazandıracak ve uluslararası arenada daha fazla rol üstlenme fırsatı verecek” sözleriyle duyurdu.

Kolombiya’nın artık “büyük liglerde” olduğunu söyleyen Santos’un başkent Bogota’da Başkanlık Sarayı Casa de Narino’daki konuşmasında sarfettiği “Uluslararası arenada daha fazla rol üstlenme fırsatı yakalama” sözleri Kolombiya’ya biçilen rolün itirafı oldu.

Görünen o ki Kolombiya, Orta ve Güney Amerika’da ABD’nin “kirli işleri”ni görmek için NATO’ya girecek. Kolombiya’nın “küresel ortak” olması NATO’da askeri bir rol üstleneceği anlamına geliyor. NATO’nun Latin Amerika’daki tek ortağı olacak Kolombiya dahil Peru ve Paraguay’da ABD’nin hâlihazırda zaten mevcut askeri üsleri var. Birçok Orta Amerika ve Karayip ülkesinde de Washington’un yörüngesinde bulunan bağımlı kukla iktidarlar mevcut.

Bir Latin Amerika ülkesinin NATO bünyesine alınmasının ABD açısından önemi büyük. ABD’nin bölgesel müdahaleleri için Güney Amerika’da Kolombiya, Orta Amerika’da ise El Salvador ve Guatemala kilit konumda. Ancak tüm bunlar yeterli değildi. NATO’nun bu topraklara taşınması ABD’nin bu yarımküredeki askeri müdahaleciliğine “uluslararası meşruluk kılıfı” katma işlevi görecek. Zaten NATO’nun Kolombiya üzerinden kıtaya taşınmasının Santos’tan çok Trump’ın kararı olduğunu söylemek abartı olmayacaktır.

İki dünya savaşının yakınına dahi uğramadığı, sınır savaşlarının en sonuncusunun doksan yıl önce yaşandığı Güney Amerika’da, savaş örgütü NATO, Kolombiya’yı çatısı altına alarak bu ülkeyi hangi düşmana, tehdide, neye ve kime karşı koruyacak? Ki Kolombiya’nın son savaşını Peru ile 1932-1933 yıllarında Amazonlar’daki karmaşık sınır bölgesi dolayısıyla yaptığı düşünülecek olursa.

NATO’nun Güney Amerika’ya taşınmasının nedenleri?
Hegemonya, paylaşım ve nüfuz savaşının önemli mevzilerinden birisi de Latin Amerika. ABD tarihsel “arka bahçesi” Latin Amerika’yı kimselerle paylaşma niyetinde değil. Çin’in kıtaya yönelik yöneliminin pekâlâ farkında. Küresel güçler arsındaki saflar sıklaştırılırken, ABD NATO’yu Latin Amerika’ya taşıyarak birden çok mesaj vermiş oldu.

1) Venezuela’ya müdahale: Son dönemlerde Venezuela’ya askeri müdahale tehditlerini iyice sıklaştıran ve bunun da açıkça deklare eden ABD, bu müdahaleyi tıpkı Libya ve Sırbistan örneklerinde olduğu gibi NATO şemsiyesi altında gerçekleştirme niyetinde. Bu vesileyle saldırganlığına uluslararası bir meşruluk katacağını düşünüyor. Tek başına gerçekleştireceği bir saldırının kendisine hem ekonomik hem askeri hem de politik olarak olumsuz etkilerinin pekâlâ farkında. Benzer bir saldırı senaryosu da sivil bir darbeye vesile olduğu her an kontrolden çıkma tehlikesi barındıran Brezilya için de geçerli.

2) Latin Amerika’ya tehdit: NATO tehdidi sadece Venezuela ile sınırlı kalmayacak. Nigaragua, Bolivya, Ekvador, Küba gibi ABD boyunduruğuna girmeyen bölge ülkelerine karşı NATO saldırgan bir güç olarak kullanacak. Kıta özelindeki toplumsal hareketlerin varlığı ABD’yi korkutuyor. Toplumsal hareketlerin üzerinde de NATO kılıcı sallandırılmış olacak.

3) Çin ve Rusya’ya gözdağı: Bölgede artan Çin-Rusya etkisi de bir diğer faktör. Özellikle Çin’in Latin Amerika’da artan ekonomik ve politik nüfuzu ABD için endişe kaynağı. Çin, çoktan ABD’yi geride bırakarak Güney Amerika’nın en büyük ticari ortağı oldu. Ekonomik nüfuzun artması beraberinde politik gücü de getiriyor. ABD’nin Çin’e kıtada rahat hareket etme olanağı vermeyeceğinin sinyalleri gelmeye başladı. Bölge olası büyük çatışma merkezlerinden birisine dönüşmek üzere. Bu kavga çoktan Venezuela, Brezilya, Nikaragua’da kendisini hissettirmeye başladı.

