Tarafsız Habercilik

İyi polisiye iyi edebiyattır

MELİKE UZUN

Her İşte Bir Hayır Vardır, Ekin Açıkgöz’ün Ayizi Yayınları’ndan 2015’te yayımlanan polisiye romanı. Hikâyenin çatısını botulinum toksin deneyleri yapmak üzere evinin üst katında bir laboratuvar kuran Metin’le işini kaybetmemek için çırpınan ama başına gelen terslikleri bir türlü engelleyemeyen beyaz yakalı Demet’in yollarının kesişme süreci oluşturuyor. Ekin Açıkgöz bu süreci anlatırken okuyucunun merakını uyanık tutmayı başardığı gibi arka planda dönem özelliklerini, kahramanların ruh hallerini oldukça güçlü bir şekilde çiziyor. Ekin Açıkgöz’le romanı ve edebiyatla ilgili konuştuk.

»Polisiye yazma düşüncesi sizde nasıl oluştu? Yazmaya karar vermeden önce tereddüt yaşadınız mı?

Kendimi bildim bileli oyunlara, bulmacalara meraklıydım. Her şeyin kurgusu olsun, çözmeye çalışalım, sonu bir yere bağlansın isterim. Müzik kliplerinin bile hikâyeli olanını severim. Okumaya ve yazmaya da düşkünümdür. Bulmaca çözme merakı ile edebiyat merakının ideal bileşimi polisiye olduğu için, polisiyeye yönelmem kaçınılmazdı sanırım. İlk gençlik yıllarımdan beri polisiyeyle ilgileniyorum: Okuyorum, yazıyorum, polisiye sevgisinin yaygınlaşması için çaba gösteriyorum.

Yazmak doğal bir dürtü. İçinizde varsa, düşünmeden alıyorsunuz kalemi elinize. Fakat bir işe başlamaktan ziyade, o işe devam edecek kararlılığı göstermek fark yaratıyor. Bu noktada tereddüt yaşadım. Yazdıklarının basılıp basılmayacağını, okunup okunmayacağını bilemiyor insan. Motivasyonu canlı tutmak, koca bir romanı bitirecek disipline sahip olmak zor. Ucunda ışık görünmeyen bir tünelde ilerlemek gibi; sağa sola yalpalıyorsunuz. Yapılacak tek şey, karanlığa aldırmadan yola devam etmek.

»Romanınızda bir gizin izini sürdüğümüz kadar bir fikrin de izini sürüyoruz. Erkek şiddeti üzerine, kadın düşmanlığı üzerine düşünüyoruz. Bu sizin için bilinçli bir tercih mi, yoksa bu romanınızda kendiliğinden mi yerini buldu?

Derler ki; kitabın ne verdiğinden ziyade, okurun ne aldığı önemlidir. Çok doğru. Aynı metin için yüz farklı okuma yapılabilir, her birisinden farklı mesaj çıkar. Örneğin, siz bu hikâyede kadın düşmanlığı hissetmişsiniz. Hâlbuki ben bu mesajı verdiğimin farkında değilim. Şiddet öğeleri kullandığım doğrudur; ama bunları kadına yöneltme çabam olmadı. Demek ki bazı subliminal öğeler var size bu hissi veren… Benim yazma sürecim açısından da subliminal olabilir bunlar.

»Demet’in başına gelenleri dinlerken iş yaşamındaki vahşi rekabeti, Anya’nın yaşadıklarına tanık olurken Sovyetler’in çöküş sancısını da hissediyoruz. Erkek karakterlerde sosyal siyasal koşulların etkisi hissedilmiyor. Kadınlar toplumdaki sarsıntılardan, olumsuzluklardan daha fazla mı etkileniyor?

Kültürel önyargılar nedeniyle kadınlar toplumda erkeklerden daha az yer buluyor; bu doğru. Ancak ben, insanı insan yapan özellikler bakımından kadınlarla erkeklerin eşit olduğuna yürekten inanıyorum. Erkeklerin duyguları daha az veya daha yüzeysel yaşadığı savını bir kadın olarak kabul etmiyorum. Bu açıdan bakınca; toplumsal olumsuzlukların kadın, erkek, çocuk, herkese acı verdiğini düşünüyorum.

Günümüz kurumsal iş hayatı, kadınlar kadar erkekler için de yıpratıcı. Sovyetlerin belli dönemlerinde yaşananlar, Sovyet erkeklerini de çok yaraladı. Aytmatov romanlarındaki kadar kuvvetli örnekler veremesem de; Aleksey’i yazdım mesela. Bana göre Anya ve Aleksey’in bu bakımdan farkı yok. Demet ve Anya, öyküdeki sosyal arka planların nesnesi oldular. Kadındılar. Ama Demir ve Anton olsalardı da onlara benzer acıları çektirirdim.

»Botulinum toksin üzerinden kurduğunuz kurgu hayranlık uyandırıcı. Mesleğinizi merak etmekten kendimi alamadım. Bir de kitap sonunda verdiğiniz kaynakçaya bakarak yazmadan önce hazırlık yaptığınızı söyleyebiliriz. Bu süreçte hangi yöntemleri izlediniz ve süreç ne kadar sürdü?

Bana, “Sen kimya şirketinde çalışmıyor muydun?” gibi sorular soruyorlar. Sizi hayal kırıklığına uğratmak istemem ama istatistikçiyim ben. Üzerine de Türk Dili ve Edebiyatı okudum.

Pozitif bilimlere hep merak duymuşumdur. Çocukken dedemle Bilim Teknik okurduk. Şimdi de akademik tıp dergilerindeki makaleleri okuyorum. Başkalarına sıkıcı gelebilir, ama benim ilgimi çekiyorlar.

Bir yazı yazmadan önce aklımda kurguya dair sadece bir siluet oluyor. Bu siluetin şekillenmesi için iyi görebilmem lazım. Daha fazla veri elde etmek için daha çok okuyorum. İster roman, ister öykü, ister köşe yazısı olsun… Ben araştırma yapmadan hiçbir şey yazamam. Belki de hayal gücüm yeterince zengin olmadığı içindir.

Diğer taraftan; bilim ve teknoloji tarihi, devletlerin güç savaşı, silah teknolojilerinin gelişimi, benim diyen hayalperestin fantezi dünyasını zorlayacak tuhaflıklarla dolu. Her türlü garipliğin yaşanabildiği bir dünyadayız. Okudukça hayretim artıyor; daha çok okumak istiyorum. Ve daha çok yazmak…

Herhangi bir yazıya ayırdığım toplam sürenin yarısına yakınını kaynak taramaya ayırdığımı söylersem abartmış olmam. Kendimce bazı basit sistemlerim var: Öncelikle araştıracağım konunun alt başlıklarını çıkarırım, bu başlıklarla ilgili kaynakları derlerim. Sonra oturup elime fosforlu kalemimi alırım…

»’Düşünen hayatta kalır’ Metin’in mottosu. Siz romanın adını ‘Her İşte Bir Hayır Vardır’ derken bu mottoyo antitez geliştirmiş gibisiniz. Ne dersiniz?

Bu roman Metin’in ve düşündüklerinin romanı. Çünkü Metin dünya tarihinde iz bırakacak vizyona sahip bir karakter.

