Tarafsız Habercilik

Bir yazar iki kitap

FERYAL ŞENER

Onur Bütün, peş peşe iki kitapla okuyucularıyla buluştu: “Marx’ın İşçi Anketi” ve ‘Gülümsemeler.’ Biri araştırma/inceleme diğeriyse kısa öykülerinizden oluşan ilk edebiyat metni. Biz de Onur Bütün ile iki kitabını ve yazım süreçlerini konuştuk.

»Son bir ay içinde peş peşe iki kitabınız yayınlandı. Birbirinden farklı alanlarda metin üreten bir yazar olarak sizi; maden işçilerinin örgütlenmesi ve tarihi, işgal/özyönetim ve arkeoloji metinlerinizle tanımıştık. Şimdiyse “Marx’ın İşçi Anketi” ve ‘Gülümsemeler’ isimli iki kitabınızla tanışıyoruz. Kitaplarınızın yazım sürecinden söz ederek başlayalım mı?

Ağırlıkla sosyal bilimler, felsefe ve politika üzerine çalıştım. ‘Gülümsemeler’ ilk edebiyat metnim ve acemiliğimin sözü… ‘Gülümsemeler’ için acemiliğimi anlatan kelimeler ağzımdan döküldüğünde arkadaşlarım genellikle uyarıyor, “öyle deme!” diyorlar. Bense edebiyat metinlerini üretmenin meşakkatli bir süreç olduğunu ve öncelikle nitelikli bir okur olmanın kendim için en önemli sorunsal olduğunu düşünüyorum. Yöntemli öğrenmeyi, okumayı ve yazmayı seviyorum. Zamanımın çok önemli bir kısmını okumak üzerine gerçekleşen ritüellere ayırıyorum. Sosyal bilimlerde yöntem üzerine çalışmak, edebiyata geçişte mekanik bir zorluk olarak karşıma çıksa da son üç yılda neredeyse her gün bir öykü kitabını çalışarak okudum. O nedenle öykülerim, acemi ve çekingen bir yazarın kalemidir.

“Marx’ın İşçi Anketi” ise üç yıl önce Soma’da maden işçileriyle anket çalışması yaparken dostum Nadir Sevinç’in bana fark ettirdiği bir metindir. Unutulmuş, üzerine düşünülmemiş bir Marx metnini de çalışmak ve yazmak benim gibi bir kadına kaldı. Allahtan Marksistim… (Gülüşmeler!) İki yayınevim de yakın zamanlarda iki dosyamı kabul ettiler ve titiz bir çalışmayla bastılar.

» Kısa öykülerinizi kitapta üç bölümde toplamışsınız. Gülümsemeler, Yeldeğirmeni Öyküleri ve Tedirginlikler. Kitap hoş bir açılışla başlıyor ve kadınlar; güçlü, cesaretli, yalnız, hüzünlü, neşeli, kâğıt toplayıcısı, akademisyen, sevgili, anne olarak erkek egemen aklı sorgularken karşımıza çıkıyorlar. Bu yüzyılda kadın olarak yazmak sizin için ne anlam ifade ediyor?

Aslında birden fazla anlamı içeriyor. Öncelikle kadınım ve bu kimliğimle yazıyorum. Bu ifadeyi kullanmam bile erkeklere oranla dezavantajlı olduğumuzun bir göstergesidir. Bizim görünür olma mücadelemiz hayatın her alanında sürüyor. Yayınevi emekçileri içinde çevirmen, editör vb gibi pek çok kadın görürsünüz ama genel yayın yönetmeni kadın sayısı dikkat çekici biçimde azdır. Özgürleşen, politikleşen kadınların yaşadıkları, düşündükleri ve hissettikleri öykülerimin de temalarını oluşturuyor. Ayrıca yazı yazmak, aynı çağı yaşadığım ve tanımadığım insanlarla bağ kurma şansı veriyor. Bir anlam dizisini, akıl yürütme zincirini oluştururken okumayı ve yazmayı kullanmak, konuşmanın da etkisini artırıyor. Eğer çalışma nesneniz (yazmak) üzerinde düşünürken yöntem sorununuz yoksa ve disiplinler arası okumayı önemsiyorsanız, ürettiğiniz metinler de birbirini destekleyen yol arkadaşları haline gelebiliyor. Öykülerim de bu bağlamın birer tedirgin, neşeli ve umutlu yolcusudur.

»Bir yazar olarak ‘okumak üzerine’ yaptığınız vurgulara dergi ve gazetelerde yazdığınız yazılarda da rastlıyoruz. Biraz da bu konu üzerine konuşmak ister misiniz?

Benim için nitelikli okur her zaman ayrıcalıklıdır. Levi Strauss, Brezilya Kızılderilileri arasındayken, onu yazarken izleyen ev sahibi, kâğıdını kalemini alıp harflere benzeyen bir şeyler çiziktirip, bunları Strauss’un ‘okumasını’ ister. Brezilya Kızılderilisi için, O’nun harfleri kadar anlamlıdır çiziktirdikleri. Okumak ve yazmak, okur ve yazar bu bağlamda eşitlikçidir. Türkiye’de ‘okur araştırmaları’ yalnızca kitap satış oranları üzerinden değerlendirilerek yapılıyor. Yazarların önemli kısmı da okumuyor. Düzenli okuyanlarınsa yazacakları tema/konu üzerine çalışırken olanakları çok kısıtlı. Nitelikli kitaba ulaşmanın tek yolu nitelikli okurun varlığıdır. Eleştirinin durumuysa yok olmaya yüz tutmuş bir canlı varlığın yalnızlığına benziyor. Bir kitabın üretim süreci, insanın yeniden üretim sürecinin önemli veçhelerinden biridir. Bunların dışında tefekkür, hayal kurma, oyun oynama vb becerilerimizin desteklenmesini sağladığı için okumayı seviyorum, okumak üzerine de sık sık düşünüyorum.

»Biraz da “Marx’ın İşçi Anketi” üzerine konuşalım mı?

Hiç sormayacaksınız sandım. Bir söyleşide iki kitap konuşmak ve bunu sizin yazmanız da zor ama ne yapalım. (Gülüşmeler!) Kitabımın tam adı; “Marx’ın İşçi Anketi Üzerine Bir İnceleme”. Marx’ın 101 soruluk İşçi Anketi, 1880 yılında Fransa’da yaklaşan genel seçimler için bizatihi kendisi tarafından hazırlanmış. 1970 yılında Genç Sinema Dergisi anketi broşür olarak basmış. Biz de 1970 yılında basıldığı gibi, kitabın sonuna soruları boşluklu olarak koyduk, okuyanların soruları çözebilmesini sağlamak istedik. Bu sorular niçin hazırlanmış, Marx kimlerle çalışmış, soruların yöntemi nedir, 1880 konjonktüründe neler oluyordu ve Marx işçi sınıfının nasıl bir özne olduğunu araştırırken bize ne anlatıyordu, gibi sorular üzerinden çalışmamı hazırladım. Soruların güncelliği bizim açımızdan en önemli sorunsalı oluşturuyordu. O nedenle kitabı sendikalar, siyasi örgütler, iş güvenliği uzmanları ve iş hukukçuları ilgiyle okuyorlar. Aslında ben Marx’a sadece aracılık ettim, umudum onun metninin okunması, üzerine düşünülmesi ve soruların güncellenerek pek çok işkolunda uygulanabilmesidir.