Hegemonya savaşında saflar sıklaştırılıyor
Hegemonya kavgası sertleşiyor. Yerkürenin güneyinde de kuzeyinde de bunun işaretlerini görmek mümkün. Kıta Avrupası ile NATO’ya katkı üzerinden krizler yaşamaya başlayan, Avrupa’yı yeterli katkıyı sağlamamakla itham eden ABD, yeni aktörleri birliğe dâhil ederek küresel konumunu başka aktörlerle güçlendirme arayışında.

Küresel hegemonyası gerileyen ABD, NATO eliyle Rusya’yı Kuzey’de Baltık Denizi, Güney’de ise Kafkasya üzerinden çevrelemeye çalışırken, benzer bir kuşatma stratejisini de Güney Amerika’da gerçekleştirme niyetinde.

Bugüne kadar onlarca saldırganlık örneği sergileyen NATO’nun ABD’nin küresel çıkarları doğrultusunda kıtada çeşitli çatışma alanları inşa edip yeni krizler üzerinden yeni müdahalelerde bulunacağından şüphe yok. Kolombiya solu da NATO üyeliğinin felaket getireceğinin farkında ve bu üyeliğe şiddetle karşı.

ABD’nin Kolombiya üzerinde hayata geçirmek istediği hamleyi okuyan Venezuela da bu tehdidin farkında. Karakas Kolombiya’yı “Nükleer kapasiteye sahip dış faktörleri” kıtaya davet etmekle suçladı ve Santos hükümetinin NATO’ya yaklaşmasını kınayan bir açıklama da yayımladı. Bu işbirliğinin Güney Amerika’daki barış ortamını zedeleyeceğini ve baltalayacağını söyleyen Maduro yönetimi, kararı kabul edilemez bulduğunu deklare etti. Tıpkı Ortadoğu’da olduğu üzere kriz dinamiklerini harekete geçiren ABD ve Kolombiya yönetiminin NATO’yu bölgeye taşıması “Latin Amerika’nın kesik damarları”nı daha da kanatacak!

Ahmet Hakan: Benim için ölüm tehditleri söz konusuymuş, kimsem yok

Hürriyet yazarı Ahmet Hakan, koruma şubeden bir grup polisin geldiğini ölüm tehditleri aldığını tebliğ ettiklerini söyledi. “Evrak imzalattılar” diyen Hakan, “Yakın koruma isteyip istemediğimi sordular. Ve gittiler” ifadelerini kullandı.

Hakan’ın bugün yayımlanan “Doların artış nedeni dış mihraklar mı?” başlıklı köşesinden ilgili bölüm şöyle:

“Koruma Şube’den geldiler.
Aldıkları istihbaratı gösterdiler.
Benim için “ölüm tehditleri” söz konusuymuş…
Tehdit eden örgütlerin isimlerini verdiler.
Evrak imzalattılar.
Yakın koruma isteyip istemediğimi sordular.
Ve gittiler.
*
Ne yaptım?
Şunu yaptım:
Durumdan avukatım Aslı Kazan’ı haberdar ettim. Çok yakın birkaç arkadaşıma söyledim.
*
Sonra baktım ki söyleyecek, durumdan haberdar edebileceğim başka kimsem yok.
Örgütüm yok, aşiretim yok, grubum yok, sosyetem yok, Cihangir’im yok, Fatih’imyok, Harbiye’m yok, Galatasaray’dan arkadaşlarım yok, imam-hatiplilerim yok, tarikatım yok, cemaatim yok, solcularım yok, sağcılarım yok, liberallerim yok, gazeteciler cemiyetim yok, basın konseyim yok, deistlerim yok, müminlerim yok, Nişantaşı’m bile yok.
Yok oğlu yok yani.
*
Sonra kendi kendime dedim ki:
Amaaan boş ver… Bu senin tercihin birader… “

Yazının tamamı

Demokrasilerde A, B, C planı olmaz: Geldiğin gibi gidersin

Siyasi iktidar ve temsilcileri sadece Türkiye’nin taraf olduğu uluslararası sözleşmeleri ihlal etmekle kalmıyor, Cumhurbaşkanı’nın onayından geçen ‘Yetki Kanunu’ ve “Seçimden sonraki A, B, C planları”, ifadeleri ile Anayasayı da delebileceğine yönelik sinyaller veriyor, deliyor. O halde yargıyı göreve çağırmak neden suç sayılıyor? Açıklaması, ‘korku imparatorluğunun yıkılma korkusu’ olabilir.