Ama yaşamda iyi şeylerin olacağına, yanlışların eninde sonunda iyiye vesile olacağına inanmamız gerekiyor. Yoksa hayat çekilmez bir hâl alır. Kadercilik de burada devreye giriyor. ‘Her İşte Bir Hayır Vardır’ olumlu önermesini doğrulayan bir kurgu hayal ettiğim için yazdım bu romanı. Tesadüflerin kaderi şekillendirdiği bir hikâye ortaya çıktı. Tesadüflerin ve olasılıkların hikâyesi. İstatistikçi olmam burada devreye girmiş olabilir… Üniversiteden mezuniyetimiz sırasında yaptığı konuşmasında kıdemli bir hocamız, “Yaşamınız boyunca her baktığınız yerde istatistik görebilmenizi istiyoruz” demişti. Mezuniyeti nerede kutlayacağımızdan başka gündemimizin olmadığı o yaşta çok anlamsız gelmişti bu söylediği. Ancak şimdi ne demek istediğini idrak edebiliyorum. Nur içinde yatsın Ömer Hoca.

»Romanınızın diğer bir özelliği tatlı bir ironinin elden bırakılmamış olması. Demet’in karakter olduğu bir romanda bu kaçınılmaz mıydı?

Kitaptaki en prototip karakter aslında Demet. Yüksek bir kariyer beklentisiyle yola çıkıp yolda telef olacak, yirmi yıl sonra emekliliğine gün sayar hale gelecek ve orta düzey koltuğunu bir yıl daha korumayı beceri sanacak, standart bir beyaz yakalı. Bugün pek çoğumuz bu döngüsel hayatı yaşıyoruz. Ben de dâhilim bu güruha…

Bu hayatın dışına çıkıp belli bir mesafeden bakabilsek, ne kadar absürt olduğunu daha iyi görürüz. Bu acınası halimiz aslında epeyce komik. Yazdığım ilk bitmiş metin, ‘Sıkıntı’ adında bir öyküydü. Kurumu tarafından kişisel gelişim eğitimine gönderilen genç bir kadının bir gününü anlatıyordu. İroniyi asıl orada görecektiniz!

»Has edebiyatla polisiyenin kesiştiği ya da ayrıldığı yönler olduğunu düşünüyor musunuz?

Polisiye edebiyat has edebiyat değil midir ki kesişsinler?

Tüm türlerin edebî açıdan zengin örneklerinin yanı sıra baştan savma yazılmış, ticari kaygılarla üretilmiş örnekleri var. Polisiye de bu açıdan farklı değil.

Hele bir de edebî değeri, metnin içerdiği ideolojik alt mesajlara endeksleyen bir akım var ki; külliyen karşıyım.

Polisiye, bilimkurgu, fantezi türlerinin edebiyat elitleri tarafından hâkir görülmesine yönelik mücadelemiz sürüyor, sürecek. İyi polisiye iyi edebiyattır.

» Polisiye türünde Türkiye ve dünya edebiyatında okuduğunuz kadın yazarlar kimlerdir?

Polisiyenin her janrını okumaya gayret ediyorum. Polisiye dünyası çokuluslu ve çok renkli. Kuzeyden Karin Alvtegen, Ada’dan Minette Walters, güncel Amerikan tarzından Kathy Reichs tavsiye edeyim ilgilenenlere. Elbette altın çağın taçsız kraliçelerini, Agatha Christie, Dorothy L. Sayers ve çağdaşlarını okuduğunuzu düşünüyorum.

Türk polisiyesinde de çok kuvvetli kadın kalemler var. Nihan Taştekin’in dilinden ziyadesiyle hoşlanıyorum. Son dönemdeki favorim ise, ‘police procedural’ türünü Türkiye’de harika şekilde uygulayan Nuray Atacık. Fener Balığı’nı mutlaka okuyun. Bizim altın çağ kraliçemiz Zuhal Kuyaş da yeniden basıldı. Okuyalım.

»Yeni bir çalışmanız var mı?

Ben de fikir çok… Fakat önceki cevaplarımda da söylediğim gibi, disiplin ve sıkı çalışma olmadıktan sonra fikrin bini bir para. Maalesef çok hızlı ilerlediğimi iddia edemem. İkinci roman üzerinde çalışmaya başladığımı söyleyebilirim sadece… Oyun sevgisine övgü niteliğinde bir polisiye olacak bu roman.

221B Polisiye Kültür Dergisi’nde ‘Polisiyelerin Ölümsüz Silahları’ diye bir köşeye başladım. Her sayıda polisiyelerde öne çıkan başka bir silahı inceliyorum.

İlaveten cinairoman.com sitesinde de yazılar yazıyorum. Sitemiz yepyeni görüntüsüyle sevenlerine kavuşacak çok yakın zamanda. Bol okuma, bol araştırma, daha çok polisiye…

AB’den İngiltere’nin önerisine ret

Avrupa Birliği (AB), İngiltere’nin Kuzey İrlanda’da sınır uygulanmaması için ticari ilişkileri 2021 yılından sonra bir süre Gümrük Birliği esaslarına uygun şekilde devam ettirme önerisini reddetti.

AB Komisyonu’nun Brexit Başmüzakerecisi Michel Barnier, İngiltere ile gerçekleştirilen Brexit müzakereleri turunun ardından Brüksel’de basın toplantısı düzenledi.

Barnier, AB Liderler Zirvesi’ne 3 hafta süre kaldığını anımsatarak, “Karar alma ve tercih yapma zamanı geldi. Birleşik Krallık’ın AB’den ayrılmasına 10 aydan kısa süre kaldı. Sonbahara kadar anlaşma sağlamamız gerek. Anlaşma yapmak ve buna ilgili mercilerce onay verilebilmesi için sadece bir kaç ayımız kaldı” diye konuştu.

İngiliz hükümeti tarafından yayımlanan “Geçici Gümrük Düzenlemesi” öneri metnini dün aldıklarını açıklayan Barnier, “Bu belgenin yayınlanması olumlu bir adım. Belgeyi objektif biçimde değerlendiriyoruz” ifadesini kullandı.

Barnier, İngiltere’nin Kuzey İrlanda ve İrlanda arasında sınır uygulanmaması için AB ile ticaretinin birlikten ayrılmasının ardından bir süre daha Gümrük Birliği esaslarına uygun olarak yürütülmesi önerisinin kabul edilemeyeceğini, AB’nin Kuzey İrlanda’ya önerdiği çözümlerin İngiltere’nin tamamına uygulanamayacağını söyledi.

Kişisel veriler, coğrafi işaretler ve AB mali çıkarlarının korunması konularını müzakere ettiklerini belirten Barnier, ayrılık anlaşması yönetimi ile İrlanda ve Kuzey İrlanda arasındaki sınır konularında uzlaşı sağlanamadığını dile getirdi.

Devrime öncülük etmek

Borçluyuz, hem de hepimiz. Borçsuz üretemiyor, tüketemiyoruz. Borç almamız gerekiyor çünkü tasarrufumuz yetersiz. Tasarrufumuz yok çünkü üretimimizle yeterince gelir yaratamıyoruz. Ülke olarak tasarrufumuz olmadığı için de başkalarından borç bulmamız gerekiyor.

Asgari ücret 1604 TL, ortalama ücret de bu düzeye çok yakın. Gelirler en temel ihtiyaçları dahi karşılamaya yetmiyor. Açık ki öncelikli mesele geliri artırmak. Geliri artırmak için de, yapılması gereken belli, acilen bir üretim reformunu başlatmak…

Bu üretim reformu, bugün içinde bulunduğumuz çelişkileri üreten Saray’ın neoliberal ekonomik düzeninden kurtulmayı gerektiriyor. Rantçı, betona gömülmüş ve sömürü üzerine kurulmuş bir ekonomiden, üretken, tarımı ve sanayisi ile büyüyen, büyürken hep birlikte zenginleşen bir ekonomiye geçmek… Bunu yapmak için Türkiye’nin kaynağı da kapasitesi de var. Yeter ki rantçı sermayeden yana değil, üretici güçlerden yana tercih yapacak bir siyasi irade ortaya konsun.