1880 yılında Fransa’da İş Yasaları, çalışma ilişkileri daha yeni yeni düzenlenirken Marx fabrikayı çok iyi incelemiş. Sorular dört bölümden oluşuyor. Sırasıyla; işçi sınıfının nicel özelliklerini (sayı, yaş, cinsiyet ve istihdam şartları bakımından) anlamaya dönük soruların ardından, işyerinin coğrafi konumundan işin örgütlenişine ve işyerindeki fiziki şartlara kadar emek sürecinin temel özellikleri anlamaya çalışmıştır. Marx, Fransız sosyalistlerini sınıf içerisinde günlük çalışma yapmaya yönlendirmek üzere, öncelikle işçi sınıfının çalışma koşullarının bilgisine sahip olmalarını sağlayacak sorular hazırlamıştır. İkinci bölümde çalışma saatleri, mesailer, ulaşım gibi kapitalist sömürünün o dönem için önemli olan mutlak artı değer üretiminin koşullarını sergilemeye çalıştığı sorulardan oluşmaktadır. Üçüncü bölüm ağırlıklı olarak sözleşme koşulları ve ücretlerle ilgili soruları içeriyor. Dördüncü bölümdeyse, işçilerin yüz yüze bulundukları koşulların iyileştirilmesi için yürüttükleri mücadeleyle ilgili sorular yer alıyor. Türkiye’de ve Dünyada işçi sınıfı üzerine düşünen herkesin Marx’ın ‘İşçi Anketi’yle karşılaşmasını bu nedenlerle çok önemsiyorum.

İyi polisiye iyi edebiyattır

MELİKE UZUN

Her İşte Bir Hayır Vardır, Ekin Açıkgöz’ün Ayizi Yayınları’ndan 2015’te yayımlanan polisiye romanı. Hikâyenin çatısını botulinum toksin deneyleri yapmak üzere evinin üst katında bir laboratuvar kuran Metin’le işini kaybetmemek için çırpınan ama başına gelen terslikleri bir türlü engelleyemeyen beyaz yakalı Demet’in yollarının kesişme süreci oluşturuyor. Ekin Açıkgöz bu süreci anlatırken okuyucunun merakını uyanık tutmayı başardığı gibi arka planda dönem özelliklerini, kahramanların ruh hallerini oldukça güçlü bir şekilde çiziyor. Ekin Açıkgöz’le romanı ve edebiyatla ilgili konuştuk.

»Polisiye yazma düşüncesi sizde nasıl oluştu? Yazmaya karar vermeden önce tereddüt yaşadınız mı?

Kendimi bildim bileli oyunlara, bulmacalara meraklıydım. Her şeyin kurgusu olsun, çözmeye çalışalım, sonu bir yere bağlansın isterim. Müzik kliplerinin bile hikâyeli olanını severim. Okumaya ve yazmaya da düşkünümdür. Bulmaca çözme merakı ile edebiyat merakının ideal bileşimi polisiye olduğu için, polisiyeye yönelmem kaçınılmazdı sanırım. İlk gençlik yıllarımdan beri polisiyeyle ilgileniyorum: Okuyorum, yazıyorum, polisiye sevgisinin yaygınlaşması için çaba gösteriyorum.

Yazmak doğal bir dürtü. İçinizde varsa, düşünmeden alıyorsunuz kalemi elinize. Fakat bir işe başlamaktan ziyade, o işe devam edecek kararlılığı göstermek fark yaratıyor. Bu noktada tereddüt yaşadım. Yazdıklarının basılıp basılmayacağını, okunup okunmayacağını bilemiyor insan. Motivasyonu canlı tutmak, koca bir romanı bitirecek disipline sahip olmak zor. Ucunda ışık görünmeyen bir tünelde ilerlemek gibi; sağa sola yalpalıyorsunuz. Yapılacak tek şey, karanlığa aldırmadan yola devam etmek.

»Romanınızda bir gizin izini sürdüğümüz kadar bir fikrin de izini sürüyoruz. Erkek şiddeti üzerine, kadın düşmanlığı üzerine düşünüyoruz. Bu sizin için bilinçli bir tercih mi, yoksa bu romanınızda kendiliğinden mi yerini buldu?

Derler ki; kitabın ne verdiğinden ziyade, okurun ne aldığı önemlidir. Çok doğru. Aynı metin için yüz farklı okuma yapılabilir, her birisinden farklı mesaj çıkar. Örneğin, siz bu hikâyede kadın düşmanlığı hissetmişsiniz. Hâlbuki ben bu mesajı verdiğimin farkında değilim. Şiddet öğeleri kullandığım doğrudur; ama bunları kadına yöneltme çabam olmadı. Demek ki bazı subliminal öğeler var size bu hissi veren… Benim yazma sürecim açısından da subliminal olabilir bunlar.

»Demet’in başına gelenleri dinlerken iş yaşamındaki vahşi rekabeti, Anya’nın yaşadıklarına tanık olurken Sovyetler’in çöküş sancısını da hissediyoruz. Erkek karakterlerde sosyal siyasal koşulların etkisi hissedilmiyor. Kadınlar toplumdaki sarsıntılardan, olumsuzluklardan daha fazla mı etkileniyor?

Kültürel önyargılar nedeniyle kadınlar toplumda erkeklerden daha az yer buluyor; bu doğru. Ancak ben, insanı insan yapan özellikler bakımından kadınlarla erkeklerin eşit olduğuna yürekten inanıyorum. Erkeklerin duyguları daha az veya daha yüzeysel yaşadığı savını bir kadın olarak kabul etmiyorum. Bu açıdan bakınca; toplumsal olumsuzlukların kadın, erkek, çocuk, herkese acı verdiğini düşünüyorum.

Günümüz kurumsal iş hayatı, kadınlar kadar erkekler için de yıpratıcı. Sovyetlerin belli dönemlerinde yaşananlar, Sovyet erkeklerini de çok yaraladı. Aytmatov romanlarındaki kadar kuvvetli örnekler veremesem de; Aleksey’i yazdım mesela. Bana göre Anya ve Aleksey’in bu bakımdan farkı yok. Demet ve Anya, öyküdeki sosyal arka planların nesnesi oldular. Kadındılar. Ama Demir ve Anton olsalardı da onlara benzer acıları çektirirdim.

»Botulinum toksin üzerinden kurduğunuz kurgu hayranlık uyandırıcı. Mesleğinizi merak etmekten kendimi alamadım. Bir de kitap sonunda verdiğiniz kaynakçaya bakarak yazmadan önce hazırlık yaptığınızı söyleyebiliriz. Bu süreçte hangi yöntemleri izlediniz ve süreç ne kadar sürdü?

Bana, “Sen kimya şirketinde çalışmıyor muydun?” gibi sorular soruyorlar. Sizi hayal kırıklığına uğratmak istemem ama istatistikçiyim ben. Üzerine de Türk Dili ve Edebiyatı okudum.

Pozitif bilimlere hep merak duymuşumdur. Çocukken dedemle Bilim Teknik okurduk. Şimdi de akademik tıp dergilerindeki makaleleri okuyorum. Başkalarına sıkıcı gelebilir, ama benim ilgimi çekiyorlar.

Bir yazı yazmadan önce aklımda kurguya dair sadece bir siluet oluyor. Bu siluetin şekillenmesi için iyi görebilmem lazım. Daha fazla veri elde etmek için daha çok okuyorum. İster roman, ister öykü, ister köşe yazısı olsun… Ben araştırma yapmadan hiçbir şey yazamam. Belki de hayal gücüm yeterince zengin olmadığı içindir.