45 gün içinde kaldırılması mümkün olan olağanüstü hal (OHAL), 18 Nisan 2018 tarihinde 7. kez uzatıldı. OHAL’in devam etmesi hali, AKP ve Saray iktidarının artık Türkiye’yi ‘yönetememe süreci’ olarak değerlendiriliyor. Yaşam ve adil yargılama hakkı ihlalleri, masumiyet karinesine aykırı tutumlar, emniyette kötü muamele artarak sürüyor.

OHAL, Anayasa gibi Birleşmiş Milletler (BM) Kişisel ve Siyasal Haklar Uluslararası Sözleşmesi ve Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’ne de (AİHS) aykırı. AİHS’in 15. Maddesi’ açık: Tahmin, olasılık ya da varsayıma göre OHAL uygulanmaz, uygulanabilmesi için tehlikenin mevcut ya da çok yakında gerçekleşmiş olması gerekir. Oysa bugün herhangi bir tehlikenin olmadığı ortada.

Anayasal kurumları kim tehdit ediyor?

Uluslarası platformda ‘olağanüstü hali’ tanımlayan, ‘Sirakuza İlkeleri’ ise OHAL’in uygulanabilmesininin 3 şarta bağlı olduğunu belirtiyor. Buna göre özetle; (1) nüfusun tamamının ve coğrafyanın büyük bir bölümü ile (2) anayasal kurumların tehdit altında olması ve (3) bu tehdidin olağan güçlerle giderilemeyecek boyutta olması şart. Son madde ironik; çünkü anayasal kurumların ‘kim tarafından tehdit edildiği’ sorusu tartışılmaya değer!

Sandıkla gelen…

‘OHAL’siz Türkiye’yi yönetememe sürecinin’, bu süreçteki hukuksuzlukların; ‘Yetki Kanunu’ ve sözü edilen A, B,C planları ile çok daha ileri boyuta taşınması sinyalleri veriliyor. Bu yüzden seçmenin aklında, ‘Sandıkla gelen, sandıkla gitmeyecek mi?’ sorusu var. 7 Haziran- 1 Kasım 2015 arasında yaşananlar hafızalarda. İktidarın, hukuk kılıfında sunacağı kanunsuzluklara yönelik zemin hazırlaması ise önemli bir endişe.

Partili Cumhurbaşkanı’nın bakanlarına imtiyaz

Yetki Kanunu’nun tanımı şöyle: “Bakanlar Kurulu’na verilen yetki, bu kanunun yürürlüğe girdiği tarihten itibaren, TBMM ve Cumhurbaşkanlığı seçimleri sonucunda Cumhurbaşkanı’nın yemin ederek göreve başladığı tarihe kadar geçerlidir. Bu süre içinde Bakanlar Kurulu birden fazla Kanun Hükmünde Kararname (KHK) çıkarabilir.”

Partili Cumhurbaşkanının ‘bakanlarına’ KHK çıkarma imtiyazı veren kanun, bu nedenle ‘Meclis’i fesih hamlesi’ olarak da değerlendirilebilir. Cumhurbaşkanının yemin süresinin ne olduğu belli değil. AKP’nin yasayı, Meclis çoğunluğunu kaybetme korkusu nedeniyle düzenlendiği açık.

Yetki Kanunu referansını; TCK’deki; ‘Anayasa’da değişiklik yapılmasına yönelik 6771 Sayılı Kanunu’ndan alıyor. Çerçevesi; “Türkiye Cumhuriyeti Anayasası’nda yapılan değişikliklere uyum sağlanması amacı” olarak çiziliyor. Oysa, Erdoğan’ın birkaç gün önce imzalayıp, CHP’nin Anayasa Mahkemesi’ne taşıdığı Yetki Kanunu daha ilk bakışta bile kendini ele veriyor. Çünkü bununla ‘uyum’ değil ‘radikal bir değişiklik’ öngörülüyor.

Hangi sistem?