Böyle bir halkçı kalkınma programına ihtiyaç sadece milyonlarca emekçinin gelirinin, KOBİ’lerin, esnafın, çiftçinin kazancının artması için şart değil. Aynı zamanda kapımızda duran Sanayi 4.0 devriminin de zorunlu kıldığı bir dönüşüm. Zira, üretim teknolojilerimizde Sanayi 4.0’a uygun bir yapısal değişimi gerçekleştiremezsek, mevcut rekabet kapasitemizi dahi yitirme riski ile karşı karşıya kalacağız.

Dolayısıyla bir yol ayrımındayız: Ya Saray rejiminin kurduğu ve bütün bu sorunlara yol açmış olan, ucuz emek gücüyle rekabet eden neoliberal düzende ısrar edeceğiz ve iliklerimize kadar işleyen kriz derinleşecek. Ya da birikimimiz, donanımımız ve bilgimizle nitelikli üretim yaparak zenginleştiğimiz ve bunu hakça paylaştığımız halkçı, kapsayıcı bir gelecekte ortaklaşacağız.

24 Haziran sandığının tercihi de budur: Devam mı, yoksa tamam mı?

Üretici güçlerin Sanayi 4.0’ın yaratacağı yıkımın altında ezilmek yerine devrime öncülük edecek dönüşümü gerçekleştirebilmelerini sağlamak için yeni bir sanayi politikasına ve üretim anlayışına ihtiyacımız var.

Bu doğrultuda, rantçı düzenin devamlılığını sağlayan verimsiz mega projeler yerine, üretici güçlerin ihtiyaçlarını giderecek, verimli ve etkin bir kamucu anlayışa geçmek büyük önem taşıyor.

Üretici güçlerimizin, KOBİ ve girişimcilerin çağın teknolojik gerçekliğiyle uyumlu bir üretim yapısına dönüşümünün sağlanacağı bir dijital reformu hemen hayata geçirmeliyiz.

Bugünün yoğun küresel rekabet baskısına karşı, KOBİ’lerin ayakta durmasının tek yolu, verimlilik artışının sağlanması. En düşük maliyetle, en hızlı verimlilik artışını sağlamanın yolu ise iş süreçlerini dijitalleştirmekten geçiyor. Bu atılım hem sermaye hem işgücü verimliliğini arttırma potansiyeli taşıyor.

Üretimde yapısal dönüşüm için, teşvik politikasının da hemen değişmesi gerek. Teşviklerin seçilmiş “şirketlere” değil, sektörlere ve faaliyetlere verilmesi ve kapsayıcı olması temel prensip olmalı. Ancak bu sayede, yatırımların yüksek katma değerli faaliyetlere yönelmesi ve kaynakların daha verimli kullanılması mümkün olur.

Üretimde bu dönüşümü gerçekleştirirken, mutlaka aynı anda işgücünün de, çağın gerekleri ile uyumlu bilgi ve becerilerle donatılması yönündeki reformları başlatmalıyız. Uluslararası çalışmalar, Sanayi 4.0 devriminin yol açacağı otomasyon ve dijitalleşmeyle OECD ülkeleri arasında en büyük istihdam kaybının Türkiye’de yaşanacağını; üretimde otomasyona uyum sağlayacak politikalar uygulanmadığı takdirde, Türkiye’deki var olan işlerin yaklaşık yüzde 60’ının risk altında olduğunu ortaya koyuyor.

Eğitim reformunun kreşten üniversiteye ne tür bir değişim gerektirdiğini çok iyi biliyoruz. Gençlerimiz, çocuklarımız için artık bilimsel temellere oturan, rasyonel, laik ve fırsat eşitliğine dayalı bir eğitim sistemine geçişi daha fazla geciktirme lüksümüz yok.

Dijitalleşecek yeni düzende de, üretim zincirinin yaratıcı aşamalarında ihtiyaç duyulan beceriler ve insani ilişkiye talep, asla yok olmayacak. Bu yaratıcı aşamalar her şeyden önce özgür düşünceyi, bilimsel eğitimi ve farklılıklara açık bir düşünsel ve toplumsal yapıyı gerektiriyor.

Ne kadar dijitalleşirse dijitalleşsin insani ilişki talebinin asla tükenmeyeceği sosyal bakım alanlarında yatırımlar da bu sosyal yapıyı besleyecek. Dolayısı ile Sanayi 4.0 ile uyumlu bir yapıya dönüşüm için kamu yatırımlarının dijital altyapıya yönlendirilmesi kadar, sosyal bakım hizmetlerini de arttıran bir sosyal devlet anlayışını hayata geçirmek büyük önem taşıyor.

Eğitim, dijitalleşen üretim, kamu kaynaklarını verimli kullanan bir yatırım ve teşvik planı, sosyal bakım hizmetleri, hepsi bir bütünün parçası. Gelirimizi sürdürülebilir biçimde arttıracak üretim reformu, işte tüm bu parçaların bütüncül biçimde politikaya dönüştürülmesi!

Ve özetle:

25 Haziran sabahı, ya devrimlerin ve teknolojinin tehdit ettiği bir karanlığa gömüleceğiz, ya da devrimlere öncülük eden ve teknolojiyle zenginleşen bir aydınlığa adım atarak uyanacağız.

Tercih hepimizin.

Baskın seçimde kullanılacak oy pusulaları tanıtıldı

Cumhurbaşkanı ve 27. Dönem Milletvekili Genel Seçimi’nde kullanılacak oy pusulaları basın mensuplarına gösterildi.

Milletvekili kesin aday listelerinin ilan edilmesinin ardından, yurt dışında kullanılacak oy pusulaları ile cumhurbaşkanı seçiminde kullanılacak pusulaların basımı tamamlandı.

24 Haziran’da yurt içinde kullanılacak pusulaların basım işlemi ise dün başladı.

Cumhurbaşkanı adayları için hazırlanan oy pusulasında birinci sırada CHP’nin adayı Muharrem İnce, ikinci sırada İYİ Parti Genel Başkanı Meral Akşener, üçüncü sırada Cumhur İttifakı’nın adayı Recep Tayyip Erdoğan, dördüncü sırada HDP’nin adayı Selahattin Demirtaş, beşinci sırada Saadet Partisi Genel Başkanı Temel Karamollaoğlu, altıncı sırada da Vatan Partisi Genel Başkanı Doğu Perinçek yer aldı.

baskin-secimde-kullanilacak-oy-pusulalari-tanitildi-469946-1.

Pusulada adayların fotoğrafları isimleri ve bunların hemen altında evet mührünün basılacağı alan bulunuyor.

Siyasi partilerin oy pusulasında ise AKP ve MHP’nin oluşturduğu, BBP’nin destek verdiği “Cumhur İttifakı” ilk, CHP, İYİ Parti, Saadet Partisi ve Demokrat Partinin (DP) kurduğu “Millet İttifakı” son sırada. Pusulada HÜDA PAR ikinci, Vatan Partisi üçüncü, HDP dördüncü sırada yer alıyor.

İttifak yapan partiler, oy pusulasında ittifak unvanları altında yan yana bulunuyor. Partilerin logoları, isimleri, genel başkanlarının adları belirtiliyor. Yurt içindeki pusulalarda partiler için ayrılan her sütunun altında, milletvekili adaylarının isimleri de bulunacak.