Diğer taraftan; bilim ve teknoloji tarihi, devletlerin güç savaşı, silah teknolojilerinin gelişimi, benim diyen hayalperestin fantezi dünyasını zorlayacak tuhaflıklarla dolu. Her türlü garipliğin yaşanabildiği bir dünyadayız. Okudukça hayretim artıyor; daha çok okumak istiyorum. Ve daha çok yazmak…

Herhangi bir yazıya ayırdığım toplam sürenin yarısına yakınını kaynak taramaya ayırdığımı söylersem abartmış olmam. Kendimce bazı basit sistemlerim var: Öncelikle araştıracağım konunun alt başlıklarını çıkarırım, bu başlıklarla ilgili kaynakları derlerim. Sonra oturup elime fosforlu kalemimi alırım…

»’Düşünen hayatta kalır’ Metin’in mottosu. Siz romanın adını ‘Her İşte Bir Hayır Vardır’ derken bu mottoyo antitez geliştirmiş gibisiniz. Ne dersiniz?

Bu roman Metin’in ve düşündüklerinin romanı. Çünkü Metin dünya tarihinde iz bırakacak vizyona sahip bir karakter.

Ama yaşamda iyi şeylerin olacağına, yanlışların eninde sonunda iyiye vesile olacağına inanmamız gerekiyor. Yoksa hayat çekilmez bir hâl alır. Kadercilik de burada devreye giriyor. ‘Her İşte Bir Hayır Vardır’ olumlu önermesini doğrulayan bir kurgu hayal ettiğim için yazdım bu romanı. Tesadüflerin kaderi şekillendirdiği bir hikâye ortaya çıktı. Tesadüflerin ve olasılıkların hikâyesi. İstatistikçi olmam burada devreye girmiş olabilir… Üniversiteden mezuniyetimiz sırasında yaptığı konuşmasında kıdemli bir hocamız, “Yaşamınız boyunca her baktığınız yerde istatistik görebilmenizi istiyoruz” demişti. Mezuniyeti nerede kutlayacağımızdan başka gündemimizin olmadığı o yaşta çok anlamsız gelmişti bu söylediği. Ancak şimdi ne demek istediğini idrak edebiliyorum. Nur içinde yatsın Ömer Hoca.

»Romanınızın diğer bir özelliği tatlı bir ironinin elden bırakılmamış olması. Demet’in karakter olduğu bir romanda bu kaçınılmaz mıydı?

Kitaptaki en prototip karakter aslında Demet. Yüksek bir kariyer beklentisiyle yola çıkıp yolda telef olacak, yirmi yıl sonra emekliliğine gün sayar hale gelecek ve orta düzey koltuğunu bir yıl daha korumayı beceri sanacak, standart bir beyaz yakalı. Bugün pek çoğumuz bu döngüsel hayatı yaşıyoruz. Ben de dâhilim bu güruha…

Bu hayatın dışına çıkıp belli bir mesafeden bakabilsek, ne kadar absürt olduğunu daha iyi görürüz. Bu acınası halimiz aslında epeyce komik. Yazdığım ilk bitmiş metin, ‘Sıkıntı’ adında bir öyküydü. Kurumu tarafından kişisel gelişim eğitimine gönderilen genç bir kadının bir gününü anlatıyordu. İroniyi asıl orada görecektiniz!

»Has edebiyatla polisiyenin kesiştiği ya da ayrıldığı yönler olduğunu düşünüyor musunuz?

Polisiye edebiyat has edebiyat değil midir ki kesişsinler?

Tüm türlerin edebî açıdan zengin örneklerinin yanı sıra baştan savma yazılmış, ticari kaygılarla üretilmiş örnekleri var. Polisiye de bu açıdan farklı değil.

Hele bir de edebî değeri, metnin içerdiği ideolojik alt mesajlara endeksleyen bir akım var ki; külliyen karşıyım.

Polisiye, bilimkurgu, fantezi türlerinin edebiyat elitleri tarafından hâkir görülmesine yönelik mücadelemiz sürüyor, sürecek. İyi polisiye iyi edebiyattır.

» Polisiye türünde Türkiye ve dünya edebiyatında okuduğunuz kadın yazarlar kimlerdir?

Polisiyenin her janrını okumaya gayret ediyorum. Polisiye dünyası çokuluslu ve çok renkli. Kuzeyden Karin Alvtegen, Ada’dan Minette Walters, güncel Amerikan tarzından Kathy Reichs tavsiye edeyim ilgilenenlere. Elbette altın çağın taçsız kraliçelerini, Agatha Christie, Dorothy L. Sayers ve çağdaşlarını okuduğunuzu düşünüyorum.

Türk polisiyesinde de çok kuvvetli kadın kalemler var. Nihan Taştekin’in dilinden ziyadesiyle hoşlanıyorum. Son dönemdeki favorim ise, ‘police procedural’ türünü Türkiye’de harika şekilde uygulayan Nuray Atacık. Fener Balığı’nı mutlaka okuyun. Bizim altın çağ kraliçemiz Zuhal Kuyaş da yeniden basıldı. Okuyalım.

»Yeni bir çalışmanız var mı?

Ben de fikir çok… Fakat önceki cevaplarımda da söylediğim gibi, disiplin ve sıkı çalışma olmadıktan sonra fikrin bini bir para. Maalesef çok hızlı ilerlediğimi iddia edemem. İkinci roman üzerinde çalışmaya başladığımı söyleyebilirim sadece… Oyun sevgisine övgü niteliğinde bir polisiye olacak bu roman.

221B Polisiye Kültür Dergisi’nde ‘Polisiyelerin Ölümsüz Silahları’ diye bir köşeye başladım. Her sayıda polisiyelerde öne çıkan başka bir silahı inceliyorum.

İlaveten cinairoman.com sitesinde de yazılar yazıyorum. Sitemiz yepyeni görüntüsüyle sevenlerine kavuşacak çok yakın zamanda. Bol okuma, bol araştırma, daha çok polisiye…

Dış politikadaki başarısız tablo: ‘Libya’da ne işimiz var’dan Libya’ya NATO ile saldırmaya

MUSTAFA K. ERDEMOL [email protected]

Türkiye’nin Ortadoğu’da söz sahibi olma iddiası, “Komşularla Sıfır Sorun” politikası “Arap Baharı” olarak adlandırılan süreçle bitti. Suriye’ye daha sonra değineceğim ama öncelikle Türkiye’nin bu süreçte Mısır’la ilişkilerinin nasıl bozulduğuna bakalım.

Mısır’da halk hareketinin rüzgarıyla, ama ABD’nin de açık desteğiyle Hüsnü Mübarek’in devrilmesinden sonra yapılan ilk serbest seçimde Cumhurbaşkanı olan Müslüman Kardeşler mensubu Muhammed Mursi halkta büyük tepki uyandırdı. Mursi’nin gerici İslamcı politikaları nedeniyle, yine bir halk hareketiyle devrilmek üzereyken ordu müdahalesiyle görevden uzaklaştırılması İslamcı AKP iktidarının tepkisini çekti. Bu tepki aslında iktidarın Ortadoğu politikasının tıkanmasına yol açan nedenlerden biri oldu.

Çünkü Mısır’da Mursi’nin görevden alınmasını iç siyasette malzeme olarak kullandı Erdoğan. Erdoğan ile arkadaşlarının tepkisi “İslamcı ideolojilerine” uygun bir tepkiydi ama geleneksel Türkiye dış politikasında örneği daha önce görülmeyen bir tutumdu. Mısır Dışişleri Bakanlığı Türkiye’nin Kahire Büyükelçisi Avni Botsalı’dan ülkeyi terk etmesini istedi. Türkiye’yle ilişkilerin derecesini düşürme kararı alan Mısır ayrıca Ankara Büyükelçisi’ni de geri çağırdı. Ankara’nın cevabı gecikmedi. Mısır’ın Ankara Büyükelçisi Abderahman Salaheldin de, Türkiye tarafından persona non-grata (istenmeyen adam) ilan edildi.