Ancak “Seçimden sonraki A, B, C planları”, Yetki Kanunu’nun ‘yetmediğinin’ de göstergesi. Erdoğan, 24 Haziran 2018 tarihine çekilen Cumhurbaşkanlığı ve genel milletvekili seçimleriyle ilgili olarak 15 Mayıs’ta Bloomberg TV’ye verdiği mülakatta aynen şunları söyledi: “AKP’nin Türkiye Büyük Millet Meclisi’ndeki (TBMM) çoğunluğunu kaybetmesi olasılığına ilişkin “A, B, C planlarımız var.” Bu sözler, Havuz medyasında; ‘AKP’nin Meclis’te çoğunluğu sağlayamaması durumunda yeniden seçim yapılabileceği mesajı’ olarak yorumlandı. Bunun medyanın bir tevili olduğunu anlayabilmek güç değil. Çünkü Erdoğan bu cümlesini, “Sistemi tıkayacak herhangi bir gelişmeye izin vermeyiz” diye tamamladı.

“Hangi sistem?” diye sorup, başa dönelim. Anayasa’nın 309. maddesi, yine aynı kitabın ilk satırlarına göndermede bulunarak özetle şu ifadeleri kullanıyor: “Anayasanın başlangıç kısmında aynen ‘Millet iradesinin mutlak üstünlüğü; egemenliğin kayıtsız şartsız millete ait olduğu ve bunu millet adına kullanmaya yetkili kılınan hiç bir kişi ve kuruluşun, bu Anayasada gösterilen hürriyetçi demokrasi ve bunun icaplarıyla belirlenmiş hukuk dışına çıkamayacağı’ belirtilmiştir.”

Maddenin fiile dünüşmesinin yaptırımları da açık. Suçu anımsatmak ‘suç değil’ ancak yurttaşlık ve gazetecilik görevi olsa gerek. Demokrasilerde A, B, C planı yoktur. Plan basittir: Geldiğin gibi gidersin.

Efsaneleşen fotoğrafı çeken gazeteci o anları anlattı

Ağır silahlarla saldıran İsrailli askerlere karşı sapanını salladığı fotoğraflarla hafızalara kazınan 29 yaşındaki Fadi Ebu Salah, 2008 yılında İsrail’in gerçekleştirdiği hava saldırısında iki bacağını kaybetti. Buna rağmen hayata sarılan ve çevresine moral kaynağı olup güç veren Fadi Ebu Salah, her gün eşi ve 4 çocuğuyla motosikletine atlayıp, Han Yunus kentinin doğusundaki İsrail sınırına gitti. Burada eylemciler için kurulan çadırları ziyaret edip, Filistin’in haklı davasını yılmadan anlattı.

FİLİSTİN MÜCADELESİNE SİMGE OLDU

O kareyi çeken ve Salah’la tanıştığını söyleyen Reuters foto muhabiri İbrahim Ebu Mustafa, bu acıklı portreyi şu sözlerle anlattı: “Bu sabah bir tanıdığıma selam verdim, günün sonunda adamın cenazesindeydim.”

BM: İKİ BACAĞI YOK NASIL TEHLİKE YARATIR?

Birleşmiş Milletler, İsrail’in Gazzelilere karşı güç kullanımını önceki gün kınadı. Birleşmiş Milletler’in İnsan Hakları Sözcüsü Rupert Colville, Cenevre’de, “çitlere yaklaşmanın vurulmak anlamına gelmemesi gerektiğini” belirterek, “Gazze’de herhangi birinin vurularak öldürülebileceği görülüyor” ifadesini kullandı. Tekerlekli sandalye ile eylemler sırasında aldığı yaralara dayanamayarak yaşamını yitiren Fadi Ebu Salah’ı hatırlatan Colville, “İki bacağı da olmayan bir adam, büyük ve iyi korunmuş bir çitin arkasından ne kadar büyük bir tehdit ifade ediyor olabilir?” diye tüm dünyaya sordu.

TTB’den Sağlık Bakanlığı’na çağrı: Zorunlu aşı için gerekli

Türkiye’de son 7 yılda çocuklarına aşı yaptırmayan ailelerin sayısı 183’ten 23 bine çıktı. Türk Tabipleri Birliği (TTB) Merkez Konseyi Başkanı Prof. Dr. Raşit Tükel, “Aşı Candır Hayat Kurtarır” kampanyası doğrultusunda Sağlık Bakanlığı’na çağrı yaparak, “Zorunlu Aşı Yasası”nın bir an önce çıkarılmasını talep etti. Tükel, “Aşı yapılması kişinin ya da ebeveynin bilimsellikten uzak, kanıtlanmamış bilgiler ve yanlış inançlar doğrultusunda keyfi kararlara bırakılmamalıdır. Aşılama konusunda yasal düzenleme ivedilikle yapılmalıdır” dedi.