İKİ PUSULA TEK ZARFA

Seçmen, cumhurbaşkanına ve milletvekillerine yönelik tercihte bulundukları iki ayrı oy pusulasını aynı zarfa koyarak sandığa atacak.

Birleşik oy pusulasında tercih edilen cumhurbaşkanı adayı, siyasi parti, ittifak veya bağımsız aday için ayrılan bölümden dışarı taşırmamak suretiyle ”TERCİH” veya ”EVET” mührü basılması gerekecek.

Oy pusulasına, ”TERCİH” veya ”EVET” mührü dışında, herhangi bir yerine imza atılması veya işaret konulması halinde oy geçersiz sayılacak.

Birleşik oy pusulasından başka, zarfa hiçbir şey konulmayacak, aksi halde kullanılan oy geçersiz olacak. Seçmene birleşik oy pusulası verildikten sonra hata veya başka bir neden ileri sürülerek yeni bir birleşik oy pusulası verilmeyecek.

baskin-secimde-kullanilacak-oy-pusulalari-tanitildi-469950-1.

İTTİFAK OYLARI

İttifak alanı içerisinde, ‘evet’ mührünün, bir siyasi partiye ayrılan alana, hem bir siyasi partiye ayrılan alana hem de ittifak unvanı bölümüne, ittifak unvanı bölümüne taşacak şekilde bir siyasi partiye ayrılan alana basılması halinde, bu oy pusulaları geçerli kabul edilecek ve sayım döküm cetvelinde o siyasi partinin cetveldeki sütununa işaretlenecek.

Bu haller dışında, yalnız ittifak alanı içerisine ‘evet’ mührünün basıldığı her durumda, bu oy pusulaları da geçerli kabul edilecek ve sayım döküm cetvelinde ittifakın ortak oyları sütununa rakamlar birden başlamak üzere, sırasına göre çizilmek suretiyle ayrı ayrı işaretlenecek.

‘Haberi yazmak kadar görünürlük de önemli’

ANIL KARACA | @anilkaraca17 | [email protected]

Dijital dönüşüm her sektörde hızla devam ederken medyada da artık “Yeni Medya” dönemi başladı. Gazeteler artık internet sitelerini ön plana çıkarıyor, döneme ayak uydurabilmek için “yakınsama” stratejilerini uyguluyor. Yeni Medya kavramı iletişim fakültelerinde tartışılmaya devam ederken, klasik gazetecilik teknolojiyle evriminde yeni aktörler ve ihtiyaçlar yaratıyor.

Gazi Üniversitesi İletişim Fakültesi Gazetecilik Bölümü’nden Dr. Bilge Narin, gazetemize yeni medya atmosferini ve getirilerini değerlendirdi. Narin’e göre, ‘dijital yerli’ diye tanımlanan genç kuşağın okuma pratikleri değişim içinde. Yalnızca okuduğumuz platformun değil, aynı zamanda metnin de değiştiğinin altını çizen Narin, en temel değişimin içeriğin tüketildiği araç ve metnin niteliğinde olduğu kanısında:

Özellikle Y kuşağı, yani ‘dijital yerli’ gibi adlandırılan genç kuşağın okuma pratikleri değişim içinde. Bunu kabul etmek durumundayız. Aslında yalnızca okuduğumuz platform değişmedi; okuduğumuz metin de değişti. Dijital metin, basılı metinden farklı. Gazete okuru, linklere tıklama yoluyla yönünü belirliyor; basılı haber metnindeki gibi tamamlanmış bir anlatıyla karşılaşmıyor. Hem gazetecilerin hem de okurların hipermetine alışmasının sancısı yaşandı, hâlâ da yaşanıyor. Tabii basılı gazete için içerik üretmeye ve ondan okumaya alışık olanların alışma süreci daha sancılı oldu.”

‘HABERİ YAZMAK KADAR GÖRÜNÜRLÜĞÜNÜ SAĞLAMAK DA MESELE’

Narin, haber metninin artık birçok teknolojik bileşeninin düşünülmesi gereken bir anlatı olduğunu söylüyor ve sözlerini şöyle örneklendiriyor: “Çok iyi bir haber yazabilirsiniz; ama arama motoru optimizasyonu yapmazsanız, o metin sanal ortamdaki milyarlarca enformasyon anlatısı içinde kaybolup gider. Haberi yazmak kadar görünürlüğünü sağlamak da bir mesele haline geldi. Yine tam da bu nedenle teknoloji geliştiriciler doğru hedef kitleyi bulmak vaadiyle ‘kişiselleştirilmiş haber’ üzerine yoğunlaştılar. İnternetten gazete okuma pratiklerinde hem tercih edilen kaynaklar hem de içerik kategorileri özelleştirilebiliyor.”

“YENİ DİJİTAL ANLATI TÜRLERİNE HÂKİM GAZETECİLERE İHTİYAÇ DUYULACAK”

Yeni medya pratikleri, beraberinde kuşkusuz yeni gereksinimler de doğurdu. Kurumların tercihleri artık ‘dijital düşünen’ gazetecilere yöneldi. Kod yazmayı bilen, grafik yaratabilen/okuyabilen, tasarım ve video kurgudan anlayan gazeteciler iş ilanlarında gözde olmaya başladı.

Bilge Narin, bu sebeple artık gazetecilik ve bilgisayar mühendisliğinin çalışma alanlarının giderek daha fazla yakınsadığını ifade ediyor. Bu süreçte gazetecilerin ünvanlarının da değişeceği öngörüsünde bulunan Narin, ileride otomatik yazılabilecek haber konularını belirleyecek, haberin görünürlüğünü artıracak teknolojileri kullanabilecek, veri analizi yapabilecek ve yeni dijital anlatı türlerine hâkim gazetecilere ihtiyaç duyulacağının altını çiziyor: “Otomatik haber üreten yazılımlar da profesyonel gazetecilerin haber odasındaki rolü ve öz yetenekleri konusunda yeniden düşünmemizi gerekli kılıyor.”

GAZETECİLİKTE YENİ AKTÖRLER

Dijitalleşen gazetecilikte yeni aktörler ve yönelimler de boy gösteriyor. Sosyal medya ve hızla gelişen teknolojiyle birlikte robot gazetecilik ve yurttaş gazeteciliği gibi kavramlarla tanıştık. Kimileri tarafından olumlu görülen bu yenilikler, kimilerince profesyonel gazeteciliğe bir tehlike olarak görülüyor. Narin, yeni gelişen gazetecilik teknolojilerine bakarken hem yarattıkları fırsatları hem de tehditleri birlikte değerlendirmek gerektiğini söylüyor ve Kanadalı yazar Dr. Arthur Kroker’den örnek veriyor: “Her teknoloji tahakküm ve özgürleşim yönünde karşıt ihtimaller barındırır.”

Rutin haber akışının otomatikleşmesinin profesyonel gazetecileri monoton iş pratiklerinden uzaklaştırarak onların iş tatminini artırabileceğini vurgulayan Narin, böylece gazetecilerin veri analizi ve araştırmacı gazetecilik pratikleri için daha fazla zaman bulabileceğini ifade ediyor ve “Zaten ‘dedi, söyledi, ifade etti’ haberciliği gazeteciler için ne kadar tatmin ediciydi? Başarılı gazeteciler, zaten bunların ötesinde habercilik yapanlar; mesela yolsuzluk dosyalarını ortaya çıkaranlar, kamu vicdanı adına sorgulayanlar değil miydi?” diye soruyor.