Mısır, Türkiye Büyükelçisi’ni kovma gerekçesini “Ankara sürekli içişlerimize karışıyor” sözleriyle duyurdu. Zamanlaması berbat bir gelişmeydi bu. 2014 Eylül’ünde BM toplantısında iki ülke dışişleri bakanlarının görüşmesi planlanmıştı, ama Erdoğan’ın Abdülfettah Sisi’yi eleştirmesi bu toplantının iptaline yol açtı. Mısır’la ilişkilerin bozulması başka sorunlara da yol açtı. Türkiye İsrail ile de bozuşunca Doğu Akdeniz’de de etkisini yitirmeye başladı. İsrail, Yunanistan ve Rum Yönetimi ile ilişkilerini geliştirdi. ABD-Türkiye – İsrail ortak tatbikatına artık Türkiye değil Yunanistan alındı İsrail’in önerisiyle. Mısır da işte bu İsrail – Yunanistan – Kıbrıs Rum Yönetimi arasındaki ortaklığa dahil oldu. Mısır, Yunanistan ve Kıbrıs Rum Yönetimi dışişleri bakanları Kahire’de bir araya gelerek Kahire Deklarasyonu’nu imzaladılar ve Kıbrıs Rum Yönetimi sınırlarından çıkarılacak gazın Mısır üzerinden satılması konusunda anlaşmaya vardılar.

Mısır’a alınan tavır İslamcı ve mezhepçi tutumun bir göstergesiydi. Bu tutumu daha sonra da defalarca sergiledi AKP iktidarı. Bangladeş’te ülkenin Pakistan’dan ayrıldığı dönemde ülkeye ihanet ettikleri gerekçesiyle bazı Sünni İslamcı liderlerin idam edilmesini kınadığını açıklayan Erdoğan, Suudi Arabistan’da arkadaşlarıyla beraber idam edilen Şii din adamı Şeyh Nimr El-Nimr’in idamı konusunda ne düşündüğü sorulduğunda “Bu Suudi Arabistan’ın iç işidir” demişti.
O kadar esip gürlemesine rağmen Erdoğan, yine her zaman yaptığı gibi Mısır’la ilişkileri düzeltmenin yollarını aradı gizli kapaklı bir biçimde. İlişkilerin düzelmesinde yardım istediği ülke ise yıllardır bir hanedanın diktatörlüğüyle yönetilen, Sisi’ye yönelik sözleriyle tepkisini çektiği Suudi Arabistan’dı.

Hamas, malum Filistinli İslamcı bir örgüt. Erdoğan’ın bu örgüt ile lideri. Hamas’tan yana tutum alıp liberal laik El Fetih ağırlıklı resmi Filistin yönetimine karşı olduğu biliniyor Erdoğan’ın.

Ama Erdoğan’ın kavgalı olduğu Sisi ile hep destek verdiği Hamas arasındaki ilişkiler bakın hangi boyuta geldi. Hamas Siyasi Büro Başkan Yardımcısı İsmail Heniyye, hareketinin Mısır’la ilişkilerinde yeni bir sayfa açtığını belirtti. Heniyye, Katar’ın desteğiyle Gazze Şeridi’nin güneyinde inşa edilen evlerin dağıtım töreninde yaptığı konuşmada, “Mısır’la ilişkilerimizde yeni bir sayfa açtık” dedi.

Konuşmasında Mısır’a yaptığı ziyarete de değinen Heniyye, “Mısır’daki kardeşlerimizle siyasi durum, ikili ilişkiler, Gazze’nin ihtiyaçları ve ablukanın kaldırılması meselelerini görüştük. Temaslarımız kapsamında güvenlik konusuyla ilgili endişeleri de ele aldık. Sınırda ticaretin geliştirilmesi yönünde görüşmeler var “ ifadelerini kullandı.

İlk anda Hamas’ın Erdoğan’ı Mısır konusunda yalnız bıraktığı sanısına yol açacak bir durumdu bu. Ancak, öyle olmadığı, İsrail’le geliştirdikleri “iyi ilişkiler” nedeniyle hem Türkiye’nin hem de Mısır’ın, Katar’ın da katkısıyla tabii, Hamas’a yeni bir “siyasi hat” çizildiği ortaya çıktı. Hamas, açıkladığı yeni “siyaset belgesi”yle “Filistin’in kurtuluşu” mücadelesinden (!) ciddi bir geri dönüş yaptı.

Recep Tayyip Erdoğan İslamcı hezeyanlarla Davos’ta “one minute” şovunu sergilerken İsrail’in batı için ne ifade ettiğini hesaplayamadı. Neden sonra ilişkileri düzeltmek için çabaladı. Çünkü tüm Batı, Ortadoğu’daki cihatçılara karşı İsrail’in önemli bir güç olduğunu kabul ediyor, güçlü istihbarat ağından yararlanıyordu. Türkiye de İsrail’le istihbarat paylaşımları yapan bir ülkeydi. İkinci olarak enerji konusu belirleyiciydi. Erdoğan “terörist devlet” dediği İsrail’le ilişkilerin düzelme yoluna girmesinden sonra bambaşka bir üslup kullandı. Gazze’ye insani yardım götürmek üzere yola çıkan ancak İsrail askerlerinin saldırısı sonucu 10 kişinin yaşamını yitirdiği Mavi Marmara gemisine yönelik saldırıya ilişkin, bir iftar yemeğinde aynen şunları söyledi:

“Bana mı sordunuz?”
“Değerli kardeşlerim, Türkiye olarak biz hangi adımı atıyorsak atalım bu adım bilinmelidir ki her zaman karşılıklı milletlerin kazanımına dayalı bir adımdır. Hiçbir zaman hiçbir adımı tek taraflı düşünmedik. Kazan kazan esasına dayalı olarak bu adımları atmışızdır. Türkiye de kazanmalı Rusya da kazanmalı, İsrail de kazanmalı. Hassasiyetimiz olduğu gibi bundan sonra da devam edecektir. Fakat İsrail ile ilgili olayları bazıları farklı şekilde kaşıyorlar. Biz ilişkilerimizi niye kesmiştik. Peki, duruşumuzda o günden bu güne herhangi bir değişiklik oldu mu olmadı. Şimdi Obama’nın araya girmesiyle başlayan yeni süreç 3 başlık talebimiz vardı, özürdü bir tanesi, özür olayını bizzat Obama’nın yanında İsrail Başbakanı ifade ettiler. O günden bugüne üç yıl içerisinde İsrail tarafıyla görüşmeler oldu. Niye anlatıyorum bunları?

Hedef saptıranlar var. Duymayıp uyduranlar var. Vatandaşlarımız bunları bilsin istiyorum, olayı yaşayan benim. Sen neyi duydun, neyi gördün, neyi bildin? Söylemediğim şeyleri söylemiş gibi gösterenler var, akşam başka sabah başka konuşur çünkü bunlar. İkinci madde neydi? Dedik ki tazminat. Görüşmeler yapıldı, 20 milyon dolar 10 şehidimiz için tazminat belirlendi. Siz daha fazlasına layıksınız diyorlar, kanın rakamı olur mu? Böyle bir tazminata karar verilmiş, alır veya almaz biz burada uluslararası bazda bir adım atıyoruz. Türkiye’den böyle bir insani yardımı götürmek için günün başbakanına mı sordunuz? Biz zaten yardımı yaptık, yapıyoruz. Bunları da yaparken, gövde gösterisi olsun diye mi yapıyoruz? Edebi adabı içinde yaptık yapıyoruz”.