Kamu sağlığı tehdit altında

Kampanya ile ilgili TTB genel merkez binasında dün düzenlenen basın açıklamasına Merkez Konseyi üyeleri ve CHP milletvekilleri Dr. Ali Şeker, Dr. Niyazi Nefi Kara ve Dr. Behçet Yıldırım da katıldı. Tükel, aşıların son derece etkin ve güvenilir olduklarına vurgu yaparak, şunları söyledi:

“Aşılarla ilgili kanıtlanmış hiçbir ciddi yan etki olmadı. Aşı, sadece aşı yapılan çocuğu korumakla kalmayıp hastalık etkeninin toplumdaki dolaşımını engelleyerek, toplumdaki riskli kişileri de korumaktadır. Aşılama oranının düşük düzeyde kalması, kanser tedavisi gören ya da doğuştan bağışıklık sistemi zayıf olan ya da hastalığı bulunan çocukları risk altında bırakmaktadır. Aşı olmayı reddetmek, bireysel özgürlük değil kamu sağlığını tehdit eden bir davranıştır.”

Yasa teklifi kabul edilmeli

Sağlıklı toplum için, sağlıklı çocuklar için ve sağlıklı bir gelecek için TTB tarafından bir yasa taslağı hazırlandığını belirten Tükel, sözlerini şöyle sürdürdü:

“Anayasa Mahkemesi 26 Ekim 2016 yılında aşıyla ilgili önemli bir karar almış ve mevcut yasalar doğrultusunda çocuk felci dışındaki aşıların zorunlu tutulamayacağını belirtmiştir. Anayasa Mahkemesi’nin kararı, aşılama konusunda yasal bir düzenleme yapılmasının gerekliliğini ortaya koymaktadır. Dava konusu olan pek çok olayda aşılama konusunda yasal düzenleme yapılması gerektiği mahkemelerce hükmedildiği halde, Bakanlığın ısrarla gerekli düzenlemeyi yapmaması dikkat çekicidir. Aşılama konusunda mevzuattaki belirsizliklerin sona erdirilmesi için, yasal düzenlemelerin ivedilikle yapılması için Sağlık Bakanlığı’nı göreve davet ediyoruz.”

Filiz’in arkadaşlarından dayanışma çağrısı

İki yıl önce, büyük bir azimle ve yüksek motivasyonuyla kanseri yenen Filiz (Gürcan) Arabacı’yı kanser şimdi de beynindeki urla tehdit ediyor.

9 gün sonra ameliyat olması gereken Filiz’in ameliyat ücreti için arkadaşları bir dayanışma kampanyası başlatıldı. ‘Filiz’in arkadaşları’ başlattıkları kampanyayla Filiz’in ameliyat ücreti için destek bekliyor.

filiz-in-arkadaslarindan-dayanisma-cagrisi-460965-1.

Amele değil can pazarı: Yerli işçiye 50, yabancı işçiye 20 lira

HÜSEYİN ŞİMŞEK [email protected] @simsekhuseyinn

Yevmiye karşılığı günlük işlerde çalışan işçiler, Ankara’nın Dışkapı semtinde her gün “amele pazarı”nda iş bekliyor.
Para kazanmak için inşaat ve taşımacılık dışında çok fazla seçeneği olmayan işsiz yurttaşlar, her sabah gün doğarken Dışkapı Köprüsü altında bulunan amele pazarına gelerek kendilerini “seçecek” işverenlerini bekliyor. Çoğunluğunu lise mezunu gençler ile orta yaşlıların oluşturduğu yurttaşların günlük yevmiye ile çalışmak için bekledikleri amele pazarında artık yabancı uyrukluların sayısı, yerli işçilerden fazla.

Yabancılara günlük 20 TL
Suriyeliler ve Afganlar, karınlarını doyurmak için Türkiyeli işçilerle birlikte bir işverenin gelip kendilerini seçmesini bekliyor. Türkiyeli işçiler günlük ortalama 40 ile 50 TL kazanırken yabancı uyruklu işçiler 20-40 TL yevmiye karşılığı çalışmayı kabul ediyor. İşçilerin ortak problemleri amele pazarına gelen işverenlerin kendilerine dürüst davranmaması, söylediklerinden daha ağır işler yaptırmaları, bazen de paralarını alamamaları…

‘Her sabah geliyorum’
22 yaşındaki Bilal Başakçı, Ankara’nın Mamak ilçesinde bir liseden mezun olduktan sonra maddi olanakları yeterli olmadığı için üniversitede okuyamadığını, bu nedenle bir nakliye firmasında işe başladığını anlattı. Başakçı, nakliye firmasındaki işine sektördeki durgunluk nedeniyle son verildiğini ve bu nedenle her gün sabah erken saatlerde amele pazarına geldiğini anlattı.