Korsan kültürünün yaratıcılık, yenilik ve iş birliği özelliklerinin de artık haber odalarında görülebileceğine dikkati çeken Narin; öte yandan özellikle robot gazeteciliğin hem profesyonel gazeteciler hem de okurlar için yaratacağı tehlikeler olduğunu söylüyor. Daha az gazeteci istihdamının bu tehlikelerden biri olduğunu ifade eden Narin, şu örnekleri veriyor: “Otomatik haberlerin duygusal bağ kuramadığı, yaratıcı olmadığı, anlamlandırma yapamadığı, saldırgan bir dil kullanabildiği, hack’lenme ihtimali olduğu, güvenilir olmayan kaynaklara başvurabildiği ve haber-reklam dengesini kurmada başarısız olabildiği de biliniyor.”

“BASIN KURUMLARININ HEDEFİ, TIKLAMALARIN ÖTESİNE GEÇMELİ”

‘Clickbait’ olarak bilinen tık avcılığı, basın kurumlarının sosyal medya hesaplarını ele geçirmiş durumda ve tepki görmelerine sebep oluyor. “Kurumlar okuyucunun ilgisini çekmek ve kârlılık için tık avcılığına bağımlı durumda mı, neler yapılabilir” diye soruyoruz Bilge Narin’e:

“Tık avcılığı ile yani yanıltıcı etiketler ve haber başlığı linkleri ile okurları belki bir kez, iki kez sayfanıza çekebilirsiniz; ama okurlar sürekli bu tür haberler sunan kurumları takip etmeyi bırakıyor. Bu tür haber linklerinin altıdaki okur yorumlarına bakarsanız, son derece negatif yüklü olduklarını görürsünüz. Yani aslında kısa süreli kâr elde etmeyi düşünüyorsanız, bu etik dışı gazetecilik formu sizin için uygun. Uzun vadede kaliteli, güvenilir ve dengeli habercilik zaten kazanıyor. Haber sitenizi okurun bağımlılığı için mi yoksa sadakati için mi tasarlıyorsunuz? Bağımlılığa dayalı ilişki dengesiz ve öngörülemez. Sadık okurlar ise isteyerek, tekrar tekrar haber sitesine dönüyorlar. Basın kurumlarının hedefi, tıklamaların ötesine geçmeli. Marka tanınırlığından gelir elde etmek için okur sadakatine dayalı bir tasarım ve içerik anlayışı geliştirmek uzun vadede kazandıracaktır; çünkü yalnızca sadık okurlar güvendikleri medya kuruluşlarının ayakta kalması için bağışta bulunuyor. Dolayısıyla, artık ‘sayfa görünürlüğü sonrası’ (post-pageview) dönemindeyiz. Bu dönemde içerik oluşturucuların okurlarıyla derin ilişkiler kurması gerekiyor. Zaten artık reklam verenler de kısa süreli ve geçici ziyaretçileri değil; sık sık aynı siteyi ziyaret edenleri hedefleyebiliyor.”

Dijital medya okuryazarlığını geliştirmenin bu anlamda çok önemli olduğunu vurgulayan Narin, sözlerine şöyle devam ediyor: “Okurlar ne kadar cezbedici olursa olsun, yemi yutmamalı. Sosyal medya platformlarındaki akışta tık avcısı bir haber linki gördüklerinde bu konuda daha fazla bilgi sahibi olmak istiyorlarsa internette araştırmalılar. Aynı haberi bu tür hilelere başvurmadan veren daha güvenilir siteleri bulmayı öğrenmeliler. Yine bu tür haberleri önlemek için sosyal medya platformlarındaki ‘bu içerik sağlayıcıdan gelen haberleri gizle’ (hide all posts from) gibi seçenekleri aktif biçimde kullanmamız gerekiyor.”

“’CYBORG GAZETECİLER’ YETİŞTİRMEK ZORUNDAYIZ”

“Biraz da eğitim konuşalım” diyerek sözü İletişim Fakültelerine ve gazetecilik eğitimine getiriyoruz. Birçok üniversitede Yeni Medya bölümü hâlâ açılmış değil. Bu denli hızlı dönüşen gazetecilik atmosferinde, Türkiye’deki eğitimi sorduğumuz Narin, durumu şöyle özetliyor:

“Bizde ders programlarına yeni yeni ve seçmeli ders olarak eklenen Veri Gazeteciliği’, ‘Sosyal Medya Uzmanlığı’ ve ‘Gazeteciler İçin Programlama Dili’ gibi derslerin dünya üniversitelerinde artık zorunlu ders olduğunu söyleyebilirim. Teknolojiyi kullanabilen ve yönlendirebilen ‘cyborg gazeteciler’ yetiştirmek zorundayız.”

TÜSİAD Başkanı Bilecik’ten dolar açıklaması

Türk Sanayi ve İşadamları Derneği (TÜSİAD) Başkanı Erol Bilecik Yüksek İstişare Kurulu sonrası flaş açıklamalarda bulundu. İşte Erol Bilecik’in açıklamalarından önemli satır başları:

“Siyasal istikrar ve güven ortamıyla ekonomik istikrar at başı gibi gider. Ülkemiz son derece zorlu bir süreçten geçiyor. Bundan en çok etkilenen şüphesiz ülkemizin ekonomisidir.

Bugün sizlerle ağırlıklı olarak ekonomi hakkında konuşmayı daha çok tercih ediyorum. Ekonomimizin geldiği durum geçmişe bakarak nerelerde hatalar yaptığımızı ve bunları nasıl düzelteceğimizi düşünmemiz gerektiriyor.

Özellikle seçim öncelerinde TÜSİAD siyasete karışır denir. İlkelerimiz gereği hiç bir zaman siyasete karışmayız. Biz Türkiye’yi dünyada daha güçlü yapacak analizler yapar bunları kamuoyu ve devletimizle paylaşırız.

“Hakikati eğip bükemezsiniz”

Bizler iş insanlarıyız hedefimiz her zaman ülkemizin küresel gücüne ve refahına katkı sağlamaktır. Ekonomide mucizeler yoktur, gerçekler vardır, hakikati istediğiniz gibi eğip bükemezsiniz.

Küresel ekonomi küresel rekabet demektir. Bu rekabette ayakta kalmak için rakiplerden bir adım önde olmalıyız. Tutarlı küresel ve ulusal verilere dayalı rasyonel ekonomi politikalarının uygulandığını görmeye özellikle bugünlerde çok ihtiyacımız var. Tedbirler bıçak kemiğe dayanmadan alınmalı.

“Patinaj yapıyoruz! Endüstri 4.0 olmazsa dolar 4 olur demiştik”

Sorunlarınızı zora girdikten sonra çözmeye kalkarsanız çok daha maliyetli olur. Ekonominin temelinde bir süredir zayıflamalar görülüyordu.

Bir an önce ekonomide duyulan güveni tahsis etmeliyiz. Aksi taktirde ekonomimiz sert bir düzeltmeyle karşı karşıya kalacaktır.

Yüksek büyüme ile ekonomimizin tekerlekleri hızlı dönüyor ancak yüksek cari açık ve enflasyon nedeniyle patinaj yapıyoruz ilerleyemiyoruz.

Sanayi 4.0 olmazsa dolar 4.0 olur demiştik maalesef 4 lirayı geçti.

“Eğri cetvelden doğru çizgi çıkmaz”

Eğri cetvelden doğru çizgi çıkmaz önce cetvelin düzgün olması gerekir. Hukuk şüphesiz her şeyin üzerinde olmalıdır. Kuvvetler ayrılığı entellektüel bir tartışma konusu değildir. Hepimizin yaşamak istediği bir devletin olmazsa olmasıdır.