***

dis-politikadaki-basarisiz-tablo-libya-da-ne-isimiz-var-dan-libya-ya-nato-ile-saldirmaya-472545-1.

Arap Baharı’nın felakete sürüklediği Libya konusunda da Türkiye ikiyüzlü bir politika izledi. Libya’ya bir NATO müdahalesinin konuşulduğu dönemde Türkiye, “Bizim Libya’da ne işimiz var?”, “NATO Libya’ya müdahale edemez’ demesine rağmen konuyla ilgili olarak çıkan BM Güvenlik Konseyi kararından sonra NATO askeri planlamasına Türk savaş uçaklarıyla, gemileri de alındı.

O dönem Başbakan olan Erdoğan, “BM kararının derhal uygulamaya konulmasını, ateşkesin sağlanmasını” istedi. Yani Libya’ya askeri bir operasyonu destekleyeceğini ilan etmiş oldu.

Yeni Osmanlıcı politikaların, eskiden Osmanlı egemenliğinde olan bölgelerde hâlâ itibar göreceğine kendilerini nasıl inandırdıkları incelenmeye değer. Davutoğlu/Erdoğan ikilisi çağdaş siyasetin gerçeklerinin farkına varamamış, “nostalji hastalığı”na tutulmuş figürler. Bunlarda mevcut bulunan, gittikçe hastalıklı hale gelen “ecdat tapınması” ülkeyi bugüne kadar yaşamadığı sorunların içine attı oysa. Topladıkları kalabalıkların hoşuna gidecek gerçeklikten kopuk söylemleri dış politikada karşılık bulamamış söylemler.

İki güne sığdırılamayacak dış politika felaketleri bunlar. Okurlarımız dilerlerse yazmış olduğum Dış Politikada İflasın Arka Planı (BirGün Yayınları) adlı kitabı okuyabilirler.

Economist: Kürtlerde mesafe kaydedebilecek tek laik siyasetçi İnce

Economist dergisi, “Hapisteki bir Kürt lider Türkiye’deki seçimleri etkileyebilir” başlıklı yazısında, HDP’nin Cumhurbaşkanı adayı Selahattin Demirtaş ve genel olarak Kürt seçmenlerin 24 Haziran’daki parlamento ve cumhurbaşkanlığı seçimlerinde belirleyici olabileceği görüşünü savunuyor.

BBC Türkçe’nin aktardığı, Nusaybin mahreçli makalede, ilçede yıkıntıların arasından yeni apartmanların yükseldiği ve “hükümetin yıkımın üzerine beton dökmek için elinden geleni yaptığı” söyleniyor. Ancak, “Türk Ordusu ve PKK militanları arasında 2015 ve 2016’da yaşanan, ülke genelinde binlerce kişinin hayatına mal olan çatışmalarının izlerini bulmanın kolay olduğu” belirtiliyor.

Dergi, “Nusaybin’deki kuşatma sırasında, ilçenin üçte birini oluşturan altı bin binanın kuşatma sırasında helikopterler ve tanklarla yıkıldığını, bazı sokaklarda enkazı görmenin hala mümkün olduğunu” bildiriyor. Economist, “Daha geçen Ekim’de işçiler bir ceset daha buldu. İlçe halkının çok azı bu konuyu açıkça konuşuyor. PKK’nin bir dizi terör saldırısının eşlik ettiği çatışma bitti. Ama korku devam ediyor” diyor.

Economist, 24 Haziran’daki seçimlerde “Nusaybin gibi ilçelerin tüm bir ülkenin kaderini belirleyebileceğini, muhalefetin parlamento çoğunluğunu AKP’den, cumhurbaşkanlığını da Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’dan alabilmesinin, büyük oranda Kürt oylarına bağlı olduğunu” söylüyor.

Dergi şöyle devam ediyor;

“Türkiye’deki Kürtler’in sayısı 15 milyonu buluyor. Güneydoğudakiler ve ülkenin değer kesimlerindeki seküler Kürtler, bazı solcular ve liberallerin de destek verdiği Halkların Demokratik Partisi’ne oy verme eğiliminde. Diğer bölgelerdeki, 1980 ve 1990’lardaki çatışmalarda yerlerinden olan köylülerin çocukları ve torunları, birçoğu Türk kültürüne asimile oldu ve sık sık AKP’ye oy verdi, bazı dindar Kürtler de öyle. HDP muhalefetin geri kalanının kurduğu ittifakın dışında tutuldu. Parlamentoya girebilmesi için yüzde 10 barajını aşması gerek. Bu olmazsa, Erdoğan’ın AKP’si büyük ihtimalle uzun süredir elinde tuttuğu çoğunluğu koruyacak. Ancak HDP büyülü sayıyı geçerse, parlamentoda çoğunluk yarışı ortada ve bu da yeniden Cumhurbaşkanlığına seçilmiş Erdoğan ile parlamento arasında bir siyasi mücadeleyi beraberinde getirebilir. Kamuoyu yoklamalarının gösterdiği gibi cumhurbaşkanlığı yarışı ikinci tura kalırsa, Kürtler ve Türkiye’nin geri kalanı büyük ihtimalle Erdoğan ve muhalefetin başlıca adayı Muharrem İnce arasında seçim yapacak. Erdoğan yarışta önde ama fark kapanıyor.”

Coşkun: Kürt seçmen Erdoğan’a olumlu bakmıyor

Economist, “Kürtler açısından seçimin o kadar kolay olmadığını, bazı Kürtler ‘in Erdoğan’ı reform sembolü ve polis tacizi olmadan kendi dillerini kullanıp, geleneklerini yaşamalarını kolaylaştıran lider olarak gördüklerini, bazı Kürtler ‘in de Erdoğan’ın 2015’te terk ettiği PKK’yla müzakereleri yeniden canlandırabileceğini umduğunu” söylüyor.

Ancak, derginin görüşlerine yer verdiği Dicle Üniversitesi’nden Vahap Coşkun, çoğu Kürt seçmenin artık Erdoğan’a olumlu bakmadığını belirtiyor.

Erdoğan’ın kendisinin yeni barış görüşmeleri ihtimalini reddettiğini söyleyen dergi, Cumhurbaşkanı’nın Afrin’deki Kürt isyancılara karşı saldırı başlattığını ve yetkililerin Kuzey Irak’taki PKK üslerine yeni bir operasyonun artık bir zaman meselesi olduğunu söylediğini aktarıyor. Makale şöyle devam ediyor;

‘Kürtlerde mesafe kaydedebilecek tek laik siyasetçi İnce’

“Hükümet terörle mücadele ettiği konusunda ısrarcı. Ancak mücadelede pek sınır tanınmıyor. 95 Kürt belediye başkanı görevden alındı ve yerlerine kayyum atandı. Yaklaşık 5 bin HDP yetkilisi, Demirtaş da dâhil dokuz HDP milletvekili ve onlarca Kürt gazeteci tutuklandı. Polis Afrin müdahalesini protesto eden 800’den fazla kişiyi gözaltına aldı. Kürt sanatçı Zehra Doğan Mart 2017’de, Nusaybin’deki yıkıntılar arasında, polis ve ordu araçlarını akrep olarak çizdiği için üç yıla yakın hapis cezası aldı. Ancak, Kürt seçmenlerin Erdoğan’dan bıkmış olması, kesin İnce’ye destek verecekleri anlamına da gelmiyor. Düşünce kuruluşu Ortadoğu Enstitüsü’nden Gönül Tol CHP’nin 1990’ların başında HDP’nin seleflerinden biriyle ittifak yapmasından bu yana, laik muhalefetin kendisini Kürtlere sevdirmek için çok az şey yaptığını söylüyor. Tol ayrıca, partideki milliyetçilerin uzun süredir ilericilere karşı üstünlük sağladığını ekliyor.”