‘Koyun gibi seçiyor’
“Okuyabilsem mühendis olmayı hayal ediyordum” diyen Başakçı şunları anlattı: “Önceleri amele pazarına gelmeyi çok sorun ediyordum. Kimseye söyleyemiyordum. İlkokuldaki tüm arkadaşlarıma ‘mühendis olacağım’ demiştim. Şimdi ise yol kenarında bekliyorum ve birileri gelip beni koyun gibi seçiyor. Bu kolay kabul edilebilecek bir şey değil.”

‘Çoğu gün iş bulamıyorum’
Bakmak zorunda olduğu bir annesi ve iki de küçük kardeşi olduğunu ifade eden Başakçı, “Babamı beş sene önce kaybettik ve o günden sonra ailemi ben geçindirmeye başladım. Amele pazarında günlük en fazla 50 TL kazanıyorum. Çoğu gün iş de bulamıyorum. Ayda 15-20 gün ya çalışıyoruz ya da çalışamıyoruz” diye konuştu.

‘Ağır işlerde çalıştırılıyoruz’
Günlük olarak çalıştırılacakları yere götürmek için kendilerini amele pazarından alan işverenlerin birçoğunun söylediği işlerden daha ağır işler yaptırdığını anlatan Bilal Başakçı, “İş güvencemiz yok ve itiraz etme şansına sahip değiliz. Biri gelip ‘üç katlı bir apartmanın ikinci katına eşya taşınacak’ diyor, sonra onun beş katlı asansörsüz bir bina olduğunu öğreniyoruz ve en üst kata eşya taşımaktan başka çaremiz yok. O gün eve ekmek götürmeden dönersem kardeşlerim, annem ne yapar? Kolay bir durum değil. Okuyamadığım için çalışmak zorundayım. Bu işte gurur yapılamayacağını bize öğrettiler. Yaşayabilmek için ne iş olsa yapıyoruz” dedi.

‘Emekli olana kadar her gün’
Son zamanlarda Afganistanlı ve Suriyeli işçilerin de Dışkapı Köprüsü’nde iş beklemeye başladığını daha ucuza çalıştıkları için müteahhitlerin, taşeronların artık kendilerini tercih etmediğini söyleyen 46 yaşındaki Hasan Ali Gündüz ise emeklilik yaşına kadar her gün amele pazarına geleceğini söyledi. Açtığı içki ve sigara bayiinin akşam 10.00’da sona eren içki satışı nedeniyle kapandığını, ekonomik düzeninin bozulduğunu ve gündüzleri amele pazarına gelerek şansını denediğini ifade eden Gündüz, “Dükkanı kapattıktan sonra uzun süre ne yapacağımı bilemedim. Önce marketlerde kasiyerlik yaptım, sonra garsonluk. Bu yaşıma kadar bir tek amele pazarında çalışmamıştım ama artık onu da yapıyorum. Utanılacak bir durum yok çok şükür ki. Çalmıyoruz. Sadece bizi seçiyorlar ve çalışıyoruz” diye anlattı.

‘Çocuklarım için’
Yaşam pahalılığından dolayı iki çocuğunun isteklerini karşılamakta zorlandığını ifade eden Gündüz, “Aslen Adanalıyım. Böyle giderse iki çocuğumu ve eşimi alıp Adana’ya geri döneceğim. 25 sene önce evlendiğim zaman Adana’dan Ankara’ya rahat bir yaşam için gelmiştim. 25 sene boyunca yaşam her gün biraz daha ağırlaştı. Hele son 10 yıldır dar boğazdan kurtulma umudumuzu da kaybettik” dedi.

‘İtiraz şansımız yok’
İnsani koşullardan uzakta çalıştırıldığı için bir arkadaşını iş kazasına kurban verdiğini anlatan Emin Göktepe ise, “İtiraz şansımız yok” diyor. Amele pazarına yanaşan arabalara sorgusuz sualsiz binmek için birbirleri ile yarıştıklarını anlatan Göktepe, “İşveren kişi bizi arabasına aldığı için kendimizi şanslı hissediyoruz. Her gün onlarca kişiyi geride bırakmaya çalışıyoruz. Bu şartlar altında işçi almak için yanaşan arabalara ‘ne iş için durdun’ demeyi kimse düşünmüyor. Onun yerine arabaya koşuyor” şeklinde konuştu.