Seçimlere sayılı günler kaldı. Ancak halen yeni sistem hakkında tüm bilgilere sahip değiliz. Bu seçimlerde ittifaklar yoluyla her kesimden düşüncenin meclise girecek olmasından son derece memnunuz.

Demokratik devletin temeli özgürlüktür. Demokrasi olmadan reform reform olmadan ilerleme olmaz. Demokratikleşmek için korkularımızı yenmemiz gerekir. Bizim gibi olmayandan bizim gibi düşünmeyenden korkmayı bırakmalıyız. İnsanlar geçmişe değil geleceğe bakarlar.”

Kamuda taşıt saltanatı zirvede

NURCAN GÖKDEMİR [email protected] @nurcangokdemir

Hükümetin kendi ağzından da dile getirdiği taşıt kullanımındaki savurganlığın, tüm genelgelere, yayımlanan yönetmeliklere karşın ulaştığı dev boyut ve usulsüzlükler, Kalkınma Bakanlığı’nda hazırlanan Kamu Kurumlarında Taşıt Filosu Yönetimi başlıklı raporda yer aldı. 2017 yılı sonunda devletin taşıt filosu 110 bini aştı.

Genel bütçeye dahil daireler, katma bütçeli idareler ve döner sermayelilerin kullandığı ancak il özel idareleri, belediyeler ve bunların bağlı kuruluşları ile mahallî idare birlikleri ile Türk Silahlı Kuvvetleri ile Emniyet Genel Müdürlüğünün istisna tutulduğu taşıtlar son on yılda yüzde 32 büyüdü.

Gösteriş ve lüksten uzak(!)
Raporda, Türkiye’de geçerli mevzuata göre kurumların temin edecekleri taşıtlarda gözetilen en önemli özelliğin “ekonomik olma” özelliği olduğu ifade edilerek, yasanın “Kullanılacak bu taşıtların, muayyen ve standart tipte, lüks ve gösterişten uzak, memleket yollarına elverişli ucuz ve ekonomik olanlarından temin olunması şarttır” maddesi anımsatıldı.

Yolu hükümet açtı
Bu kapsamda taşıt ediniminde bazı sınırlamalar getirildiği belirtilerek, “yabancı menşeli binek ve station-wagon cinsi taşıt edinilemez” hükmünün 2014 yılında, “Bu Kanun kapsamında edinilecek taşıtların menşei, silindir hacimleri ve diğer niteliklerini belirlemeye ve sınırlamalar getirmeye Bakanlar Kurulu yetkilidir” diye değiştirildiği belirtildi.
Bakanlar Kurulu’nun binek ve station wagon silindir hacimlerinin 1600 cc’yi geçemeyeceği ve yerlilik oranının yüzde 50’nin altında olamayacağına ilişkin bir karar aldığı ancak sadece hizmet alımı yoluyla edinilecek araçlar için getirilen bu sınırlandırma dışında somut tedbirler getirilmediğinin altı çizildi.

Filo büyüyor
“Kamu kurumlarının taşıt sayısı her geçen yıl artmaktadır” tespitinin yer aldığı rapora göre, 2007-2017 döneminde merkezi yönetim bütçesi kapsamındaki kurumların sahip olduğu taşıt sayısı istisnalar hariç yüzde 32 artarak 83 bin 40’tan 110 bin 131’e yükseldi.

Devlet küçüldü, araç arttı
En çok taşıta TBMM, Cumhurbaşkanlığı, Başbakanlık, yüksek yargı organları, bakanlıklar, kuvvet komutanlıkları, müsteşarlıklar, bazı genel müdürlüklerin dahil olduğu genel bütçeli idarelerin sahip olduğu belirtilen raporda, şunlar kaydedildi:

“Genel bütçeli kuruluş sayısı 50’den 45’e düştüğü halde bu kuruluşların sahip olduğu taşıt sayısı yüzde 31 yükselmiştir. Aynı dönemde özel bütçeli kurumların sahip olduğu taşıt sayısındaki artış oranı ise yüzde 42’dir. Bunun en önemli nedenlerinden biri kurumsal yapılanmalara bağlı olarak özel bütçeli kurumların sayısının 31’den 43’e yükselmesidir. Yüksek Öğretim Kurumlarının sahip oldukları taşıtlarda artış oranı yüzde 60 olarak gerçekleşmiştir. Bu dönemde yaşanan artışta yeni kurulan üniversiteler de etkili olmuştur.”

En çok binek
Rapora göre, binek otomobil ve son yıllarda konforu nedeniyle tercih edilen panel tipi taşıtlar toplamın yüzde 47.6’sını oluşturdu. Binek otomobillerin oranında yıllar içinde önemli bir değişiklik olmadığı ancak panel tipi taşıtların payının yüzde 6’dan yüzde 16’ya yükseldiği bildirildi. Kurumların taşıt sayısında yaşanan artışların hizmet genişlemesi ve personel sayısının artmasından kaynaklandığı da ifade edildi.

Şoför kim, yolcu kim?
Kamu görevlilerinin ailelerinin belirli şartlar altında onların refakatinde veya yalnız olarak kamu taşıtlarıyla seyahat edebildiği ancak aile dışındaki kişilerin taşıtları kullanmasına ilişkin bir hükmün mevzuatta bulunmadığı da belirtildi. Taşıtların görev yerleri dışında kullanılmasının tam olarak yasaklanmadığı “kullanılmaması konusunda azami özen ve dikkatin gösterilmesinin kararlaştırıldığı” kaydedildi.

Otomatik vites ve jant merakı
Kamunun taşıt ihtiyacının ekonomik bir biçimde karşılanarak etkin bir filo yönetimi sağlanması için özetle şu önerilerde bulunuldu:

»Taşıtların temin edilebileceği halleri belirleyen kriterler geliştirilmelidir. Belirlenecek kriterin sağlayacağı en büyük katkı, kurumların taşıt teminine karar vermeden önce öncelikle mevcut taşıtlarını etkin kullanıp kullanmadığının anlaşılması olacaktır.

»Taşıtların türü ve donanımı ile ilgili kriterler daha açık hale getirilmelidir. Örneğin aynı model bir taşıtın otomatik vitesli ve alüminyum alaşımlı jantlı versiyonuyla baz modeli arasında 10.000 TL civarında fark bulunmaktadır. Buna karşılık bazı kurumlar baz model tercih ederken, bazıları donanımlı modelleri satın alabilmektedir. Benzer durum kiralamalarda da geçerlidir.

»Taşıtlardan faydalanılmasıyla ilgili kurallar geliştirilmelidir. Hizmet taşıtlarının özel günlerde, tatil günlerinde ve personel servis aracı olarak kullanılamayacağı ifade edilmesine karşılık, bazı kurumlar resmi taşıtları düzenli personel servisi olarak kullanmaktadır.

»Taşıtların gereksiz yere rölanti çalıştırılması, agresif kullanılması, hız sınırı yüksek olsa dahi belirli 90-100 km limitinin aşılmaması özellikle yakıt tüketiminde önemli tasarruf sağlamaktadır. Ancak bu hususlara yeterince dikkat edilmediği gözlenmektedir. Kamu taşıtlarında sürücü ve yolcuların sigara kullanmamaları, sürücülerin seyahat esnasında cep telefonu kullanmamaları, kamu personeli olsa dahi, görevli olmayan ve kayıt dışı yolcu ve yük taşınmaması gibi hususlara dikkat edilmesi, kamunun imajı açısından önem taşımaktadır.