Ancak dergiye göre, Güneydoğu’da Kürt seçmenler nezdinde mesafe kaydedebilecek laik bir politikacı varsa, o da “içten tavırlı” diye tanımladığı İnce.

‘HDP yetkilisi: İnsanlar İnce’ye daha yakın hissediyor’

İnce’nin Demirtaş ve diğer HDP’li milletvekillerinin dokunulmazlıklarının kaldırılmasına karşı çıktığını hatırlatan dergi, İnce’nin Demirtaş’ı hapishanede ziyaret ettiğini ve partisinin seçim manifestosunda, yerel yönetimler için daha fazla özerklikten bahsedildiğini aktarıyor.

Nusaybin’de konuşan HDP yetkilisi Ferhat Kut da “Burada insanlar, Erdoğan ve İnce arasında, İnce’ye daha yakın hissediyor” diyor. Makale şöyle sona eriyor.

“İnce’nin ikinci turda Erdoğan’a karşı bir şansı olabilmesi için, büyük olasılıkla Demirtaş’ın net desteğine ihtiyacı olacak. Kürt aday ilk turdan önce kimseye destek vermeyecek, ancak Erdoğan’ın gittiğini görmeyi istediği net. Avukatları aracılığıyla Economist’e yaptığı açıklamada Türkiye’nin ‘demokrasi ve diktatörlük arasında bir seçimle karşı karşıya olduğunu’ söyledi. Ayrıca son bir kaç yılın ‘Erdoğan’ın kafasındaki rejimin bir fragmanı olduğunu da’ ekledi. Demirtaş kendisini bir siyasi rehine olarak görüyor. Yakında seçimin belirleyici ismi olabilir”

Avusturya’nın cami kapatma kararına Dışişleri’nden tepki; İtalya’dan destek

Avusturya hükümetinin ülkedeki 7 camiyi kapatma ve Türkiye’nin finanse ettiği yaklaşık 60 imam ile ailelerini sınır dışı etme kararına İtalya’nın yeni hükümetinden destek geldi. İtalya’da geçen hafta kurulan ve hafta başında da parlamentodan güvenoyu alarak resmen göreve başlayan popülist hükümetin aşırı sağcı İçişleri Bakanı Matteo Salvini, bu konuda Avusturya yönetimi ile bir ortak eylem planını görüşmek istediğini söyledi.

Avusturya’daki cami kapama ve imamları sınır dışı etme kararıyla ilgili bir haberi Twitter’da paylaşan Salvini, habere yorum olarak da “İnanç özgürlüğüne inanıyorum ama radikal dinciliğe inanmıyorum. İnancını, bir ülkenin güvenliğini riske atacak şekilde kullananlar uzaklaştırılmalıdır” diye yazdı.

İtalya’da 4 Mart’ta yapılan genel seçimler öncesindeki seçim kampanyası döneminde Matteo Salvini, iktidara gelmeleri halinde “yasa dışı camileri kapama” sözü vermişti.

Matteo Salvini geçen Şubat ayında yaptığı bir açıklamada, “Yasa dışı camileri kapatacağız. Bu camileri kimin finanse ettiğini, arkasında kimin olduğunu, paranın nereden geldiğini, kimin ne vaaz verdiğini bilmek istiyorum” demişti.

DIŞİŞLERİ BAKANLIĞI’NDAN TEPKİ

Dışişleri Bakanlığı, Avusturya’nın cami kararının ardından şu açıklamayı yayınladı.

“Avusturya Şansölyesi Sebastian Kurz’un, Şansölye Yardımcısı, İçişleri Bakanı ve Din İşleri Dairesinin bağlı olduğu AB Bakanı ile beraber düzenlediği basın toplantısında ülkemiz tarafından Avusturya’ya gönderilen ve Avusturya-Türk İslam Birliği’ne (ATİB) bağlı olarak görev yapan din görevlilerimize oturum izni verilmeyeceğini ve Türk toplumuna ait bir cami dahil yedi caminin kapatılacağını açıklamasını esefle karşılıyoruz. Avusturya’nın sudan bahanelerle yedi camiyi kapatması ve imamları sınırdışı etmesi bu ülkedeki İslam karşıtı, ırkçı ve ayrımcı popülist dalganın sonuçlarından biridir.

Başta Şansölye Kurz olmak üzere Avusturyalı siyasetçilerin, ırkçılıkla, İslam ve yabancı düşmanlığıyla ve aşırı sağın yükselişiyle mücadele etmek yerine bu endişe verici gelişmelerden siyasi çıkar elde etmeye çalışmalarını kınıyoruz.

Avusturya Hükümetinin ideolojik tutumu evrensel hukuk normlarına, toplumsal uyum politikalarına, azınlık hukukuna ve birarada yaşama ahlakına aykırıdır. İslam karşıtlığının ve ırkçılığının bu şekilde normalleştirilmesi ve sıradanlaştırılması kesin olarak reddedilmelidir.

Öte yandan, tecrübe ve aklı selimden uzak siyasetçilerin güdümünde, bu tür ayrımcı ve popülist bir yaklaşım benimsenmesi Avrupa’da İslam karşıtlığı ve ırkçılığın yükselişi kapsamında ileriye matuf olumsuz gidişatın da habercisi niteliğinde bir gelişmedir.

Bu anlayıştaki bir Avusturya’nın AB Dönem Başkanlığını üstlenecek olması AB için de talihsiz bir durumdur. Son aylarda bilhassa Dışişleri Bakanlıkları arasında sürdürülmekte olan Türkiye-Avusturya ilişkilerinin normalleştirilmesine yönelik çabalara da ters düşen bu kararın Avusturya Türk toplumunun uyumu yönündeki gayretlere de hizmet etmeyeceği aşikardır.”

Dışişleri Bakanlığı’ndan Avusturya’nın ‘cami’ kararına tepki

Dışişleri Bakanlığı, Avusturya’nın ülkedeki 7 camiyi kapatma kararına ilişkin bir açıklama yayınladı.

Açıklamada, kararın iki ülke ilişkilerini normalleştirme çabalarına zarar vereceği belirtildi.

Dışişleri’nin açıklaması şu şekilde:

“Avusturya Şansölyesi Sebastian Kurz’un, Şansölye Yardımcısı, İçişleri Bakanı ve Din İşleri Dairesinin bağlı olduğu AB Bakanı ile beraber düzenlediği basın toplantısında ülkemiz tarafından Avusturya’ya gönderilen ve Avusturya-Türk İslam Birliği’ne (ATİB) bağlı olarak görev yapan din görevlilerimize oturum izni verilmeyeceğini ve Türk toplumuna ait bir cami dahil yedi caminin kapatılacağını açıklamasını esefle karşılıyoruz. Avusturya’nın sudan bahanelerle yedi camiyi kapatması ve imamları sınırdışı etmesi bu ülkedeki İslam karşıtı, ırkçı ve ayrımcı popülist dalganın sonuçlarından biridir.

Başta Şansölye Kurz olmak üzere Avusturyalı siyasetçilerin, ırkçılıkla, İslam ve yabancı düşmanlığıyla ve aşırı sağın yükselişiyle mücadele etmek yerine bu endişe verici gelişmelerden siyasi çıkar elde etmeye çalışmalarını kınıyoruz.