‘Paramızı alamadığımız oluyor’
Amele pazarına gelmeye başladıktan sonra yaşadığı en kötü tecrübenin 12 saat boyunca bir inşaatta çalıştırıldıktan sonra yevmiye olarak verilen 30 TL’yi kabul etmediği için o gün eve ekmek götürememesi olduğunu söyleyen Göktepe, şunları anlattı: “İşveren ve yanında çalıştırdığı sigortalı elemanları beni öldürmekle tehdit ettiler. ‘12 saat işin karşılığı 30 TL mi’ diye sorduğumda darp edildim. Elimde hakkımı arayacağım bir belge olmadığı için de o gün para kazanamadım. Bu risk her gün var. Çünkü ne iş olduğunu bile soramadan kamyonlara bindirilip götürülüyoruz. Hiç kimse böyle yaşamayı hak etmiyor.”

‘20 liraya 10 saat çalıştırılanı gördük’
Yabancı uyruklu işçilerin son iki yıldır amele pazarına gidip gelmeye başladığını ifade eden kıraathane esnafı Fevzi Arslan ise sabah saat 05.00’ten itibaren işçilerin beklemeye başladığını söylüyor. Afgan ve Suriyeli işçilerin diğer işçi gruplarına oranla daha kalabalık olduğunu anlatan Arslan, işverenlerin de ucuz iş gücü olmaları nedeniyle bu grupları tercih ettiğini söylüyor. Çoğu yabancı uyruklu işçinin dil dahi bilmediğini fakat “işaretleşerek” işverenler ile anlaştıklarını anlatan Arslan, “Afgan işçiye 20 TL verip 10 saat boyunca ona hamallık yaptırabiliyorlar. Akşam işleri biten işçiler, amele pazarında sabah olmasını kahvehanelerde bekliyor” dedi.

Araba yanaştı, sohbet bitti
Sohbeti yaklaşan bir araba bozdu. Kısa süre önce şakalaşan, dertleşen, sohbet eden işçiler, birbirlerini ezercesine koşarak arabanın kapılarına yapıştı. İşi, yevmiyeyi sormadan arabaya doluşanlar ekmek yarışını kazanamayanların bakışları arasında pazardan uzaklaştı. Saat 11.00’e kadar bekleyenlerin küçük bir grubu bugünkü ekmek yarışını kazanırken diğerleri “Belki bir soran olur” umuduyla çevredeki kahvehanelere dağıldı.

Sağlık sektörü neden siber saldırı altında?

Sağlık sektöründe fidye yazılımları ve diğer zararlı yazılımlarla yapılan saldırıların sayısı büyük bir hızla artıyor. Bu durum, insan hayatının yanı sıra kritik öneme sahip verileri de riske atıyor. Kimlik Hırsızlığı Kaynak Merkezi verilerine göre, sağlık sektörü, sadece son üç yılda bile tüm sektörler arasında en yüksek sayıda veri hırsızlığının yaşandığı sektör oldu. Forcepoint Türkiye Ülke Müdürü Levent Turan, başta hastaneler, laboratuvarlar ve eczaneler olmak üzere sağlık kuruluşlarının siber suçlular tarafından hedef alınmasının üç ana sebebini açıkladı:

1. Son derece değerli veriler

Sağlık kuruluşlarını birincil hedef haline getiren başlıca nedenlerden biri, sahip oldukları verilerin çok değerli olması. Genellikle, çalınan tek bir kredi kartı numarası ortalama 2.000 ABD doları kâr sağlıyor fakat günler, hatta saatler içinde değersiz hale geliyor. Ancak korumalı sağlık verileri (PHI) veya kişinin tanınmasına yol açacak veriler (PII) gibi sağlık verileri karaborsada son derece değerli.

Örneğin, CSO Online’da yer alan bir makaleye göre tek bir PHI verisi 20.000 ABD dolarına varan büyüklükte kâr getirebiliyor. Bunun temel sebebi, sağlık verileri çalındığında anlaşılmasının haftalar, hatta aylar sürebilmesi. Bu sayede siber suçlular çok daha değerli veriler elde etmiş oluyor. Dahası, sağlık verileri doğum tarihi ve kimlik numarası gibi değiştirilmesi çok zor olan bilgileri içerdiği için hırsızlar bu verilerden daha uzun süre yararlanabiliyor.