24 Haziran: Halk neyi oylayacak?-1

Parti grup toplantılarında 17 Nisan günü birbirine karşıt konuşmalar yapan iki genel başkan, 24 saat sonra 24 Haziran’da buluştu. İki zıt kutup, mutabakat sağladı sağlamasına; ancak, toplumu tam anlamıyla ikiye bölerek, bir tür Türkiye zıtlaşmasına yol açtı. Ne pahasına?

Önce, söz konusu mutabakat nelere rağmen sağlandı?

»24 Haziran günü üniversiteye giriş sınavına rağmen,

»İlk kez yapılacak çifte seçimi, Yüksek Seçim Kurulu’nun iki ay gibi fazla kısa zaman dilimine sıkıştırma güçlüğüne rağmen,

»Seçimi öne alma kararı TBMM’ye ait olduğu halde, kesin karar tarihini açıkladıkları için TBMM’ye rağmen,

»Uyum yasaları çıkarma gereği yerine getirilmeden seçim beyanında bulundukları için, Anayasa’nın açık hükmüne rağmen.

Kısacası, üniversite sınavına girecek milyonu aşkın öğrenci, seçimlerin düzenlenmesi konusunda tam yetkili YSK, seçim kararı vermekle yetkili TBMM, bütün devlet kurumları ve herkes için bağlayıcı olan Anayasa yok sayılarak 24 Haziran tarihi iki kişi tarafından belirlendi.

Bunların, “halk neyi oylayacak?” sorusu ile ilgisi ne?

Şöyle; 18 Nisan 2018 kararı, 16 Nisan 2017 metninin sonucu…

Geleceğe yönelik olarak da; eğer ‘Cumhur İttifakı’ kazanırsa, 25 Haziran ve/ya 9 Temmuz’dan sonra Türkiye’nin nasıl yönetileceğinin işareti…

Şu halde halk neyi oylayacak?

24 Haziran’a kadar bu köşede yanıtını arayacağım soru bu olacağı için, genel yaklaşımdan somut öğelere gitmek uygun düşer. Zaman süreci olarak üç ana halka: 16 Nisan metni, 18 Nisan kararı ve çifte seçimden sonra ortaya çıkacak tablo.

Neden 16 Nisan?

Çünkü, 24 Haziran seçimleri 16 Nisan ürünü. (16 Nisan ise, 15 Temmuz’un ürünü idi).

Aslında, 24 Haziran’da 16 Nisan metni yeniden oylanacak: eğer ‘Cumhur İttifakı’ kazanırsa, 16 Nisan metni teyit edilecek. Buna karşılık, eğer muhalefet partileri kazanırsa, yeni anayasal seçenek gündeme gelecek…

Şu halde, çifte seçim, daha çok bir anayasa seçimi olacak:

»‘Millet ittifakı’ ve HDP’ye oy veren seçmenler, aynı zamanda ‘anayasal demokrasi’ umudunu tercih etmiş olacak.

»Buna karşılık, hem CB hem TBMM için ‘Cumhur İttifakı’na oy verirse, 16 Nisan Anayasa değişikliğini sürekli kılma iradesi öne çıkmış olacak.

Ya 18 Nisan?

18 Nisan’da verilen ‘baskın seçim”’ kararı, seçmenler karşısında açık bir ikilem koymuş bulunuyor:

»Anayasal kurallar ve kurumların işletilmesi mi, yoksa kişi tercihleri mi?

»Halkın iradesini serbestçe ortaya koymasına elverişli ortam ve koşullar mı, yoksa muktedirlerin iktidarını ömür boyu sürdürme ihtirası mı?

24 Haziran ve 8 Temmuz sonrası

TBMM seçimleri sonuçlanacak; ama CB seçimi sonuçlanmayabilir. Sonuçlar üzerine altı ihtimal ortaya çıkabilir:

»‘Millet İttifakı’ ve muhalefet: Hem CB hem TBMM çoğunluğu.

»‘Cumhur İttifakı’: Hem CB hem de TBMM çoğunluğu.

»‘Millet İttifakı’ ve muhalefet: TBMM çoğunluğunu kazanması, ama CB’yi kaybetmesi (veya tersi).

»‘Cumhur İttifakı’: Cumhurbaşkanlığını kazanması ama TBMM’de azınlıkta kalması (veya tersi).

Bir de, Cumhurbaşkanlığı seçiminin 2. tura kalma olasılığı, altı seçenekli tabloyu zaman açısından farklılaştırıyor.

Bu altı ihtimal bile, 16 Nisan düzenlemesinin ne denli sorunlu ve sürdürülemez olduğunun açık göstergesi.

Sürdürülemezlik: Üçüncü güçlü neden?

TBMM seçimleri için hazırlanan aday listeleri ve hazırlama biçimi, TBMM’yi sahiplenme iradesini teyit etti. Anayasa değişikliği ile, TBMM yetkileri Kanun-i Esasi’den bu yana ilk kez bu denli budanmış olmasına karşın, siyasal partiler TBMM’yi öne çıkardı.

Şu halde; hiçbir haklı nedeni yok iken baskın seçim kararı ve sıralanan ihtimaller, Anayasa değişikliğinin sürdürülemez özelliğini ortaya koyduğu gibi, adaylık süreci de, TBMM’yi dışlayan bir metnin sürdürülebilir olmadığının belirgin halkası.

Ana karşıtlıklar neler?

Genel bakışı sürdürür isek, şu karşıtlıklar aynı zamanda tercih eksenleri:

»Devamlılık ve kopuş: Türkiye toplumunun kazanımlarına sahip çıkan seçmenler, ‘Millet İttifakı’ ve muhalefete evet diyecek; ‘Cumhur İttifakı’nı tercih ile, kazanımlar yok sayılacak.

»Umut ve statüko: ‘Millet İttifakı’ ve muhalefet, anayasal demokrasi umudunu; ‘Cumhur İttifakı’ ise, 16 Nisan’da OHAL ortam ve koşullarında oylatılan metnin korunması (statüko) anlamına gelecek.

»İktidarın el değiştirmesi ve iktidar zehirlenmesi: Muhalefetin kazanması, siyasal iktidarın 16 yıl sonra el değiştirmesi anlamında demokrasi zaferi ile; statükonun sürmesi ise, iktidar zehirlenmesi ile sonuçlanacak. (Demokrasi ve monokrasi arasındaki tercih).

»Hukuk ve OHAL: Muhalefet tercihi, olağan hukuk düzenine geçiş; iktidar tercihi ise, OHAL’in sürmesi anlamına gelecek.

»Hukuk devleti ve kişi devleti: Muhalefete oy, hukuk devleti umudunu yeşertecek; iktidara oy ise, ‘kişi devleti’ anlamında fiili durumun sürekliliğini.

»Türkiye barışı ve ötekileştirilmiş toplumsal yapı: Muhalefete oy, toplumsal barış umudunu beraberinde getirecek; iktidara ise, bugünkü kutuplaşmayı çok daha derinleştirecek.

İranlı kadınlar ne yapmak istiyor?

Türkiye’de hükümetin arayıp da bulamadığı bir girişim Fransa’dan geldi.

Fransa’da, aralarında eski Cumhurbaşkanı Nicolas Sarkozy, üç eski başbakan, Yahudi ve Hristiyan cemaati temsilcileriyle yazarların da bulunduğu 300 kişinin imzasıyla bir bildiri paylaşıldı. Bildiride Kuran’ı Kerim’de Anti Semitik olduğu iddia edilen bazı ayetlerin çıkarılması isteniyor. Bu saçma bildiri hükümete çok şahane pas verdi.