Avusturya Hükümetinin ideolojik tutumu evrensel hukuk normlarına, toplumsal uyum politikalarına, azınlık hukukuna ve birarada yaşama ahlakına aykırıdır. İslam karşıtlığının ve ırkçılığının bu şekilde normalleştirilmesi ve sıradanlaştırılması kesin olarak reddedilmelidir.

Öte yandan, tecrübe ve aklı selimden uzak siyasetçilerin güdümünde, bu tür ayrımcı ve popülist bir yaklaşım benimsenmesi Avrupa’da İslam karşıtlığı ve ırkçılığın yükselişi kapsamında ileriye matuf olumsuz gidişatın da habercisi niteliğinde bir gelişmedir.

Bu anlayıştaki bir Avusturya’nın AB Dönem Başkanlığını üstlenecek olması AB için de talihsiz bir durumdur. Son aylarda bilhassa Dışişleri Bakanlıkları arasında sürdürülmekte olan Türkiye-Avusturya ilişkilerinin normalleştirilmesine yönelik çabalara da ters düşen bu kararın Avusturya Türk toplumunun uyumu yönündeki gayretlere de hizmet etmeyeceği aşikardır.”

Trakya buğdayını ‘kök hastalığı’ vurdu: ‘Verim yüzde 50 düşecek’

Türkiye’nin buğday ihtiyacının yüzde 20’sini karşılayan Trakya’da, önce aşırı yağışlar, ardından beklenen mevsimde yağışların düşmemesi sonucu meydana gelen kuraklık nedeniyle buğdayda ‘kök hastalığı’ meydana geldi. Bölgede 1 milyon 750 bin dekar alanın büyük bölümünde görülen hastalığın üründe yüzde 50’lere varan ürün kaybına neden olması bekleniyor. Edirne Ziraat Odası Başkanı Cengiz Yorulmaz, hastalık ve kuraklık nedeniyle buğdayda çok büyük verim kaybı beklediklerini belirterek, şöyle dedi:

“Edirne, eylül ayından mart ayına kadar metrekareye 800 kilogram yağış aldı. Bu yağışlardan dolayı gübre ve ilacı zamanında atamadık ve bundan dolayı Edirne ve civarında buğdayda çok büyük hastalık oldu. Bu hastalığı ‘kök hastalığı’ diyoruz. Mart ayından sonra istediğimiz yağışlar yağmayınca buğdayda bu kök hastalığı dediğimiz hastalık tetiklendi. Hem hastalık, hem kuraklık nedeniyle buğdayda çok büyük kaybımız olacak Edirne’de. Geçen yıla göre bu yıl Edirne ve civarında verim, yüzde 50 düşük olacak. Hem bu hem de verilen yüzde 11’lik zam bizleri tatmin etmemektedir. Trakyalı çiftçinin bu yıl morali bozuk olacak. Edirne’de 1.2 milyona yakın ekili buğday arazisinde benim beklentime göre, yüzde 50 verim kaybı olacak. Bu çok ciddi bir rakam bu da tabii ki maddi açıdan çiftçiyi zorlayacaktır.”

‘BİTKİ STRESE GİRDİ’

Kırklareli Ziraat Odası Başkanı Ekrem Şaylan, yağış almayan bitkinin strese girdiğini ifade ederek, “Buğdayın en suya ihtiyaç duyduğu dönemde yağmur yağmadığı için verim kaybı bekliyoruz. Kentte 200 bin dekar ekili alanda verim kaybı bekliyoruz. Bu da çiftçiyi maddi anlamda dönüşü olacak. Bitki strese girdiği için yeşil kaldı. Verim kaybı bekliyoruz” dedi. Tekirdağ Ziraat Odası Başkanı İmdat Saygı, mahsulü zamanında ilaçlayamadıkları için az da olsa hastalık olduğunu belirterek, “Yağışlar biraz geç kaldı. Bu nedenle verim kaybı bekliyoruz. Geçen yıl aldığımız verimi beklemiyoruz. Kuraklıktan dolayı bu sene ilk yağışlar çok oldu. Nisan ayın içinde ve sonunda yağış olsaydı çok iyi olurdu” dedi.

trakya-bugdayini-kok-hastaligi-vurdu-verim-yuzde-50-dusecek-471915-1.

TARLALARDA ÇATLAKLAR OLUŞTU

Bölgede yavaş yavaş buğday hasadına başlayan üreticiler ise üzüntü yaşıyor ve borçlarının bir yıl ertelenmesi talebinde bulunuyor. Edirne’nin Musabeyli köyünde üreticilik yapan Erhan Mercan, dengesiz yağışlardan dolayı bu yıl buğdayda yarı yarıya verim kaybı yaşadıklarını belirterek, “Geçen yıl biçtiğimiz buğdayın bu sene yarısını biçmekteyiz. Yarıdan bile aşağı biçtiğimiz yerler var. Geçen sene dekarı 600 kilo biçerken bu yıl, 250-300 kilo arasında biçiyoruz. Maliyet hesabı yapıldığında kurtarmıyor. Bu yıl kötü bir yıl yaşıyoruz. Yağışların zamansız yağmasıyla, gübrelemeyi zamanında yapamadık. Dengesiz yağışlar buğdayda verimi düşürdü” dedi.

Üreticilerden Süleyman İsencik, zamanında yağış almayan toprakta büyük çatlaklar oluştuğunu belirterek, “Zamanında yağışın düşmemesinden dolayı bu sene verimler çok düşük. Fiyatlarda çok düşük. Masraflarımızı çıkaramayacağız. Normalde 1 metre olması gerekirken 50 santimde kaldı. Bu yıl devletten daha güzel fiyat bekliyoruz. Yoksa masrafları çıkaramayız. Bu yıl buğdaydan çok büyük zarar ettik. Kuraklığın en güzel göstergesi toprağın yarıklar şeklinde çatlaması. Yağış almayan toprak büyük yarıklar şeklinde çatlamaya başladı. Bu çatlaklara kolumuzu rahatlıkla sokabiliyoruz. Bu kuraklığın acı gerçeği” dedi.

‘SAMAN İTHALATI ARTACAK’

Üreticilerden Osman Küçükarda, tarlasına ektiği buğdayın boyunun kısa kaldığını belirterek, “Geçtiğimiz yıl ektiğimiz buğdayda, dönümünden 13-15 saman balyası çıkıyordu. Bu yıl 4’ü geçmiyor. Bu sene hayvan besicisinin işi çok zor. Samanda çok kriz yaşanacak. Devlet buna önlem almalı. Geçtiğimiz yıl 6-8 liradan giden saman balyası bu yıl,13 liraya çıkmasını bekliyoruz. Kışın saman bulmak çok zor” diye konuştu.

(DHA)

Türkiye’nin büyüme öyküsü masaya yatırılıyor

İktisat ve Toplum Dergisi (İTD) Okur Kulübü’nün düzenlediği “2000 Sonrası Türkiye’nin Büyüme Öyküsü” paneli 8 Haziran’da gerçekleşiyor.

Moderatörlüğünü İTD Editörü Prof. Dr. Ömer Faruk Çolak’ın yapacağı panelde; Prof. Dr. Erinç Yeldan (Bilkent Üniversitesi), Prof. Dr. Güven Sak (TOBB Üniversitesi) ve Doç. Dr. İbrahim Semih Akçomak (ODTÜ) Türkiye’nin büyüme öyküsünü tartışacak. İTD Okur Kulübü, 8 Haziran’da TAKSAV’ın katkılarıyla düzenleyeceği “2000 Sonrası Türkiye’nin Büyüme Öyküsü” panelinde Türkiye’nin büyüme öyküsündeki temel taşları; borçluluk, sanayisizleşme, inovasyon, inşaat, işsizlik, eğitim, hukuk ve sabit sermaye yatırımları gibi farklı konu başlıkları ile ele alacak. Saat 18.30’da TAKSAV’da düzenlenecek panele katılım herkese açık ve ücretsiz.