2. IT yatırımı ve eğitim eksikliği

Sağlık sektörünün siber suçlular arasında popüler olmasının nedenlerinden biri de IT güvenliğine sistematik olarak gerekenden az yatırım yapılması. Siber güvenlik eğitimi ve sertifikaları düzenleyen en büyük şirketlerden biri olan SANS Institute, IT bütçesinin en az ‘unun güvenlik alanında harcanmasını önermesine rağmen sağlık kuruluşlarının çoğu ancak %3 kadarını harcıyor.

Çoğu sağlık kuruluşu için güvenlik genellikle sonradan akla gelen bir konu. Kuruluşlar çalışanlarına içeriden gelebilecek tehditleri kolayca azaltabilecek düzenli siber güvenlik eğitimleri vermiyor. Ayrıca bazı hastaneler izinsiz giriş algılama ve kayıp ya da çalınmış cihazları silme gibi temel IT güvenlik önlemlerini uygulamakta bile zorlanıyor.

3. Birbirine derinlemesine bağlı sistemler

İş yüklerini buluta kaydıran sağlık kuruluşları, yüksek ölçüde bağlantılı sistemler kullandıkları için küçük ölçekli, kısmi sistemlere yapılan saldırılarda bile tüm sistemin etkilenmesi riskiyle baş başa kalıyor. Diğer bir deyişle, bir noktaya yapılan bir siber saldırı tüm sistemin çökmesine neden olabiliyor. Mayıs 2017’de, WannaCry fidye yazılımı yüzünden Birleşik Krallık’taki birçok hastane, hasta taşıyan ambulanslarını geri döndürmek ve başlamasına dakikalar kalan ameliyatları iptal etmek zorunda kaldı. Hastaların kaydını almak ve bilek bantlarını yazdırmak gibi en basit işlemler bile yapılamadı.

WannaCry saldırısının etkileri, sağlık kuruluşlarının siber bir saldırı sırasında çalışmaya devam edebilmesinin ve hastalara hizmet verebilmesinin ne kadar önemli olduğunu gözler önüne serdi. Neticede insanların hayatları tehlikeye atıldığı için işlerin mümkün olan en kısa zamanda normale dönebilmesi kaçınılmaz bir zorunluluk oluyor. Saldırganlar için, bu aciliyet durumu sağlık kuruluşlarını hedef almak için bir neden daha sunuyor. Çünkü bu durumun kuruluşların zararlı yazılımın etkilerinden kurtulmak için fidye ödeme olasılığını artırdığını düşünüyorlar.

Doğru koruma birincil öncelik olmalı

Sağlık sektörünün siber tehditlerden kaynaklı zararı azaltmak atması gereken adımları sıralayan Levent Turan, “Başlangıç olarak, sektördekilerin siber güvenliğin insan odaklı olduğunu anlaması önemli.” diyor ve ekliyor: “Örneğin, kullanıcıların davranış düzenleri veya kuruluş içinde ve dışındaki veri akışları hakkında bilgi sahibi olmak, riske karşı çıkma olasılığını artırıyor. Ek olarak, sektördekilerin siber güvenliği sadece IT departmanının görevi olarak görmeyi bırakması, yöneticilerden işe yeni alınan sözleşmeli personele kadar herkesin risklerin farkında olması gerekiyor.”

Sağlık güvenliğiyle ilgili profesyonellerin karşı karşıya oldukları tehditleri ve uyulması gereken kuralları iyi anlaması ve siber güvenlik savunması için en iyi uygulamaları öğrenmeleri gerekiyor. Tüm personeli güncel tehditler, bir e-posta mesajında veya web bağlantısında dikkat edilmesi gereken tehlike işaretleri, zararlı yazılımlardan kaçınma yolları ve etkin bir açık bulunması durumunda yapılması gerekenler hakkında bilgilendiren kapsamlı güvenlik farkındalığı eğitimleri doğru bir yatırım olacaktır. Tehdit içerikleri sürekli değiştiği için eğitimlerin de tekrarlanması ve düzenli olarak güncellenmesi gerekiyor.

Ayrıca, Veri Kaybını Önleme, kullanıcı davranışı analizleri veya uç noktadaki güvenlik teknolojileri gibi doğru siber güvenlik önlemlerini uygulamak kuruluşların altyapılarını ve hasta verilerini fidye yazılımlarına karşı daha fazla koruyacaktır. Sağlık sektörü, kullanıcıların, verilerin ve ağların kesiştiği noktaları dikkate alıp insan odaklı bu tür bir sistem oluşturarak siber tehditlere karşı koruma düzeyini artırabilir.