Ne var ki meselenin Fransa menşeili olması hükümet açısından kötü oldu. Malum Macron dünyada kim var kim yok, hepsiyle arayı iyi tutmayı amaçlayan, detaylara takılmayalım işimize bakalımcı bir lider. Avrupalı pek çok lider Erdoğan ile görüşmeyi tercih etmezken, Erdoğan’ı Elysee’de mart ayı sonunda ağırlayan isim Fransa Cumhurbaşkanı oldu. Bu bildiri Fransa’dan değil de Hollanda’dan gelseydi hükümet muhtemelen meseleyi daha da dallandırıp budaklandırabilir, tepe tepe kullanabilirdi.

Fransa bildirisi konuşulurken İslamcıların asıl atladığı hareket İran’dan geliyor. İran’da kadınlar sosyal medyada “Kuran’ı Kerim yakma” düellosu başlattı. Kadınlar Kuran’ı Kerim’i yaktıkları videoları sosyal medyada #Burning_Quran_Challenge etiketini İngilizce ve Farsça, “چالش_آتش_زدن_قرآن” paylaşıyor. Kadınlar videolarda önce yakmak üzere oldukları kitabı sayfa sayfa kameralara gösteriyorlar, yaktıkları kitabın gerçekten Kuran’ı Kerim olduğunu teşhir ediyorlar. Sonra da kendilerince bu eylemi gerçekleştiriyorlar.

Kutsal Kitabı banyosunda yakan bir kadın “bu hurafelerle dolu bir kitap. Bu kitabı herkes gerçekten okusa ve anlasa İslam Cumhuriyeti bir dakika bile ayakta kalmazdı” diyor. Kuran’ı devrim öncesi döneme ait İran sanat müziği eşliğinde yakan bir kişiye ait video var. Bazı kadınlar bu eylemi yaparken yüzlerini göstermekten de çekinmiyor. Sarışın bir İranlı kadın paylaştığı videoda, “Bu Kuran’ı yakıyorum çünkü beni 20 yıl boyunca kandırdılar ve bu kitabı bana zorla kabul ettirdiler. Bu eylemi daha iyi bir İran için ve gelecek nesillerin baskı altında olmaması için yapıyorum” diyor. Bir başka kadın “hurafeler yakılmalı artık 21. yüzyıldayız” diyor.

Bir avuç kadının Kuran’ı Kerim’i yakmasıyla dünya değişmeyecek, İran’da rejim falan düşmeyecek. Hatta muhtemelen rejim toplum üzerindeki baskıyı arttırmak için bu videoları kullanacak. Rejimi en katı haliyle uygulamak isteyen muhafazakarlar, “Bakın ılımlı Ruhani iktidara geldi özgürlüklerden bahsetti, dinsizlik, fitne, islam düşmanlığı aldı yürüdü” diyecekler. Sopayı şiddeti savunacaklar. Fakat bu da öte yandan, gördükleri baskıdan dolayı İslam’dan nefret etmiş kadınlara İslamı sevdirmeyecek, fikirlerini değiştirmeyecek. Sopayla, silah zoruyla, hapis tehdidiyle hiç bir rejim kimseye bir şeyi sevdiremez. Ancak bir süreliğine susturabilir.

Ancak baskıcı rejimlerin bir açmazı da bu. Halk üzerine sürekli uygulanan korku, bir zaman sonra olağan hale geliyor ve korku yıldırıcı olmaktan çıkıyor. İran İslam Cumhuriyeti’nde Kuran’ı Kerim yakma eylemi gerçekleştirirken yüzünü göstermekten çekinmeyen kadın korkunun yıldırıcılığının kırılma anının simgesi adeta mesela.

Velhasılı kelam, sopayla, korkuyla, tehditle kimseye bir şeyi sevdiremezsiniz, sevdirmek istediğiniz şey, size göre dünyanın en temiz mesajı, en ulu ülküsü, en şerefli amacı olsa da.

Roma’da parkları keçi ve koyunlar temizleyecek

Roma Belediyesi, personel ve teçhizat eksikliği nedeniyle bakımsız kalan park ve bahçelerin temizlenmesi için koyun ve keçilerin görevlendirilmesi planını açıkladı. Muhalefetten ironik eleştiriler alan bu plana, ziraatçılar derneğinden ise destek geldi.

Roma Belediyesi’nin çevre işlerinden sorumlu meclis üyesi Pinuccia Montanari dün Facebook üzerinden yaptığı açıklamada koyun-keçili çim biçme planını duyurdu.

Montanari, fikrin Belediye Başkanı Virginia Raggi’den geldiğini söyledi ve “Bu basit, faydalı ve ilginç bir yöntem. Berlin gibi büyük şehirlerde de uygulanıyor” dedi.

Bu açıklamanın ardından sosyal medyada, basında ve siyaset dünyasında “dört ayaklı çim biçme makineleri” tartışması başladı.

5 Yıldız Hareketi’nin yönetimindeki Roma belediyesine diğer partilerden ironi dozu yüksek eleştiriler geldi.

Demokratik Parti’nin Lazio bölge başkan yardımcısı Enzo Foschi, Roma’daki çöp sorunu ve buna bağlı olarak kent merkezinde sayıları artan martılara atıfla, “Belediye, martıları çöp toplayıcı olarak kullandıktan sonra şimdi de sıra koyunlara geldi. Yazın evleri basan sivrisineklere karşı ne yapacaklar? Herkese bir kertenkele mi verecekler?” dedi.

Floransa kentinin belediye başkanı Dario Nardella da esprili bir eleştiri getirerek “Roma belediyesi bu planı uygulamak için çoban da bulmak zorunda kalacak. Bizim kentimizde koyunlu sistem geçmişte kaldı, artık bahçıvanlardan faydalanıyoruz. Koyundansa bahçıvanları tercih ediyoruz” dedi.

İtalya’nın Kardeşleri partisinden belediye meclis üyesi Andrea De Priamo da kent yönetimini, bitki örtüsü, çöp toplama ve sokak temizliği konusunda bir plana sahip olmamakla eleştirdi ve “Durum kaygı verici bir hal aldı” dedi.

Koyun-keçili çim biçme planı bugünkü gazetelerde de büyük yer kaplarken Il Tempo gazetesi bugünkü baskısında haberi manşetten vererek bu planı “çılgınlık” diye tanımladı.

Gazete, belediyenin park ve bahçeler biriminde personel ve teçhizat eksikliği sıkıntısı yaşandığını belirtti ve bu soruna “doğal çözüm” aranmasını “trajikomik” diye niteledi.

‘SEÇMENLER KOYUN’

Sosyal medyada da Roma’nın tarihi park ve bahçelerinde çim biçmek amacıyla hayvanların kullanılması durumunda parkların bu hayvanların dışkısıyla dolacağı ve kene sorununun baş göstereceği kaygıları dile getirildi.

Bazı sosyal medya kullanıcıları ise 5 Yıldız seçmenini “koyuna” benzeterek “Böylece kendi seçmenlerine iş sağlamış olacaklar” diye yazdı.

Ağırlıkla alay ve eleştiriyle karşılanan plana, tüketici hakları derneğinden ise destek geldi.

Coldiretti derneği, Roma’da yetiştirilen 50 bin koyunun bu iş için kullanılmasına yardımcı olabileceklerini açıkladı.

Dernek, bu plan sayesinde gürültülü ve çevreye zararlı gaz salınımına yol açan makinelerin yerine ekolojik bir çözüm getirilmiş olacağını belirtti.

Coldiretti, koyun ve keçilerin dışkılarınınsa doğal gübre işlevi göreceğini vurguladı.BBC Türkçe