Japon kredi derecelendirme kuruluşu Türkiye’nin notunu negatife çekti

Japon kredi derecelendirme kuruluşu R&I, Türkiye’nin görünümünü negatife indirdi. R&I’ın açıklamasında Türkiye’nin kronik olarak açık verdiği, ulusal rezervlerin kısa vadeli borçlardan çok daha az olduğu belirtildi.

Dünya gazetesinin aktardığına göre, Japon kredi derecelendirme kuruluşu R&I, ulusal politika duruşunda belirsizlikle birlikte ekonominin global finansal piyasalardaki oynaklığa daha kırılgan hale gelebileceği yargısına vararak Türkiye’nin kredi notu görünümünü negatife indirdiğini duyurdu.

Türkiye’nin cari işlemler hesabının kronik olarak açık verdiğini ve uluslararası rezervlerin kısa vadeli borçlardan çok daha az olduğunu belirten R&I, “Hükümet, makroekonomik istikrarı sağlayacak tedbirler almaya güçlü bağlılık göstermedikçe, ekonomi ve mali pozisyon global ekonomik trendler ve finansal ortamda değişimler sırasında sermaye çıkışları veya Türk Lirası’nda değer kaybı tarafından gerilebilir” değerlendirmesini yaptı.

R&I, Türkiye’nin bütçe açığının küçük ve kamu borcunun düşük olmaya devam ettiğine, finansal sistemin güçlü olduğuna işaret ettiği değerlendirmesinde, ekonominin genel olarak istikrarlı bir büyüme patikasında olacağı öngörüsü ile yabancı para cinsinden kredi notunu BB+ olarak teyit etti. Yapılan değerlendirmede, “Başkanlık ve parlameto seçimleri sonrasında göreve gelecek yeni başkanın politika yönünün ne olacağını yakın dikkat gösterilecek” ifadeleri de yer aldı.

FT: AKP’liler bu dönemde oy istemekten kaygılı

Financial Times, “Borç yükü ve enflasyon Erdoğan’ı zorluyor” başlıklı haberinde, AKP’li yetkililerin zayıf TL, artan fiyatlar ve ekonomik belirsizlik döneminde döneminde seçmenlerden oy istiyor olmaktan kaygı duyduklarını yazıyor.

Gazetenin Ankara Muhabiri Laura Pitel’in imzasını taşıyan haberde, “yıpranmış Türk Lirası’nın son iki haftadır görece bir istikrar yaşadığı. Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın uluslararası yatırımcılarla arasında uzayan gerilimi tırmandırma politikasının ardından, Merkez Bankası’nın acil faiz artırımı ve üst düzey isimlerden gelen teskin edici açıklamaların sinirleri yatıştırmış gibi göründüğü” belirtiliyor.

BBC Türkçe’nin aktardığı habere göre dün yayınlanan enflasyon rakamlarında büyük bir artışın görüldüğünü belirten gazete, bu tablo karşısında Merkez Bankası’nın Perşembe günü yapacağı toplantıda faizleri daha da arttıracağı beklentisiyle TL’nin değer kazandığını yazıyor.

Gazete, Türkiye’nin bunun dışında büyük bir cari açık ve şirket borçları yüküyle karşı karşıya olduğunu ve her ikisinin de değerli dolar ve ABD Hazine tahvillerindeki kâr artışıyla gelişmekte olan ülkelerden uzaklaşan dış yatırımlarla finanse edildiğini aktarıyor.

‘Türkiye kırılgan hale geldi’

Financial Times’a konuşan ABD Merkezli düşünce kuruluşu Uluslararası Finans Enstitüsü’nden Uğraş Ülkü “Büyük resim Türkiye’nin piyasa hassasiyetlerine karşı kırılgan bir hale gelmesi” diyor.

Türkiye’nin kırılganlığının Erdoğan’ın neredeyse bir buçuk yıl erkene aldığı parlamento ve cumhurbaşkanlığı seçimlerinin sadece üç hafta ötede olmasıyla daha da arttığını söyleyen Financial Times şöyle devam ediyor:

“Son dönemde desteği yıpranan Adalet ve Kalkınma Partisi’nden yetkililer TL’nin zayıf olduğu, fiyatların ve ekonomik belirsizliğin arttığı bir dönemde seçmenlerden oy istemekten kaygılı. Ama seçim kampanyası dönemindeyken sorunun asıl nedenleriyle başa çıkmaları da zor.”

Bilgi Üniversitesi’nden siyaset bilimi uzmanı Prof. İlter Turan da “Herhangi bir hükümetin seçime girerken enflasyonla mücadele önlemleri alması neredeyse imkânsızdır. Enflasyonla mücadele kemer sıkmayı ve faiz oranlarında düzenlemeleri gerektirir” diyor.

Gazete bunun yerine hükümetin, seçmenleri yanında tutmak için vaatlerde bulunduğunu ve artan petrol fiyatlarını sübvanse etme sözü verdiğini kaydediyor.

‘Özel sektörün borcu kaygı yaratıyor’

Gazete sorunun Erdoğan’ın faiz oranlarına karşı söylediği sözler ve seçimden sonra ekonomideki kontrolünü daha da sıkılaştıracağı yönündeki sözlerinin yatırımcıları korkuttuğunu ve TL’nin düşüşünü hızlandırdığını belirtiyor.

Financial Times’a en büyük kaygılardan biri de bunun 295 milyar doları bulan özel sektör borçlarına etkisi.

“Yılbaşından bu yana yüzde 18 değer kaybeden liradaki değer kaybı, dolar ve euroyla borçlanan şirketlerin borçlarını çevirmesini daha da pahalılaştırıyor” diyen gazete geçen hafta Ankara merkezli Gama Holding’in 1 milyar dolarlık borcunu yeniden yapılandırmak isteyen son şirket olduğu yazıyor.

Gazete “Merkez Bankası yatırımcıların umutlarını karşılayıp faiz arttırmazsa, yeni bir TL satışı daha çok sayıda şirketin borç yeniden yapılandırması içlemesine yol açabilir” diyor.

‘Cari açık ve dış borç için yılda 200 milyar dolar gerekiyor’

Financial Times, çok sayıda uzmanın önümüzdeki aylarda ekonomide yavaşlama, hatta durgunluk beklediğini aktarıyor. Haberde görüşlerine yer verilen Hollanda bankası ABN Amro’nun gelişmekte olan piyasalar uzmanı Nora Neuteboom “Büyük olasılıkla zirveye ulaştık ve buradan sonra ekonomik büyüme sadece düşebilir. Bu da otomatik olarak enflasyonu ve cari açığı düşürür, dolayısıyla bir anlamda bu bir düzeltme mekanizması” diyor.

Ancak Neuteboom aynı zamanda en büyük kaygının Türkiye’nin dış yatırımlara bağımlılığı olduğnu da vurguluyor ve Türkiye’nin mevcut cari açığı ve büyüyen dış borcunu finanse etmek için yılda 200 milyar dolar bulmak zorunda olduğunu aktarıyor.

Neuteboom “Şu anda en büyük kaygı yatırımcıların faiz oranları istediklerinden düşük olduğunda bile bu eksiği kapatıp kapatmak istemeyecekleri. Türkiye’nin üzerinde dolaşan kara bulut bu” diyor.